Ana Sayfa
KURUGÖL KÖYÜ ANEKDOTLARI

DURAN ERDOĞAN
(Toplam Yazı Sayısı: 123)

GİRİŞ Yazısı için Tıklayınız

İBRAHİM ERDEMİR
(Toplam Yazı Sayısı: 3)

 


BUNDAN SONRAKİ YAYINLAR HAKKINDA


Yazılarıma aşagıdaki adreslerden erişebilirsiniz.

Duran Erdogan Kişisel Web Sitesi

Mucur Haber Sitesi


Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.posta: duranerdogan1947@gmail.com
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Ağustos 2014, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   27 Ekim 2014, Pazartesi   Saat:09:13)

KIRŞEHİR HALK KÜLTÜRÜNÜN SESİ YAREN TV BİR İNCİDİR


     Kendini Kırşehir Halk Kültürünün tanıtılmasına ve yaşatılmasına adayan sevgili Ünal KAYA’nın hazırlayıp sunduğu “ÜNAL KAYA ile BEN ANADOLU’YUM” programına 26 Ocak 2014 Pazar akşamı bendeniz ve Türk Halk Müziğinin sevilen usta ses sanatçısı Tuncay KÖKSAL konuk olduk. Uyduda yayın yapan YAREN TV de Pazar akşamları saat 21-24 arası yayınlanan sürprizlerle dopdolu bu program hem canlı ve -dahası- hem de capcanlı idi. Ulusal düzeyde ve evrensel statüde yayın yapan YAREN TV nin İstanbul’daki stüdyosunda bulunmaktan büyük keyif aldığımızı övünerek söyleyebilirim. Sevgili Ünal KAYA’nın adıyla bütünleşmiş bu programın, izleyenlerin beğenisini kazandığına, günümüzde tüm reyting sınırlarını zorladığına tanık olduk.
     Kırşehir Halk Kültürünün duyulmamış anekdotlarını okuyucu, izleyici ve dinleyicilerle buluşturup, bütünleştirmesine önderlik eden bir yazar olarak “YAREN” kültürü çerçevesinde Kırşehir yarenlikleriyle seyirciyi bilinçlendirip, şen-şakrak kahkahalarla güldürmeyi amaçlamıştım. Üç saat süren canlı yayın esnasında bu görevimi söz düştükçe yerine getirdiğime inanıyorum. Kırşehir halk türkülerinin güzel ve kusursuz usta yorumcusu Tuncay KÖKSAL da yine canlı yayında istekleri yerine getirerek seyirciyi ekrana kilitlemiştir. Ayrıca, AYDOST Köşesinde türkü söyleyenlerin, Çankırı yaren oyun ekibinin içinde yer alan Geycekli Doğan ÜNAL’ın da özel kıyafetiyle oyun sergilemesi alkışların tümünü aldı gibi geliyor bana.
     Dünü bilmek, anlamak, yaşamak ve yaşatmak ve gelecek kuşağa taşımak misyonumuz ve önde gelen kültürel görevlerimizden olmalı. Bu ilkeden hareketle bir adım atmak, hedefe varmak demektir. İçeriğinin ve konukların her hafta değiştiği programı, ahilik-yaren kültürüne önem verenlerin ve türkü sevdalılarının dünü unutmamaları ve kültürlerini bilmelerinde yarar var.
     Bizim bu programda sponsorluğumuzu yapan ŞANAL KIRŞEHİR SEYAHATe şükranlarımız ve teşekkür borcumuz var. ŞANAL KIRŞEHİR SEYAHATin gerek gönderdiği çiçekle programı süslemesi, gerekse mesajlarla katılması biz konukları ve programcıları sevindirmiştir. Darısı diğer kurum, kuruluş ve firmaların başına. Sponsorluk konusunda önderlik eden ŞANAL KIRŞEHİR SEYAHATin vizyonunu örnek almaları, unutulan halk kültürümüzün unutulmazlar arasına girmelerini sağlar. Sponsorluğun ne olduğunu bilmeyenlere veya bilmezlikten gelenlere, yurdumuza ve ekmeğini yedikleri yöremize ahd-e vefa borçlarının olduğunu önemle hatırlatırım. Ayrıca, yöresini, kendisini, firmasını tanıtmanın, takdimin, reklâmın ne demek olduğunun yorumunu ve takdirini kendilerine bırakalım.
     Sözün özü: Gönül dostlarından arkadaşım sevgili Musa Koç’tan dinlediğim ve programda anlattığım bir yarenlikle yazımı noktalamak istiyorum:
     Efendim! Mucur’un Rahmalar Köyü’nden bir delikanlı, Kargın Köyü’nden münasip bir kızla evlendirilir. Bir hafta süren düğünden sonra, düğün alayı gelini almak üzere Kargın Köyü’ne gelir. Şimdi sıra köyler ve köylüler arasındaki atışmalı-tartışmalı kültürel yarenliklerle üstünlük taslamaya ve ahaliyi kültürel yarenliklerle eğlendirmeye gelmiştir. Özellikle kız tarafının temsilciliğini yapan yaren, damadın sağdıcına ya da yakın ünlü akrabalarına oldukça müşkül(zor), komik ve mûzır sorular sorar. Alınan cevaplar kolay-kolay doğru cevap sayılmaz ve cevaplayamayan muhataba ceza kesilir. Ceza alacağını iyi bilen yaren cezaya razıdır, amma ve lâkin bazen de komik cevaplar vererek paçayı kurtarmayı tercih edip, kısa yolu hedef seçer. Amaç: Düğün derneğindeki misafirleri eğlendirmek, güldürmek ve hoşça vakit geçirtmektir.    
     Sevgili Musa KOÇ diyor ki! “Kargın’lı Osman Çavuş, elindeki çalıdan kesilmiş değneği bir sağa bir sola sallayarak Rahmalar Köyü’nden Muhtar Gödek Şavkı’ya (Şevki) doğrultup, hışımla sorar: “Rabb’iniz kim? Nebîî’niz kim?
     Muhtar Gödek Şavkı: “Topuzlu deynek senin elinde olduğuna göre; Rabbimiz de sensin… Nebîî’miz de sensin” cevabını verir.
        Hoşça kalınız.
   
      Not: Kırşehir Halk Kültürüne önem verenlerin ve Türkü sevdalısı gönül dostlarının her Pazar günü akşamları saat 21-24 arasında yayınlanan “ÜNAL KAYA İLE BEN ANADOLUYUM”   programını sonuna kadar izlemelerini tavsiye ederiz. (Ahi-Yaren Tv Frekans Bilgileri:11555 V 27500)



(Anekdot Eklenme Tarihi:  04 Şubat 2014, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

YORUM VE YORUMCULAR


Bu günkü yazıma konu başlığı olarak aldığım “Yorum” ve “Yorumcu” sözcüklerinin hafızalarda kalıcı netlik kazanması için, ‘Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü’nün ilgili maddesinden konumuzla ilgili kısımları aynen alıp, aktarıyorum:
     Yorum: 1. Bir yazının veya bir sözün, anlaşılması güç yönlerini açıklayarak aydınlığa kavuşturma, tefsir. 2. Bir olayı belli bir görüşe göre açıklama, değerlendirme.
     Yorumcu: Yorum yapan kimse.
     Yorum yazmak icabında ölümsüz bir eser ortaya koymaktır. Böylesine özellikli bir yorumu yazana ‘yazar’ denir. Yazar da nihayetinde bir insandır. İnsan ‘beşer’dir, şaşabilir; şaşırabilir. Yazarlar arasında görüş ayrılığı olması da tabiidir. Fikirler bilimsel tez olarak gündeme taşınıp tartışıldığında, aksini düşünenlerin dikleşmeye, sertleşmeye, restleşmeye, inatlaşmaya, gocunmaya, kıskanmaya meyilli oldukları görülmektedir. Kaba kuvvetle, hakaretle, elleri yumruk yaparak, gazete sahiplerine baskı rejimi uygulamakla, külhanbeyi azametiyle yüksek sesle bağırıp-çağırıp nara atarak, kızarak; kırılarak, çocuklar gibi küserek, protesto etmekle fikirler değiştirilebilir mi?
     Zira ‘akıl-akıldan daima üstün’dür. Eğer yazarlar arasında bir görüş ayrılığı varsa; bu bana göre normaldir. Sorunlar varsa, konuşa-konuşa, seviyeli ve seciyeli, üslûplu tartışmayla -iyiyi, güzeli ve doğruyu hedef belirleyip- bir ortak noktada kesişip, pekâlâ buluşulur. Fikirler ilim ve bilim üstünlüğüyle ve ikna metoduyla muhataba kabul ettirilirse, bu erdemli olmanın tezahürüdür. 45 yılı aşkın yazarlık hayatımda ben yazarlığı böyle biliyor, böyle anlıyor ve böyle algılıyorum. Yazarın yorumunu da bu perspektiften böyle görerek, böyle anlamak gerektiğini düşünüyorum.
     Gelelim şu medya yorumcularına: Gerek yazılı basının web sitelerinde ve gerekse sanal gazetelerin web sitelerinde yayımlanmış yazıların, haberlerin altında yorumlar var. Yapılan yorumları merak saikiyle bir-bir inceledim ve şunları gördüm. Kısaca: “Beğendim” diyenler çok az. Beğenilerini gerekçeyle açıklayanlar daha az. Beğenmeyenler çoğunluktalar. Beğenmeyenlerden gerekçelerini müspet bir dayanağa bağlamayanlar daha çok. Yazara ve habere manşet olmuş kişilere hakaret edenleri, küfür edenleri, aşağılayanları anlatmakla bitiremem…
     Sosyal medyada fink atan -güncel deyişle- ‘tıklama hastaları’ var. Noktası-virgülüne kadar aynı yorumun, iki ayrı web sitesinde yazdığım yazının altında değişik isimle yayınlandıklarını görünce, site editörlerini uyardım. Editörümün cevabı şöyle oldu: “Özellikle internet kurdu olmuş birileri, bu tür (çirkin) yorumculuğu meslek haline getirmişler. Sahte, kıytırık, uydurma isimlerle, yazarı ya da o haberde adı geçenleri aşağılama yarışına giriyorlar.”
     Sözde yorum uzmanlarına şunu yüzlerine vurarak sesleniyorum: Ortaya koyacak bir şeyleri olmayanlar; ‘lâf ola-torba dola’ mantığıyla “al çamuru at duvara, çamur duvarda kalmaz, ama izi kalır” umuduyla yaşayan hayâlperestler; amaçları ‘üzüm yemek değil, bekçi dövmek’ olan fanatikler; kraldan ziyade- kralcılar; kendilerine ‘sansürsüz’ iş bulmuş ‘sansürcü’ler; akıllarınca yorum uzmanı olmuşlar. Yüreğiniz varsa, açık adres, telefon, isim ve resimli olarak boy gösterin de alnınızdan öperek babayiğitliğinizi alkışlayalım.
     Kendilerini üstün, başkalarını aşağılarda gören, kimliklerini kamufle eden, sahte, riyakâr, düzenbaz, ar damarı çatlamış ve utanma duygusunu yitirmiş sıfatlarının maliki kişilik özellikleriyle donanımlı olduklarının acaba farkındalar mı? Adam gibi yorum yazanları tenzih ediyor; alınmayanlara, üstlerine kondurmayan kaypak pişkinleredir sözüm. Bunun böyle bilinmesini bilmeyenlere, alınlarının şakına vura-vura hatırlatırım…
     Sözün özü: Medyada yer bulmuş irfanı ve iz’anı yüce bir yazarın makûl ve mantıklı, tarafsız yorumunu beğenmeyip, entrikalı sözlerle aşağılayan, sahte isimlerle yorumlayan yorumcuların kod isminin ardına sığınmalarını -tabir caizse- makilik ve fundalıkların arasına sivişmiş, cüce, yaratıklar ya da medenî âlemden habersiz toprak altında yaşayan köstebekler olarak görüyorum.
     Anadolu yiğidinin çok kullandığı beylik bir sözüyle yorumcu bukalemunlara cevap vererek yazımı noktalıyorum: “Öyle saman altında su yürütme! Erkeksen ortaya çık!”
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  29 Ocak 2014, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

YENİ YILA GİRERKEN AKLIMA TAKILANLAR


    ‘Yeni Yıl’ denilince, gençliğimde aklıma hep tatil ve eğlence gelirdi... Hazırlıklar ve rezervasyonlar çok önceden yapılır; özellikle gürültülü müziğin eşliğinde, saatler 24’ü gösterirken ‘üç-iki-bir’ geri sayımla gazino denen içkili eğlence mekânlarında ‘felekten bir gece çalınarak’ keyifler çatılırdı. Uzun lâfın kısası: ‘İşret (içki) ile bulanıklaştırılan beyinler, gûya ‘şehvet’le (“içki+eğlence = sanal zevk) yani yalancı, geçici, ‘mükemmel mutluluk’la pekiştirilirdi.
     Yine, ‘Yeni Yıl’ denilince aklıma, içki, müzik, dansözlü eğlencenin yanı sıra; ‘kumar, şans ve talih oyunları’nın bol oynandığı bir gece gelmektedir. Bu gidişat, eskiden de böyleydi, sanırım şimdi de bu devran yine böyle… Zira ‘yılbaşı’ denilen ‘eski ile yeni’ yılın buluştuğu o renkli gecelerdeki yaşananlar ve yaşanılacaklar yarın da bu günden ve dünden daha farklı olmayacak diye düşünüyorum.
     Yılbaşı kutlamalarına ilişkin radyo, televizyon, internet ve boyalı (renkli) basının ‘işret ve şehvet’i özendirici, imrendirici yayınlar yapması cazibeyi doruğa çıkarmaktadır. İç ve dış düşmanlarla işbirlikçileri mafyanın en tahripkâr silahlarından birisi de idarenin yılbaşı gecelerindeki hoşgörü ağırlıklı denetimsizliğini “kurt bulanık havayı sever” misâli fırsat sayıp; akıl almaz tuzaklarına kurbanlarını hep bu gecede düşürmesidir. Özellikle kendilerini ‘hovarda’ gören erkeklerin, içkili mekânlara eğlenmeye gelen kadın ve kızları ‘içki mezesi’ ve ‘piyasa yosması’ olarak tanımladıklarına Allah indinde tanıklık ederim.
      “Yılda bir kez içerek eğleniyorum, hayatın tadını çıkarıyorum!” deyip, meyhane masalarında sakilik ederek sarhoş olanlar; yeni yıl sabahı ayılarak sakinleştiklerinde; yeni yıla kavuştukları için Rabb’lerine secde ederek ‘şükür namazı’ kılarlar mı-kılmazlar mı bilemem!.. Ama malûm gecede içkili araç kullanırken ölen kazazede dostlarının acı haberini öğrenip; 1 Ocak günü imama uyup, “er kişi niyetine” kılınan ‘cenaze namazı’nda saf tutarken bulurlar kendilerini.
     İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığına inanırlar... Çok uzaklara gitmeye gerek kalmadan, eğer yakın çevreye dikkatli ve rikkatli bakılırsa; içkinin akıl, ruh sağlığı ve aile düzenini bozduğunu gösteren sayısız ilginç örnekleri görebiliriz. Alkollü içkiler ve uyuşturucunun bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklarına, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdî ve toplumsal ahlâka verdiği zararlar anlatmakla bitmez. İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhuş, gasp ile bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı terörün temelinde mutlaka alkol ve uyuşturucu bağımlılığının tetikçisi olan rantiyecilik vardır.       
     Sigara, alkol, keyif veren ve sair içkiler başta olmak üzere, uyuşturucu bağımlılarında yaş ortalamasının düşmesi; iyiye değil, tehlikeli kötüye gidişin göstergesidir. Kahvehanede eğlencelik olarak oynanan kumarlar, kumarbazları doğurmuştur. “Bir kez içmekle bana bir şey olmaz!” diyenlerden çıkmıştır tinerciler, afyon, eroin, kokain bağımlıları, gaspçılar, hırsızlar, katiller…
     Sözün özü: Tüm karamsarlıklar bir yana; yine de yeni 2014 yılının tüm insanlığa sağlık, esenlik, başarı, huzur ve mutluluk ortamı içinde geçmesine vesile olmasını yüce Rabb’imden niyaz ederim.     
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  07 Ocak 2014, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

MUCUR ve HAVALİSİ SOSYAL YARDIMLAŞMA KÜLTÜR DERNEĞİ


     Gözünüz aydın sevgili Mucurlular! Geçtiğimiz aylarda “Mucur ve Havalisi Sosyal Yardımlaşma Kültür Derneği” adıyla Ankara’da yeni bir dernek kuruldu. Çiçeği burnunda, taptaze bu derneğimizi güler yüzle, sevgilerle karşılıyor ve aramıza hoş geldin diyorum. Şimdi Ankara’da kapısı ardına kadar açık ikinci eviniz var, bunu böyle bilesiniz. İkinci bir Derneğe neden ihtiyaç oldu da bu dernek kuruldu: Bunun gerekçelerini öğrenmek istiyorsanız yeni derneğin “www.mucurhavalisi.com" Web sitesini ziyaret ederek açıklamaları dikkat ve rikkatle okumanızı tavsiye ederim.
     Kırşehirliler Federasyonu üyeliğinden -sebebini bir türlü anlayamadığımız nedenlerden dolayı- Mucurlu’yu temsilden koparmak, bana göre en büyük yanlış olmuştur. Zira, Mucurlular Derneği Yönetim Kurulundaki etkili ve yetkili birilerinin dikleşmesini, hatalı bulup, toplu tavır koyarak protesto eden, yönetimdeki ‘özellikle diğer köy dernek temsilcilerinin toptan istifa etmeleri’ yeni bir dernek kurmaları ve bu derneği Kırşehirliler Federasyonu bünyesine dahil etmeleri bu görüşümün, en çarpıcı kanıtıdır. “Birlikten kuvvet doğar. Sürüden ayrılanı kurt kapar. Bir olmak, beraber olmak, diri olmaktır.” veciz sözlerinin ne anlama geldiğini iyi bilenler; yerinde, zamanında, doğru karar vermişlerdir. Tebrik ederim. Mucurlular Derneği’nden topluca istifa eden Köy Dernekleri yöneticilerinin bu davranışları bir hata değil; ayrımcılığın, ötekileştirilmenin, dayatmanın dışa vurum isyanıdır. Mucur’u ve Mucurlu’yu sevmenin, Mucur’a hizmet etmenin mutluluğunu duyup, vicdanen müsterih olma güvencesidir.   
     Diğer yandan, Mucur’da yaşayıp da Ankara’daki Mucurluların yüzlerini görmeyenlerin; dernek üyesi olmayanların, bu derneğin aktivitelerinde görev almamışların, ikinci bir derneğe ihtiyaç olmadığına ilişkin basında ve medyada yer bulmuş yazılı sitemlerini ve tavsiyelerini biraz(cık) da “fanatik şirinlik, hariçten gazel niteliğinde görüyor ve ‘lâf-ı gûzaf’ mertebesinde” değerlendiriyorum.
     Dostlar! Ben kendimi bildim bileli -daha net bir ifadeyle- kuruluşundan itibaren Ankara’da faaliyet gösteren “Mucurlular Derneği”nin üyesiydim, diyebilirim. Ayrıca bir dönem yönetiminde de bulundum. Yönetimde bulunduğum süre içerisinde yine hiç tanımadığım hemşerilerin davetlerini dernek adına karşılıksız bırakmadım. Hemşericilik adına, Mucur’a ve Mucurluya hizmet adına, Mucur sevdasıyla, hiç tanımadığım insanların hasta ziyaretlerine gittim, cenazelerine katıldım.. Düğünlerine ve sünnet düğünü davetlerine özel arabamla bizzat ve yönetimdekileri de alarak gittim. Sosyal etkinlik ve aktivitelerde bilet satarak, aidat ödeyerek, televizyon programları yaparak, gazetelere yazı yazarak, haber yaparak, ilân ücretlerini cebimden ödeyerek Mucur’u ve Mucurluyu cümle-âleme duyurdum. Mucur ve Mucurlu adına yaptığım bu hizmetleri bilmeyenlere, bilmezlikten gelenlere, unutanlara, beni yok sayan ve sanan birilerine-kerhen- ‘alınlarının şakına vurarak’ hatırlatmak mecburiyeti hâsıl olmuştur. Eğer Dernek aktiviteleri, eski yönetim kurulu kararları, derneğin eski yayınları incelenirse, kimin nasıl hizmet ettiği ve hizmet ürettiğine ilişkin her şey açıkça görülecektir. Bu arada “Duran Erdoğan’ı yok saymak ve yok sanmak” en hafif deyimle, çirkinliktir, nankörlüktür, vefasızlıktır, saygısızlıktır.
      Sözün özü: Yöremize ilişkin olarak Ankara’da ikinci derneğin kuruluşunu bir ayrımcılık değil; rekabette kalite, hizmet ve etkinlik üretme noktasında bir ayrıcalık olarak değerlendiriyorum. Her şey daha güzel olacaktır, göreceksiniz.
     Bu sözüm Mucur hasretiyle yanıp tutuşan gurbettekileredir: Yeni kurulan “Mucur ve Havalisi Sosyal Yardımlaşma Kültür Derneği”nin “www.mucurhavalisi.com"   Web sitesini sık-sık ziyaret ederseniz; değişiklikleri, yenilikleri görür, kültürünüzü doyasıya yaşar ve kendinizi memleketiniz Mucur’da ve Mucurluların arasında yaşıyor farz edersiniz.
     “Mucur ve Havalisi Sosyal Yardımlaşma Kültür Derneği”nin Mucur sevdalısı kurucularıyla, yeni yönetimini bir kere daha tebrik ederim. Maddî ve manevî desteğimle daima yanınızda olduğumu bilmenizi istiyorum. Ufkunuz gibi, yolunuz da açık olsun. Başarılarınız daim olsun. Allah yar ve yardımcınız olsun.    
      Hoşça kalınız.

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.posta: duranerdogan1947@gmail.com
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  19 Aralık 2013, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   19 Aralık 2013, Perşembe   Saat:17:59)

ÜNAL KAYA ADINDA BİR KARDEŞİMİZ VAR Kİ!


     Görünen dağın arkasında daima görünmeyen bir beklenti ve bir umut ışığı olur. Öyle ya atalar: “Umut fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” derken gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmişler. Hani “İstanbul’un taşı toprağı altın!”sözünü duyanlar da Kafdağı’nın ardındaki umutla bu tarihî kentin yolunu tutarlar. Böylece küçük şehirlerden büyük göçler yaşanır. Kırşehir’imizin oldukça genç, dinç, dinamik, enerjik ve dahi yakışıklı, yağız delikanlılarından sevgili Ünal KAYA da akıma uyup, göç kervanına katılarak İstanbul’a vasıl olanlardandır. Yolu açık, işi de rast gelsin!..
    Ünal KAYA’nın ayrılışıyla her gün göç veren, özellikle de önemli beyin göçü veren Kırşehir’den elit bir kişi daha eksilmiş. Daha açık deyişle, bir yıldız kaymış Kırşehir’den İstanbul’a!... Tersten baktığımızda Kırşehir hasretiyle bağrı yanıp tutuşan Kırşehir sevdalısı fanatiklerin sayısı çoğalmış, ama -bana sorarsanız- İstanbul’un güzelliği ve kültürü artı değer kazanmış. Bir başka deyişle Kırşehir yine her zamanki gibi kaybetmiş, ama bu sefer kazanan ülkemiz olmuş.
     Kimdir Ünal KAYA? 1975 yılında Kırşehir İlinin, Çiçekdağı ilçesinin Ömeruşağı (Bu köy şimdilerde Akçakent’e bağlıdır) Köyü’nde doğmuş, çıtır, kibar bir beyefendidir. On parmağında onlarca marifet olan; aktif, becerikli. Elinde her iş gelir. Tam Milenyum Çağı’nın marifetli, maharetli, girişimci adamı. Eğer “www.unalkaya.com" Resmi Web Sitesini ziyaret ederseniz, hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmeniz mümkün. Tavsiye ederim.
     Özünde, sözünde, gözünde, gönlünde hep Kırşehir var Ünal KAYA’nın… Gecesinde, gündüzünde, düşünde, aşında yine Kırşehir… Bu düşünce ve duygularını gerek yazılarında ve gerekse televizyonlarda yaptığı programlardaki konuşmalarında seyircilerine mütevazice aktarıyor ve anlatıyor. Lâfı döndürüp dolaştırıp hep Kırşehir’e getiriyor. Program sunuyor, türkü söylüyor, yazılar yazıyor. Kırşehir’in dün ve bu gün yaşamış ve yaşayan kültürel değerlerinden söz ediyor, konuklarına da Kırşehir’in bu özelliklerinden ve güzelliklerinden söz ettiriyor. Ne güzel! “Ben Anadoluyum!” diyor. “Ben Kırşehirli’yim; Kırşehir sevdalısıyım!” diyor. Bunu söylerken, bu güzellikleri başkalarıyla paylaşırken, kimseden en küçük bir çıkar beklemiyor. İşte ben böylelerine derim: “Kırşehir’in has adamı!” diye.
     Uzun söze ne hacet! Her Cumartesi günü saat 22.00 de YAREN TV.de yayınlanan “Ünal KAYA ile Ben Anadoluyum” programını dikkat ve rikkatle izlerseniz, benim kendisini daha az ve öz anlattığımı görürsünüz. (Yaren Tv.nin frekans bilgileri: 11555 V 27500)
     Sözün özü: Eskiden, benim kadim dostum ve değerli büyüğüm merhum Şemsi Yastıman ağabeyim İstanbul’da Kırşehir’in temsilcisi idi. Kendisine Kırşehir’in konsolosu denirdi. Şimdilerde her zamanda ve hemen her zeminde yaptığı her alandaki eğitim ve kültürel etkinliklerde varlığını gördüğümüz Sevgili Ünal KAYA bu gediği dolduruyor gibi geliyor bana. Aslında eksiğimizi telafi etmek adına kendisinden öğreneceğimiz daha çok şeyler olmalı diye düşünüyorum. Kendisine özellikle yönetimde etkili ve yetkili olan bazı Kırşehirli hemşerilerin fırsat vermelerini, destek olmalarını bekliyoruz. Ünal KAYA, Hayat Üniversitesi’nden yeterince ‘ünal’mış zaten… Destek verelim ki biraz da ünsalsın…   
    Bana ayrılan sınırlı köşemde galiba kendisini -kelimenin tam anlamıyla- ifade edemedim. Belki de ben az anlattım, ama varın siz-siz olun da çok anlayın… Gönül defterinizin müstesna bir köşesine ‘Ünal KAYA’ adını yazmayı sakın unutmayın. Çünkü o insanlara hizmet ve hürmet etmek için yaratılmış kişi özelliklidir. Tanışınca göreceksiniz!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Aralık 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   09 Aralık 2013, Pazartesi   Saat:09:21)

BİR BAŞKADIR BENİM KÖYÜM VE KÖYLÜM


     Zaman-zaman bu sayfa ve sütunlarda -nev-î şahsına münhasır- yaşanası Kırşehir halk kültürüne has yarenliklerle sizleri gülmekten kırıp geçirmesem bile, gülümseten örnekler sunmaktayım.
     Şu bizim köylülerimiz: Kanaatkâr, gözü-gönlü tok insan, kendi ile icabında barışık ve kendisiyle icabında alay ederek küçük şeylerden büyük mutluluk duyan insanlar… Örnekleri buyurun birlikte okuyalım:

VERDİM GİTTİ... HAYDİ HAYRINI GÖR !
    
      Mucur’un Gümüşkümbet Köyü’nde ‘Kör Ümüş’ adıyla anılan fakir mi fakir dul bir kadın oğlu Topal Ahmet’i evlendirir. Bir dayı var ki O da bunlardan da züğürt... Düğün esnasında gelinkız dayının elini öpüyor, âdet olduğu üzere dayıdan iyi bir hediye vermesi bekleniyor. Fakat fakirin yüz ağartacak bir şeyi yok, amma tatlı dili var sadece. Elini öpen gelinkıza:
    “Berhüdar ol yavrum. Allah bir yastıkta gocaltsın! (Acaba ömür boyu ikinci yastığınız olmasın mı demek istiyor?)” Sıra hediye verme faslına gelince, onu da gelinkıza hitaben söylediği şu espriyle ve bedenin işaret dilini de kullanarak savuşturur:
     “Yavrum, sana bizim Kör İneğin (Bacısı Ümüş Kadın), Topal Danası’nı (Damat Topal Ahmet) verdim gitti. Var hayrını gör...” diyerek, düğüne elinde geldiğince neşe katar.


ZÜĞÜRT KÖYLÜLERİMİN MUHABBETİ BÖYLE OLUR!
     
     Birbirlerini çok iyi bilirler, amma ve lâkin söylediklerine kendilerini de inandırarak birbirlerine hava atmaları çok hoş olur…       
     Adamın ağzında diş kalmamış, fakirlikten yaptıramıyor ama mazereti başka. Elini yırtık ceketinin sol göğsüne vurarak : “Para yok deâl, altın diş daktıracaam, amma dişciden yılıyom Hiyerif…İşin yohsa şââre git git gel…”
     Öbürü de açlıktan geğiriyor, amma onun da mazereti başka: “Sabah gayfaltısında hanim iki dilim bahlava goymuş gaynama yaptı Hiyerif.”
     Öküzün baş tacı edildiği, eşeğin ‘cadillac’ taksi sanıldığı o devirde tarlaya atla gitmek büyük bir ayrıcalıktır. Üçüncüsü de ata binince karısını çağırır:
     “Gayyzz Reşid’in gızı, şu para kesemi dut bahıyım. Atın üstünde bi tarafa gasıyo.” Yani para kesesi dengesini bozuyormuş. Tarlada tapanda lazımlığı da yokmuş anlaşılan.
     Bizim köyün en fakirinin de derdi herkesin derdinden daha büyük!:
     “Yahû gomşular şu başıma gelene bahın, benim böyük tay güçcük taya yem yidirmiyo, anaları yannarında olmayınca…” der.
     Hazretin üç atı olduğu tebeyyün etti. İnanın tarlaya azık yollamaya bir yanır eşeği bile yok.
    Sözün özü: “Ser verir, sır vermezler” diyenleri mahcup etmeyen davranış biçimleri. Kendilerine “bizim çarıklı erkân-ı harp” diyenleri de haklı çıkaran işte bizim eski köylülerimiz. Anlarsınız ya!
     Hoşça kalınız.
                        
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.posta: duranerdogan1947@gmail.com
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  02 Aralık 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

DURAN ERDOĞAN SOKAĞI


     Dostlar! Kendimi ifade eden en zor yazılardan birisi ile huzurlarınızdayım. Zîra, geçen hafta yaşadığım mükemmel bir mutluluğu sizlerle paylaşmanın doğru davranış olduğunu düşünüyorum. Ne mi oldu? Mucur Belediyesi yaşadığım sokağa benim adımı verdi. MHP ve AKPARTİ’li Belediye Meclis üyelerinin oy birliğiyle aldıkları bu karar kişiliğimi ve kimliğimi ölümsüzleştirdi.
      Ne hazindir ki pek çok şair, yazar ve sanatçıların kıymeti ancak onların ölümlerinden sonra anlaşılabilmiştir. Bu defa bir adım öteye gidilmiş; haset duygu ve siyasî düşüncelerin etkisinde kalınmadan bir cazibe örneği ortaya konmuştur. Doğup, büyüdüğüm beldeme yaptığım hizmetleri vicdanı hür insanların görmezlikten gelmediklerine bizzat bu mürüvveti yaşamakla inandım. Mucur Belediyesinin bu sürpriz jesti de yaşarken değeri anlaşılmış gönül dostlarından birisi olduğumun tescili oldu.
     Beni tanımayanlar “Sen kimsin, kaç paralık adamsın, kişiliğin, kimliğin, sıfatın ne?” diyebilirler… Bir sokağa adımın verilmesini hazmedemeyenlerin bu hususta endişelerinin olması da tabiidir. Öğünmek için değil, örnek olması için özgeçmişimden kısa bir kesit alarak, zihinlerdeki bulanıklığı bir nebze durulamak istiyorum. Hani Yunus Emre’ye kendini tanıt demişler: O mübârek de “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyerek cevaplamış. Belki Yunusça -kısa- olmasa bile, kendimi birkaç cümleyle tanıtıp, konuya açıklık getirmek istiyorum:
     1 Mayıs 1947 Mucur doğumluyum. Onsekiz yaşına kadar köyüm Kurugöl’de çobanlık yaptım. Okumak amacıyla gizlice Ankara’ya kaçtım. Burada üç okulu başarıyla bitirip otuz yıla yakın ‘Devlet Memurluğu’nda bulundum. 1990 yılında Kırşehir Valiliğince örnek vatandaş seçildim. Adım Türkiye’de üç kütüphaneye verildi. 1968 yılından beri gazete ve dergilerde, yerel ve ulusal radyo ve televizyonlarda hep Kırşehir halk kültürüne ilişkin (Mucur örnekli) konuları aktarır, anlatırım. Gerek kendi adımla ve gerekse mahlâsla yazıp yayımladığım makale (köşe yazısı), fıkra, anekdot, oyun ve sair edebiyat örneklerinin sayısını inanın bilmiyorum. Hayatım belgesel oldu. Pek çok akademisyene kaynak kişilik ettim. “Kırşehir Anekdotları” adını verdiğim iki kitabım var. TRT’nin üç belgeselinde metin yazarı konuk olarak görev aldım. Allah nasip etti, pek çok yetim kız öğrenciye karşılıksız burs vererek okumaları hususunda kendilerine -riyadan uzaklaşıp- ağabeylik ettim. Hiçbir Allah kuluna yağcılık, yalakalık, yalan borcum asla yoktur. Yunusça düşünüyor, Yunusça yaşamaya çalışıyorum. İşte ben buyum…
     Sözün Özü: Lâyık olanları takdir ve taltif ederek onurlandırmak güzîde kişilik erdemidir. Beldesine kalıcı hizmetler yapmış hemşerisinin adını tabelaya yazdırıp, yaşadığı sokağın duvarına perçinleyip-pekiştirmeyi düşünmek; vefanın en güzel örneğidir.
      Bu kadirşinaslık nedeniyle, başta Belediye Başkanı Sayın Ali Şahin olmak üzere, Belediye Meclisinin tüm üyelerine, Belediye personeline üstün saygı, sevgi ve teşekkürlerimi arz ediyorum.
     Veren el olmanın doyumsuz, güzelim, psikolojik duyguların verdiği güzellikleri nefsinizde tadarak yaşamayı, herkese nasip etmesini Rabbimden niyaz ediyorum.   
     Hoşça kalınız.

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.posta: duranerdogan1947@gmail.com
http://www.duranerdogan.com




(Anekdot Eklenme Tarihi:  18 Kasım 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KIRŞEHİR’İ NE KADAR TANIYOR VE TANITABİLİYORUZ?


     Bir yörenin başarı grafiğini incelerken bildiğim kadarıyla şu üç şey esas alınır: 1. O yörede yaşayanların eğitim düzeyleri. 2. O yörede çıkan zanaatkâr sayısı. 3. O yöre insanlarının ticaret alanındaki başarısı. Bu mini girizgâhtan sonra gelelim arz etmeye çalışacağım asıl meseleye…
     Kırşehir sürekli göç vererek içi hızla boşalıyor. Kırşehir’in içinin doldurularak eksiklerin hızla telâfi edilmesi gerekir. Bunun içindir ki ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, imanlı-ihlaslı Kırşehir sevdalısı’ etkili ve yönetimde yetkili akîl adamların girişimlerine ihtiyaç vardır. Böylesine özelliklerle donanımlı insanlarımız yok değil, var…
    “Kırşehir sahipsizdir! İnsanları tembeldir! Milliyetçi ve memleket sever değiller!” gibi ve sair çirkin ve aşağılayıcı sözlerle kendimizi ve seçtiklerimizi taştan-taşa çalarak eleştirsek, ne kazanırız? Kocaman bir hiç! Bu tür düşünceler havanda su çalkalamaktan öteye gidemez. Kırşehir mi geri kalmış? Yoksa kasten mi geri bıraktırılmış? Aslında bu hususların bir-bir irdelenmesi, incelenmesi ve işlenmesi daha doğru ve mantığa daha yatkın olur düşüncesindeyim. Çünkü, Kırşehir il iken, tüm oylar Millet Partisine verildiği için, 1954 yılında ilçe yapılarak cezalandırılmış; hemen yanıbaşımızdaki ilçeler bizden koparılarak çook uzaklardaki Nevşehir’e bağlanıp, halk da vurgun yemiştir. Bu hukuksuzluk ve haksızlık maalesef aradan altmış yıl gibi koca bir zaman dilimi geçmiş olmasına rağmen tüm müracaatlara, referandum yapalım, yuvamız Kırşehir’e geri dönelim dileklerine rağmen, düzeltilmemiştir. Yine bir seçim atmosferine yine duru kafayla değil, bulanık düşüncelerle gidilecektir.
     Kırşehir’e gelenlere Kırşehir’i tanıtan, Kırşehir’in kültürel değerlerinin simge olarak işlendiği doğru-dürüst hediyelik eşya ve aksesuar üreten küçük işletmelerimiz bile yok. Bu çok önemli bir eksikliktir. Ahi çarşısının yanındaki küçük standlarda, ilimize gelen ziyaretçilere hamam kesesi, çorap, patik gibi basit bir şeyler satmakla Kırşehir yeterince tanıtılmaz. Kırşehir’i hiç görmemiş insanların akıllarında da bu görüntüler derin ivme kazandırmaz. Osmanlı’dan günümüze intikal etmiş saymakla bitmeyecek kadar nice kültürel miras değerlerimiz var: Bu kültürel zenginliğimizi nakış-nakış işleyip, ilmek-ilmek dokuyup, müşteriye altıntepsi görüntüsüyle sunarsak, hediyelik eşya diye işte ben buna derim. Yoksa çorap, patik, hamam kesesi ve sair el işleriyle zaman kaybetmeyelim. Makamı kendisine temelli mülk gören, mahkeme kararlarıyla da koltuğa kendisini iyice kenetleyen Kültür Müdürümüz var. Acaba ne gibi projeler üretir, ne işlerle meşgûldür, gün ışığına çıkarsa da öğrenmiş olsak? Eksiğimi telâfi edip, cehaletimi öğrensem…
    Diyeceksiniz ki; Sen, iyi, hoş, güzel-güzel akıl veriyorsun da, neden işin bir ucundan da kendin tutmuyorsun? Bir öneri geldi dostlarım. Hayırlara vesile olmasını ve gerçekleşmesini dilerim. Benden hizmet uman ve hizmet bekleyenleri mahcup etmeyeceğim inşallah. Teklifi sunanlara ‘bu alemde artık ben de varım’ dedim. Ömrüm üstün başarılarla dolu birisi olarak buralara geldim. Ömrümün sonbaharında, büyüklerimiz yine de fırsat ve imkân verirlerse neden olmasın, diyorum. Bu toprakların TSE kalite belgeli başarılı oğlu olduğumu kanıtlayıp; vicdanen müsterih olarak Cenab-ı Hakk’ın huzuruna varmaktan daha güzel ne olabilir?
     Sözün özü: Nasreddin Hoca bir gün yakınlarına şöyle dertlenir: “Ömrümde unu, şekeri, yağı bir araya getirip de bir türlü helva yapamadım.” der. Yakınındakiler: “Aman Hocam olur mu? Bu söylediklerin tevazû! Mutlaka bu saydıkların bir araya gelmiştir” deyip itiraz edince, Hoca “Gelmesine, geldi de; bu seferde ben gelemedim.” der.          
    Elinizi taşın altına koymuyorsanız, sorunların çözümünde sorumluluk almıyorsanız, helva yapamazsınız. Kırşehir’in değeri de sevdasız, kültürsüzlerin elinde maazallah heba olur, gider…
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  12 Kasım 2013, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KIRŞEHİR’İN KÜLTÜREL DEĞERLERİ DEĞERSİZ Mİ?


Akparti Kırşehir İl Başkanı Sayın Salih Çetinkaya Beyefendiye açık mektup:

      Bu gazetenin hemen her kesimin toplumsal sorunlarını kucaklamayı amaç edinerek tarafsızlık ilkesinin ötesinde gündeme taşıması, Kırşehir sevgisi ve Kırşehir sevdasıdır. Zira, göç vererek içi her geçen gün hızla boşalan Kırşehir için yapılan hizmette bir nebze katkım olursa Allah indinde kendimi vicdanen müsterih addederim. Yazar kadrosunda yer alan bizlere ve memleket sevdalılarına ne mutlu!
     Turizmin önemini, getirilerini ve yöre insanı ile ülkeye kazandırdıklarını anlatmak çok zor. Çünkü bazılarının ‘bacasız sanayi’ diye nitelendirdiklerini maalesef anlatamamanın aczini yaşıyorum. Yine hiç bir şey bulamamış da ‘inleri, mağaraları’ yazmış diyecekler. Bir ‘kör’e fili veya bir başka varlığı anlatmak ne kadar zorsa; turizm hakkında ayrıntıya girmenin de zorlukları aynı.
     Gelelim tarihî dokusu bozulmuş kayıp şehir Kurugöl’e… 38 yıldır hemen her şeyi yazdım. Sadece Kurugöl’ü yazarken zorlandım. Kurugöl’de yaşayan, saygı duyduğum bir dayım var; beni her gördüğünde işaret parmağını gözümün içine sokarcasına kaldırır ‘Sakın ha! Köyünün kötü yönlerini asla yazma… Aman- aman köyünü kötüleme…”der. Ve beni hep uyarır; sağ olsun. O’na göre bazı hususlar gündeme getirilmez ve toplumda tartışılmazsa sorunlar kendiliğinden zamanla çözümlenir. Halbûki insanların yeri geldiğinde bilinçlendirilip bilgilendirilmesiyle, konuların tartışılmasıyla çözüm ve öneriler ilginç netlik kazanır. Çünkü el elden, fikir fikirden üstündür, diye düşünürüm.
     Birkaç yıl önce, Kurugöl’ün ‘Kültür Turizm’ine açılması için Kırşehir sevdalısı-öğünmek için olmasın ama- Kurugöl’lü âkîl adamlar bir araya gelmiş ve Kültür hizmetlerinden sorumlu bir yetkiliyi makamında ziyaret ederek, Kapadokya bölgesi içinde meskûn şirin Mucur’umuzun Kurugöl Köyü’nü ve buradaki saklı kültürel değerleri dilimizin döndüğü ve aklımızın erdiği kadarıyla anlatmıştık. Yetkilinin Vali Beyle bu hususta görüşeceğini bildirmesi ve bizlere tekrar uğramamızı tembihlemesi üzerine bir umutla cevabı bekledik. Daha sonra neticeyi almak için yeniden görüşmemizde; gûya Vali Bey “Bütçede para yok, bir de bu işleri başıma sarmayın!” diyesiymiş. Elimiz boş, boynumuzu önümüze eğip, döndük.
           Kurugöl’ün önemli kültür değerleri sayesinde Kırşehir’in kültür turizmindeki yerini tarihler yazacaktır. Kapadokya’nın giriş kapısındaki Kurugöl ve Sarnıç Şehirleri bundan böyle turistlerin ve akademisyenlerin uğradıkları ilk yer olacaktır. Üstelik yol üstündeki uğrak yeri olan Kurugöl’ün sayesinde Kırşehir mükemmel bir müze kazanacaktır. Bundan adım gibi eminim.
        Kurugöl’deki kayıp ‘Yeraltı Şehri’nin girişi şu anda ahır ile kapatılarak gizlenmiş ise de; ahırın arkası içi buram-buram medeniyet ve tarih dolu bir şehirdir. Yeni Sayın Valimizin ve Yeni Mucur Kaymakamımızın ve bu konu ile ilgili Bürokrat ve yetkililerimizin talan edilmiş varlıklarımızdan kalanları kurtaracaklarına inancım tamdır.
       Sözün özü: Sayın Çetinkaya Başkanım! Zat-ı âlînizle yaptığım bir görüşmede “Kurugöl’e çok önem verdiğinizi ve bu konu ile ilgili olarak bana bu gazetenin 19 Mart 2013, 11 Haziran 2013 ve 25 Haziran 2013 tarihli kesilip arşivlenmiş küpürlerini göstererek, “konunun bizzat takipçisi olduğunuzu” söylemiştiniz. O günlerden bu güne kadar acaba kaç arpa boyu yol aldınız, sakıncası yoksa öğrenebilir miyim?
      Kurugöl Yeraltı Şehri’mizin Kırşehir kültür turizmine kazandırılması için sesimizi duyup, desteğimize katkı vereceğinize, bu husustaki samimiyetinize inanıyorum. Ben de bu satırların yazarı olarak heykelinizin söz konusu Yeraltı Şehri’nin giriş kapısının önüne dikilmesi için kendimi helâk etmezsem namerdim.
     Hoşça kalınız.

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
e.posta: duranerdogan1947@gmail.com
http://www.duranerdogan.com




(Anekdot Eklenme Tarihi:  04 Kasım 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   04 Kasım 2013, Pazartesi   Saat:09:49)

KÖY ODASI HATIRALARI


Önümde değerlendirilmeyi bekleyen Sevgili İsmail Eraslan’ın yazdığı ve bana imzalayıp 12 Ağustos 2013 tarihinde hediye ettiği “KÖY ODASI HATIRALARI” adı verilmiş kitap var. 360 büyük boy sayfadan oluşturulmuş söz konusu bu kitabı bir çırpıda okuyamadım. Kitap, Kırşehir Belediyesi Kültür-Tarih Yayınları Serisinin 12. yayını olarak bastırılmış. Yazar, doğup büyüdüğü Yağmurlu Büyükoba Köyü’ndeki dedesi “Molla Musa’nın Konağı”nda ve yörede geçen, bizzat yaşanmış hususları konu etmiş. ‘Bir Ahilik Geleneği’ olan misafirperverliğin özündeki sevgi, islâmiyetin mayasıyla yoğrularak pekiştirilip okurla buluşturulmuş. Köy odası geleneğiyle hemhal olarak yaşamış bir köy çocuğu olarak, kitabı okurken, yaşananlarla-yaşadıklarımı örtüştürüp, atiden-maziye köprü kurdum.      
      İnsanın ibretlik kültürel değerlerini örnek alınması için yazıya dökmesi ve bunu Kırşehir’in bozkırlarından derlenmiş bir demet gül olarak gelecek kuşağa sunması büyük erdemdir. Eğer Sevgili İsmail Eraslan bu bilgileri anlatmamış ve aktarmamış olsaydı; öldüğünde bu bilgiler, kendisinin üzerinde yük olarak toprağa girecek ve insanlık bundan yararlanamayacaktı. Kısacası bu bilgiler belgelendiği için, yaşanmış ve unutulmaya yüz tutmuş kültür değerlerimizin de akıllarda kalmaları sağlanmış oldu.
    Sözünü ettiğim bu kitap dikkatli ve rikkatli okunduğu zaman; özünde, sözünde ve yüzünde ‘veren el olmanın’ doyumsuz tadını almış, islâmlaşmış Anadolu Türkü’nün mükemmel mutluğunu pekiştiren misafirperverliğinin özelliklerini ve güzelliklerini görebilirsiniz. Bu hususla ilgili olarak yazarımız kitabında: “Köy odaları” geleneğinin temelini Ahi’ler atmış asırlar önce… Anadolu Selçukluları zamanında Ahi Evran-ı Velî Hazretlerinin öncülüğünü yaptığı Ahilik Teşkilatının bu tür kurumlara bir ruh ve mana vererek buraları canlı tuttuğunu öğrenmem beni fazlasıyla mesut etti.” diyor. Ve yine yazarımız şu örnek cümlesiyle de atiden- maziye giderek gönülden-gönüle köprü kuruyor. Aynen alıntı yaparak aktarıyorum: “Hatırlayınca ferahladığım tatlı bir duygudur köy odası… Dedelerimin besmeleli elleriyle inşa ettikleri aziz bir yapıdır köy odası… Misafirperverlikte eşine rastlanmayan bir cömertlik sergileyen civanmertlerin kapısını beklediği önemli hayır kurumudur köy odası… Çocuklara ve gençlere edep dersi veren bir mekteptir köy odası… Ve oda sahipleri… Kendi karınlarını doyurmadan misafirin karınlarını doyuran diğerkâmlardır…”
      ‘Bir Ahilik Geleneği’ni anlatan “Köy Odası Hatıraları” ‘Molla Musa’nın Konağı’ndaki yaşanmışlarla birlikte, köy kültüründeki ilginç örnekleri huzura getirip günümüze taşıyan Sevgili İsmail Eraslan’ın bu kitabı, el emeği ve göz nuruyla desen-desen nakışlanıp, ilmek-ilmek dokunmuş bir kültür ürünüdür. Bu kitap için, örnek alınacak ve gurur duyulacak geçmişimizin ‘belgesi ve belgeseli’dir, dersem; bu ifademi asla abartılı bulmuyorum. Anekdotları nostalji tadında ve tavında keyifle okurken o günleri yeniden yaşayıp, bilgilerimizi tazeledik. Ne kadar güzel!
      Sözün özü: Allah’û Tealâ ilk emriyle “OKU” diyor. Sevgili peygamberimiz de: “Öldükten sonra amel defterinizin kapanmasını istemiyorsanız; arkanızda dua edecek ve ettirecek hayırlı evlât, sadaka-y-ı cariye denen ölümsüz eser ve faydalı ilim bırakınız.” buyuruyor.
     Çok kullandığım bir veciz sözü yineleyerek yazımı noktalamak istiyorum. Eğer unutulmak istemiyorsanız; ya okunmaya değer şeyler yazacaksınız ya da yazılmaya değer işler yapacaksınız.
     Galiba sevgili İsmail Eraslan da bu denilenleri, dededen gelen genetik yapısıyla eksiksiz yapanlardan ve yaşayanlardan olduğunu “KÖY ODASI HATIRALARI” isimli ölümsüz eseriyle kanıtladı. Faydalı ilim bıraktığına Allah indinde tanıklık etmek de kitabını okuyan bizlere nasip oldu.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  30 Ekim 2013, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

GEYİKLİ BABA


     Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması için Hoca Ahmet Yesevî’nin Horasan’dan Anadolu’ya attığı manevî kıvılcımın pirî Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî Hazretlerinin dergâhına hizmet ederek, ilim, kelâm, edep-erkân, ahilik, hadis, fıkıh gibi İslâmiyetin ve tasavvufun temel ilkeri hakkında eğitim ve icazet alan; dolayısıyla takva ehli olarak yöremizde ünlenen “DEDE” ve “BABA”lardan aklıma gelenleri Kırşehir’in bozkırlarında derlenmiş bir demet gül gibi sunmak istiyorum.       
     Bu uzun cümleli mini girizgâhtan sonra, Mucur ilçesinin Kargın Köyü’ndeki “Kargın Dede”, Dalakçı Köyü’ndeki “Ahmet Dede” ve mezarı definecilerle talan edilen kendi köyüm Kurugöl’deki ismini tespit edemediğim “Garip Dede” bunlardan bazıları... Çağdaşları Aflak Köyü’ndeki “Aflak Baba”, Kızıldağyeniyapan Köyü’ndeki “Hamza Baba” ve Geycek Köyü’nde yaşayan “GEYİKLİ BABA” ise anılarıyla hafızalara derin ivme kazımış, hayatındaki örnek tutum ve davranışlarıyla gönüllerde taht kurup, önderlik mertebesine yükselerek taçlanmışlardır. Gönülden-gönüle, dilden-dile anlatılan menkıbeleri ışık olup, günümüze kadar gelmiştir.
     Hazretî Hünkâr Pir Hacı Bektaşı Velî’nin müritlerinden ve yakın çevresindeki gönül erenlerinden Geycekli Geyikli Baba’nın yöremize hizmetlerini ve bilinen beylik menkıbelerinden şimdilik iki tanesini bana ayrılan sınırlı köşemde özet halinde sizlerle paylaşmanın doğru davranış olacağını düşünüyorum:
     1.Geycekli Ȃşık Derviş EKİM’in (Emin-Güllü çocukları, 12 Şubat 1965 doğumlu), yine Geycekli Ȃşık Hasan Nebioğlu’dan (Yusuf-Meryem çocukları ve 1902-1988 yıllarında Geycek’te yaşamış) dinleyip derlediği menkıbenin konusu özetle şöyle:
    Derler ki; Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerinin müritlerinden Geyikli Baba tarihî İpek Yolu üstünde bulunan Geycek ile şimdilerdeki Kurugöl Köyü arasındaki ormanlı dağlık alanda yaşar. Evcilleştirilmiş, eğitimli geyikleri vardır. Bu geyiklerinin hem sütünden yararlanır, aynı zamanda geyikleriyle çiftçilik de yapar. Yani geyiklerin gücünden de istifade eder. O yıllarda yörede korkunç bir deprem olur. Depremin ardından burada Obruk çöküntüsü meydana gelir. Sarnıç adlı şehir yerle bir olur. Şimdiki Kurugöl’ün bulunduğu alandaki gölün etrafındaki tepelerin çöküp yok olmasıyla göldeki sular dağılır. Dağılan su özellikle Aflak, Aksaklı, Kepez, başta olmak üzere pek çok yerleşim alanlarını yerle bir ederek büyük zayiat verir. Ayrıdağ eteğindeki Kabadurak(Karadurak) yöresinde artezyen kuyular oluşarak sular gökyüzüne doğru fışkırır. Artezyenlerin meydana getirdiği sel afet haline gelerek Mucur’u ve şimdiki Acıöz bölgesiyle birlikte Küçük Kavak ve bazı yerleşim yerlerine büyük zarar verir. Hayvanların telef olmalarına, insanların ölümüne sebep olur. Bir yandan tabii afetlerle boğuşan ve diğer yandan isyan eden asilerle mücadele eden aşiret ve Türkmen Beyi çaresizdir. Komşu Beyliklerden de yardım istenir, ama beklenen yardım gelmez.
     Geyikli Baba tüm yöre halkını toplar ve derki: “Ey Sevgili Kardeşlerim! Koyunlarımızın yıkanmayan kirli yünlerini taşlara sararak, kuyuların içine atarsak; kuyuları ancak bu şekilde kapatır, suları keseriz. Bu afetten kurtulmanın başka bir çaresi yoktur.” Adeta millî seferberlik ilân edilir. Halk iri taşlara sardıkları koyunlarının yünlerini açılan doğal artezyen kuyuların deliklerine mancınıklarla fırlatırlar. Böylece azgın suların fışkırdığı delikleri kapatırlar. Halk Geyikli Baba’nın önderliği ve ilginç buluşu sayesinde önemli bir belâyı defederek, sevinir.
     2. Bu anekdotların yazarı olarak yeri gelmişken burada arz edeceğim ikinci menkıbe yöremizde asırlarca söylenen anonimleşmiş, benim kişisel duyumum ve tespitimdir:
      Yine derler ki; Timur’un orduları bir çığ halinde Anadolu’ya girer. Şah Melik komutansındaki bin kişilik öncü süvari kolu Kırşehir’in Mucur ilçesindeki Geycek Köyü’ne geldiğinde askere istirahat verilir. Bir müddet burada konaklayan, kışlamaya hazırlanan ordunun yemeğini karşılayan Geyikli Baba’nın kurduğu sofra bereketlenir, dolar taşar ve tüm ordu doyar. Böylece Timur’un askerleri Geyikli Baba’nın misafirperverliği sayesinde yöre Türkmenlerine ve çevreye zarar vermezler.
     Geyikli Baba’nın Büyük Mutasavvıf Hacı Bektaş Velî’den aldığı feyiz semeresini vermiştir. Bu davranıştan alınan ders ve mesaj bana göre şöyle: Ahilik geleneğinin temel kurallarından “Elini, dilini, belini bağlı; kapını, gönlünü, sofranı açık tut” ilkesidir.
    
Sözün özü: Bu satırlar imanlı ve ihlâslı birisi olarak vicdanımdaki hür iradeyi tetikleyen ahde-vefa çığlığının coşkulu yankısıdır.24 EYLÜL 2013 tarihli KÜLTÜR-MÜZE ve GEYİKLİ BABA başlıklı köşe yazımda hayatından kısa kesit sunduğum cennet mekân GEYİKLİ BABA’nın bazı özelliklerini ve güzelliklerini anlatmıştım. Allah kısmet ederse sırası geldikçe kaldığımız yerden menkıbelerini anlatmaya devam edeceğim.
      Sınırlı köşemdeki bu günkü yazımda da ancak bu kadarını aktarabildim. Ben yine de öz ve az anlattım, ama zat-ı âlîleriniz lütfen çok anlayın.
    Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Ekim 2013, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÜLTÜR-MÜZE VE GEYİKLİ BABA


Sayın Valimiz Özdemir ÇAKACAK Beyefendinin dikkatine:

     Bu toprakları bizlere vatan yaparak emanet eden, kökeni Türkmen olan bir ailenin çocuğuyum. ‘Kamu Yönetimi’ tahsil etmiş birisi olarak ömrümün otuz yıla yakın kısmı kamuda ‘Devlet Memuru’ olarak geçti. Daha önce yaptığım bazı hizmetlerden dolayı Kırşehir Valiliği beni ‘Örnek Vatandaş’ seçti ve adımı o yere vererek ilgili Bakanlığa da tescil ettirdi. Kişiliğimi ve kimliğimi bir nebze tanıtan bu mini girizgâhtan sonra asıl konuya dönüyorum:
     Basının bazen idarenin ‘önünde, yanında ve arkasında’ olması gerektiği tezini savunanlardanım. Medyanın etkin gücünü bilen birisi olarak aklıma gelenleri “lâf ola, torba dola” mantığıyla destursuz-fütursuz ve desteksiz atmıyor; her kelimeyi kılı kırk yararak, genelde eğitim-kültür amaçlı yazıyorum. Çünkü yazdıklarımın kalıcı ve gelecek kuşağa ışık olmasını istediğim için öyle her konuya balıklama dalmıyorum.
      Kırşehir’in Mucur ilçesine bağlı benim Köyüm KURUGÖL bizzat KAPADOKYA coğrafyasının içinde yer alan bir meskûn mahaldir. Bu köyün içi, arazisi ve dağları saklı kültür değerleriyle dolu. Buradaki tarihî kültürel değerlerin gasp edilerek cehalet yüzünden bir nev-î çar-çur edildiğini düşünüyorum. İdarenin duyarsızlığından yararlanan kötü zihniyetli kişiler tarafından da söz konusu kültürel değerler ticarî rant olarak görüldüğü için, güzelim Kırşehir’imizin müzesi bu yüzden bomboş. Dilimin altındakileri eveleye-geveleye ancak bu kadar gün ışığına çıkarıp söyleyebildim…
     Yazılı basında takip edebildiğim kadarıyla, aynı zamanda Kültür-Sanat ve Çevre Koruma Dernek Başkanlığı da yapan bazı yazar arkadaşların, KURUGÖL’deki yağmalanan kültür değerleriyle ilgili olarak İdareye ve Savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu da esasen duymayan-bilmeyen kalmadı. Bu husustaki İdarî ve Adlî soruşturma mecrasında yürüyedursun, akîl insanlar olarak ‘neler yapılabiliri-neler yapabilirizi’ oturup yüz-yüze konuşmanın ve sorunu somut detaylarıyla ortaya dökmenin gerekliliğine mutlaka ihtiyaç vardır. Ancak o zaman bir arpa boyu yol alınacağına inanıyorum.
     Sayın Valimiz;
     Evimin tam karşısındaki ‘Göbekli Dağ’da medfun “GEYİKLİ BABA” namıyla marûf bir muhtereme ait “GARİP MEZARI” var. Bu dağın doruğunda ve bu mezara çok yakın yerde de tarlamız vardı. Ben çocukken ırgatlara azıklarını götürünce; babam bana o dağın tepesindeki höyüğe çıkmamı, çevreyi seyretmemi ve “GEYİKLİ BABA” için ‘üç İhlasla bir Fatiha okuyarak dua etmemi’ isterdi. Ayrıca dua bitince oradaki taşlardan birkaçını mezarın üstüne atmamı tembihlerdi. Babamın dediğini yapar, hemen her yıl hasat zamanı böylece o mezarı ziyaret etmiş olurdum. Bu ziyaretteki asıl maksadın, Manevî Kültürel Değerlerimiz olan “Gönül Dostları”nın öneminin ve özelliğinin kavranması, belleklere kazınarak unutulmaması ve gelecek nesillere aktarılması imiş. Bu sonuca akıl-baliğ olunca eriştim.
     Asırlar önce Evliya Çelebi’ye yol gösterip konuk etmiş; yörede Allah dostu (Hakk aşığı) olarak ünlenerek yaşamış, nesilden-nesile aktarılanlarla ve anlatılanlarla gönülden-gönüle yol bulup efsane olmuş fazilet timsali “GEYİKLİ BABA” nın menkıbelerini Köy Odalarında büyüklerimizden dinlerdik. Hakkında destanlar, şiirler yazan ozan ve şairlerin de ilham kaynağı olduğuna tanık olduk.
GEYİKLİ BABA’nın yaşadığı o günlerden günümüze pek azı kalan menkıbelerin toparlanması ve sözüne itibar edilir kaynak kişilere ulaşılması zaman alacağı için bu hususta şimdilik-maalesef-örnek veremeyeceğim.
     Sözün özü: Evliya mertebesinde görülen bu ulu, ermiş, mûbârek (müstesna) zatın mezarının kültürel değer hırsızlarınca şimdilerde delik-deşik edildiğini duyunca şok oldum. Üzerine yığılmış helik(küçük) kara taşlardan oluşan tabii kabrinin yerinin yok olmaması için İdarece (Valilikçe) gerekli çalışmanın yapılması tek dileğimdir.      
     Kırşehir İl Sınırında medfun GEYİKLİ BABA’nın,Türk-İslâm kültürüne uygun bir anıt mezarının ya da mütevazi bir türbenin yapılması, kendisini sevenlerin sızlayan vicdanlarını rahatlatacaktır umudundayım. Doğrusu odur ki, ahde-vefa örneği olacak bu anıt mezar İlimize çok yakışacaktır.
     Bilgilerinizi, konuya ilginizi; bu hususun takipçisi olacağımın bilinmesini üstün saygılarımla arz ve talep ederim efendim.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  26 Eylül 2013, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KURUGÖL’Ü ÖVGÜ DESTANI


     İnsan bazı şeyleri kaybedince onun değeri ancak o zaman anlaşılır. İşte Kurugöl Köyü’nün bir trafik kazasında kaybettiği şoför muavini Ali Erdemir’de ancak ölümünden sonra değeri anlaşılandandır. Çünkü onun ölüm raporu hazırlanırken cebinde çıkanlar arasında bulunan bazı not ve belgeler Ali’nin köyü Kurugöl’ün aydınları arasında olduğunu kanıtlar nitelikte- tabir caizse- ‘Tarih-î belge ve bilgi’ kapsamındaydı.
     Mucur-Kurugöllü tüccar Ahmet Çavuş’la, Münevver hanımdan 2 Şubat 1947 tarihinde doğan Ali Erdemir, ailenin ilk gözdesi (çocuğu) olduğu için Kargın Köyü’nden bacanak OsmanUysal’ın kızı Sevim’le nişanlanır. Ali nişanlısına İstanbul hediyesi almak ve bu arada İstanbul’u görmek için komşusunun kamyonuna geçici olarak şoför muavinliğine gider. Kader Ali’yi yola çıktıktan birkaç saat sonra 24 Aralık 1964 tarihinde Bolu’nun Azapderesi’nde geçirilen trafik kazası neticesinde sevenlerinden ayırır.
     Nişanlısı Sevim küçük kardeş Osman’la evlendirilir ve daha sonra doğan çocuğa da merhum Ali’nin adı verilir.
     Kazadan sonra Ali’nin cebinden çıkan özel belgeler arasında bulunan “Kurugöl’ü Övgü Destanı” ölümünden türkü oldu bu güne kadar herkes tarafından okundu, söylendi. Kulaktan-kulağa , gönülden-gönüle yankılandı, destan oldu. Ali Erdemir’in yazdığı ve sevenlerinin yıllarca dillerinden düşürmediği bu destanı şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:

KURUGÖL’ü ÖVGÜ DESTANI

Ne kadar methetsem Kurugöl Köyün
Herkesçe bilinir buz gibi suyun
Ölünce mezarım buraya koyun
Lâle, sümbül biten şirin Kurugöl

Küçükbağ sağında, çiçekler açar
İstanbul asfaltı içinden geçer
Çok soğuk suları her gelen içer
Kasaba misâli şirin Kurugöl

Solunda Kamışlı çağlayıp akar
Ulu kavakları semaya bakar
Kırkpınar’da ab-û hayat su çıkar
Çeşitli meyveli şirin Kurugöl

Tosun ata biner yiğitleri var
Asırlardan kalma söğütleri var
İçinde hanedan yiğitleri var
Ne kadar methetsem seni Kurugöl

Uluyolda çifte çeşmen akıyor,
Her evin elektrik yakıyor,
Yolu düşen sana candan bakıyor
Her tarafı mamur, mes’ut Kurugöl

Her türlü meyveler bağında biter
Yüce ‘Geyik Dede’ dağında yatar
Senden çıkan mahsûl dünyaya yeter
Beni yetiştiren şirin Kurugöl

Yeter Ali’m yeter bu kadar yeter
Senden ayrı kalsam olurum beter
Gün böyle kalır mı, bir gece biter
Geçmişleri bilen yakın Kurugöl

     Sözün özü: Ali 24 Aralık 1964 tarihinde bir kaza sonucu ölmüşse de bu destan türkü olup aslında onu ölümsüzleştirdi. Bu destanın, yöremiz Halk Kültürünün hatırlarda kalan seçkin örneği olduğuna inandığımdan; maziden-atiye köprü kurduğu için huzura getirdim.     
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Eylül 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KURUGÖL YOL KAVŞAĞI


                                 “Bu bir açık dilekçedir”
                                    VALİLİK MAKAMINA
                                                                    KIRŞEHİR

Sayın Vali Özdemir Çakacak Beyefendinin Dikkatine:

     Doğrular gündeme taşınıp savunulurken, basın bazen idarenin yanında, bazen önünde, bazen de arkasında olur. Bazı hizmetler, Merkezi Yönetimin Birim ve Kurumlarının yetki ve sorumluluğunda yapılsa da; Kırşehir’in işleri Kırşehir’de çözülür ve sorunu taşranın en büyük Mülkî Amiri Vali çözer.
Bu mini girizgâhtan sonra şunu demek istiyorum:
     Ben yazları Mucur’un Kurugöl Köyü’nde yaşıyorum. Evim, Kayserili’lerin adını “Abdullah Gül Yolu” koydukları Kırşehir-Kayseri bölünmüş karayolunun Kurugöl Kavşak noktasının hemen yakınındadır. Sözünü edeceğim bu kavşakta-çetelesini tutmadığım, işin sorumlu yetkilisi olmadığım için-kesin rakam veremem, ama son on yılda onlarca ölümlü ve çok hasarlı trafik kazası meydana geldiğine tanık oldum. Konunun uzmanı olmamakla birlikte, özellikle konusunda uzman kişilerden aldığım bilgilerden de yararlanarak, aynı zamanda ehliyetli sürücü sıfatıyla sorunu huzura getirmenin kamu yararı açısından önemli ve doğru davranış olduğu kanaatindeyim.
     Sözünü ettiğim kavşakla birlikte, bu kavşağın yol bağlantısındaki noksanlıklarla ilgili bazı hususları BİLGİ EDİNME HAKKI KANUNU çerçevesinde öğrenmek istiyorum:
     1. Kırşehir-Kayseri Karayolu üstünde KURUGÖL KÖYÜ HUDUDU içinde meskûn söz konusu kavşağa çok yakın 2 Un, 1 Yem, 1 Briket, 1 Mermer, 1 Doğal Kaynak Suyu fabrikasıyla; ayrıca 3 aktif ve gayri faal Petrol tesisi ile 1 Lokantanın ve yine bu yola dayalı 13 hane ev bulunduğunu sanırım biliyorsunuz?
     2. Kurugöl Kavşağının Kırşehir istikametinde günde ortalama 6711 aracın, Kayseri İstikametinde 5777 aracın ve Hacıbektaş istikametinde de 1859 aracın geçtiği bilindiğine göre;
     a. Kırşehir- Kayseri Karayolu üzerinde (takılı ve çakılı) olan, yöreyi tanıtan KURUGÖL LEVHASININ sökülerek bu yolun meskûn mahalden çıkarılıp, açık arazili dağ yolu sanılmasının ve sayılmasının kazaları artıran en büyük faktör olduğunu nasıl izah edebilirsiniz?
     b. İçinden karayolu geçen pek çok yerden daha büyük olan Kurugöl gibi önemli bir Yerleşim Yerini tanıtan KURUGÖL LEVHASININ sökülüp buranın yok hükmünde sayılması ve sanılması, sizce doğru ve yerinde bir davranış mı?
     c. Yine Kırşehir-Kayseri güzergâhında kavşağa kadar hız sınırını gösteren ve hız düşüren bir tane bile ikaz ve levhanın olmayışına uzmanlar “KURUM HATASI” diyorlar… Bu görüş doğru olabilir mi?
    d. Kırşehir- Kayseri İstikametinde seyreden ve kazaya karışan araçların pek çoğunun hız sınırlarının 165 Km. olduğuna dair sözler sarfediliyor. Şayet bu güzergâh ‘Meskûn Mahalden’ çıkarılmamış ve KURUGÖL Levhası sökülmemiş olsaydı, araçların hızları düşük olacağı için “ölümlü kazalar azalır” görüşüne katılıyor musunuz?
     e. Kavşakta ikaz amaçlı kesik-kesik yanıp sönen sarı ve kırmızı ışıkların çözüme katkı vermediği, aksine “BEN ÖNCELİKLİYİM SEN DUR” şeklinde algılandığı ve hız sınırını artırdığını ve kazalara davetiye çıkardığını savunanlar var, bu görüşe katılıyor musunuz?
     f. Yine konunun uzmanları yukarıda verdiğim rakamlar doğrultusunda bu kavşaktaki KIRMIZI –SARI-YEŞİL RENKLİ TRAFİK IŞIĞININ DEVAMLI çalışmasının ve araçların kavşakta “DUR-GEÇ” yaparak seyir etmelerinin kazaları sıfıra indireceğini söylediler; bu tedbir amaçlı teklif, uygulama için makûl görüş müdür?
     g. Çok önemli bir tedbir ve görüş: “Buraya Köprülü Kavşak yapılırsa, ölenleri geri getirmez, ama kalanların bu kavşaktan kazasız-belâsız geçerek güzel günler göreceğinin garantisidir” diyerek fikir üretenlerin bu dilekleri gerçekleşir mi?
     h. Güzergâhtaki gerek Kırşehir-Kayseri istikametindeki ve gerekse Hacıbektaş istikametindeki trafik işaret ve levhaları yetersiz olduğu gibi; geceleri yankılandırıcı fosforlu özelliğini yitirmiş kusurlu tabelaların varlığını yetkililerin görmelerini isterdim!
     ı. Kurugöl Yol Kavşağındaki kazalarla ilgili olarak 16 EKİM 2012 Tarihli ÇAĞDAŞ KIRŞEHİR GAZETESİNDE ve ayrıca ANKARA ve KIRIKKALE İL GAZETELERİNDE yayımlanan “ABDULLAH GÜL YOLUNDA ÖLMEK KADER Mİ?” başlıklı köşe yazımda da ayrıntılı hususlara değinmiştim. Çözüm önerileriyle dolu bu yazımı yayımlamakla vicdanen müsterihim. İdarece hiçbir karşılık görmeyen ve ilgi görmeyen bu yazıma bu güne kadar tepki verilmeyişini görevi ihmal ve görevi suistimal kategorisinde değerlendiriyorum! Acaba İlimizin yeni Sayın Valisi arşivden çıkarıp bir kere daha okursa nasıl yorumlar merak ediyorum?
     Sözün Özü: Bana ayrılan sınırlı köşemin sınırlarını ve daha fazla detaya girerek sayfa editörümün de sinirlerini zorlamadan konuyu bağlamak istiyorum:
     Sınırsız sorun olan; -Trafikçi tanımıyla- “Karanlık Bölge” kabul edilmesi gereken KURUGÖL YOL KAVŞAĞINDAKİ ölümlü ve çok hasarlı kazalarla ilgili hususlar aslında kamu yararıyla ilgilidir. Zira 24 EKİM 2003 tarihli ve 25269 sayılı Resmi Gazete yayımlanan, 9 EKİM 2003 Tarih ve 4982 sayılı BİLGİ EDİNME HAKKI KANUNU çerçevesinde, yukarıda ancak birkaç bölümünü gündeme taşıyıp huzura getirdiğim hususlara alacağım cevabı yine bu sayfa ve sütunlarda Kamu oyuyla paylaşmak istiyorum.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Ağustos 2013, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   27 Ağustos 2013, Salı   Saat:10:40)

ALİ ERDEMİR’İN ÖLÜM DESTANI


     Kurugöl’lü tüccar Ahmet Çavuşla ikinci eşi Münevver hanımdan 2 Şubat 1947 tarihinde doğan oğulları Ali Erdemir ailenin ilk çocuğudur. Ailesi komşu Kargın Köyü’nden bacanak Osman Uysal’ın kızı Sevim’le nişanlandırır.
      Kapı komşusu, Ali’ye şoför muavini olarak kamyonunda çalışmasını teklif eder. Ali bu teklifi kabul eder. Ailesine kamyonla İstanbul’a gideceğini ve bu arada nişanlısına da İstanbul’dan hediye alacağını söyler. Kader Ali’yi Bolu’nun Azapderesi mevkiinde elîm bir trafik kazası neticesinde 24 Aralık 1964 tarihinde hayatının baharında iken sevenlerinden ayırır.
     Töreye göre nişanlısı Sevim küçük kardeş Osman’la evlendirilir. Münevver hanımdan doğan küçük çocuğun adını da ‘Ali’ koyarlar. Hayat üzücü de olsa devam etmektedir. Ancak ne var ki o sevecen, o sempatik, o şakacı Ali muradına eremez. Ancak onun ölümünün ardından Kurugöllü Âşık Mehmet ŞAHİN yazdığı ve “Hediyesi 25 Kuruştur” deyip, köy, kasaba ve şehirleri dolaşarak sattığı “Ali’nin Trafik Kazası Ölüm Destanı” dilden dile söylendi durdu. Ali’nin ölümünün ardından yakılan bu ağıt destan olup, kulaktan kulağa, nesilden nesile ulaştı. Türkü olup gönüllerde taht kurdu. Ve Ali’yi ölümsüzleştirdi:

ALİ ERDEMİR’in ÖLÜM DESTANI

Devrildi kamyon, kırıldı kolum,
Yaşım onsekizdir, lâyık mı ölüm?
Gelin arkadaşlar, halimi görün,
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.
     
Bana sebep olan İstanbul yolu,
Duyarsa pederim kırılır beli,
Söylemeyin anama, olmasın deli,
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.

Söyleyin babama, cenazemi götürsün,
Bir tek gece konağında yatırsın,
Nişanlımı baş ucuma getirsin,
Al kanların ılgıt ılgıt geliyor.
     
Gurbetteyim öldüğümü bilen yok,
Geride kanlarımı silen yok,
Doktor, Savcı hüviyetimi bilen yok,
Alkanların ılgıt ılgıt geliyor.

Kaldırmayın bayrağımı karalı,
Iğratmayın, her tarafım yaralı,
Murad mı aldım ben dünyaya geleli?
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.
     
Gitme dedin babam, tutmadım sözün,
Gurbette ölüyorum, açıktır gözüm,
Mucur nüfusundan künyemi silin,
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.

Matemimi tuttu kazası, köyü,
Cenazeme geldi yoksulu beyi,
Allaha ısmarladık Kurugöl Köyü,
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.
    
Azapderesi’ne o gece yettim,
Samanlı Yayla’da yarmıya gittim,
Bir gece kamyonun altında yattım,
Al kanlaın ılgıt ılgıt geliyor.

Âşık Mehmet duymuş destanımı yazar,
Babam, annem tatlı canından bezer,
Kurugöl düzüne ettiler mezar,
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor.
     Sözün Özü: Türkü olmuş ve unutulmazlar arasında yer almış bu destanın, Türk Halk Edebiyatına ilginç bir örnek olarak gireceğine inandığım için huzurlarınıza getirip, gündeme taşıdım.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  19 Ağustos 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

CEHALET


      İnsan hayatında insana dayanak yani destek olan iki önemli unsur var: Birisi ilim, diğeri de maddiyat, yani para... Bu ifademin daha net algılanması ve anlaşılabilmesi için konuya tersinden bakarak yaklaşacak olursak; insanı ve insanlığı mahveden iki şey bütün çıplaklığıyla dimdik ortada, aşikâr..! Bunlardan birisi CEHALET, diğeri YOKSULLUK... Yoksulluğun yok edilmesi için çalışmak, çok çalışmak; plânlı-programlı çalışmak ve hele-hele ilmi esas alarak mantıklı çalışmak kural olmalıdır. Ancak bu yolla somut sonuca ulaşılır kanaatindeyim... Aksini savunmak ilmi inkâr etmek olur, ki bu düpedüz cehalettir...
      Cine-periye, şeytana inanmak ve tapmak; nazar değme inancını kabullenip eşek b....dan muskayı boynuna takıp kerameti b...tan beklemek; çaput-bez ve özellikle de tuvalet kağıtlarına ‘dilek ve temenniler’ yazıp ağaçların dallarına asmak; üfürükçü ve falcılardan medet ummak; kısacası bu masalların maskarası olmak, içinde bulunduğumuz milenyum çağında bana göre cehalettir ve mantıksız örneklerdir. Bütün bu çirkinliklere ve kusurlara hoş görüyle bakıp yaklaşmak da daha açık ve net deyişle toplumsal yanlış ve katmerli CEHALETTİR !..
      İşin aslına bakıldığında, CEHALET toplumumuzda aşama kaydetmiş ve bir kültür düzeyi oluşturmuştur... Cehalet -tıpkı- bir virüs gibi aileden başlayıp, yaygınlaşarak tüm topluma bulaşmıştır. Misâl mi istiyorsunuz? Yalanın ve yanlışın hoş görülmesi, hatalı kişilerin uyarılmamaları, duyarsızlığın normal davranış biçimi sayılıp toplumsal tepki verilmemesi, cehaletin temelini teşkil etmiyor mu? Son günlerin gündemi ‘KÜRESEL ISINMA’ her ne kadar ‘DÜNYA’nın sorunu gibi görünse de; kıyametin kopmasına adım-adım yaklaşılması, ekolojik dengenin ve evrensel düzenin bozulması, yokluklar-kıtlıklar yaşanması, tabiatın hunharca katledilmesi, anız ve ormanların halen yakılıyor olması, israf edilen suların yerin derinliklerine çekilmesine zemin hazırlanması, toplumsal cehaletimizi kanıtlayan en çarpıcı örnekler değil midir?
      Her işin başı EĞİTİM ve şarttır diyoruz !.. Eğitim önce aileden başlar. Öyleyse herkes önce kendi kapısının önünü süpürmeli, ki ancak kapısı pis olan komşusunu eleştirme hakkını kendinde görebilsin...Herkes önce kendi nefsinin, kendi vicdanının muhasebesini yapıp kendini sorgulayıp, yargılayıp denetlesin ki, karşısındakinden daha mükemmelini isteme ve bekleme hakkını kendinde görebilsin... Bir dost bana “Seni onurlandıran en önemli özelliğin nedir? diye sormuştu: Ben de “İnsanlara, hürmet ve hizmet etmek için yaratılmışım” cevabını verdim. Çünkü “incinsen de incitme” felsefesini ilke edinenlerin başkaca ‘istisnası’ olamaz... Zira Mevlâna da “CAHİL KİMSENİN YANINDA KİTAP GİBİ SESSİZ OL !”diyor.   Yeri gelmişken yöremiz diliyle demem gerekirse: “Süsünüyün köküne sumsuğu kodum mu oturtur; alimallah, yere iki seksen uzatır, boyuyun ölçüsünü alırım!” denilmesi de en büyük cehalettir. Sonuç: Cahil cüreti !
      Çok geniş biçimde ele alınması gereken ‘CEHALET’ konusunu zaman-zaman irdelemek, incelemek, gündeme taşımak bir köşe yazarı olarak görevimdir. Bakınız bu hususta Tahir Olgun üstadımız ne diyor dizelerinde: “A çocuk kalmışsın ilimde sıska/ Ne ilâç kâr eder sana, ne muska !”
      Sözün özü: İlmi esas alan aydın toplumlarda cehalet reddedilir... Cehaletin şimşirine ve cafcaflı kürklüsüne ‘cahil’ denir ve bence böyleleri yaşayan ölü fosildir. Daha çarpık olanı, acemi elindeki davul gibi kulağımıza ve kafamıza hoş gelmeyen cırtlak ve   ritimsiz sesler çıkarırlar. Üstelik bunu marifet sanırlar veya sayarlar ! Zaten âlim ölse de yaşar. Aşık Veysel kendini yırtarcasına “Yeter gayri yumma gözün kör gibi” derken, verdiği mesajı algılamayanlaradır sözüm. Yine toprağımızın bağrından çıkarak tüm medenî âleme ışık olmuş hemşehrimiz Şeyh Edebalî Osman Bey’e öğüdünde “üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene” diyor.
      Bütün bu anlattıklarımdan sonra yine de bu yazımın sonunu istediğim şekilde bağlayıp son noktayı koyamadım. Gönlümden dökülen ve arzu ettiğim mesajımı bir türlü sunamadım. Lütfen cehaletimi bağışlayın efendim .
     Hoşça kalınız.

                                                                                                            
DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com Buyurunuz, bekliyorum efendim.
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  23 Temmuz 2013, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KİMİ SEÇELİM?


      Bazı sözcüklerin sözlük (TDK) tanımlarını vererek bilgilerinizi tazeledikten sonra; tanık olduğum bir hususun daha iyi anlaşılmasını istiyorum:
     İnsan: Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı.
    Adam: İyi huylu güvenilir kimse. (Değişik anlamlarda kullanılır. Bu yazı için bize bu kısmı gerekli)
    Herif: Güven vermeyen, aşağı görülen bayağı kimse.
    Takoz: 1. Bir eşyanın altına kıpırdamadan dik durması için yerleştirilen ağaç kama. 2. Bir taşıtın kaymaması, kımıldamaması için tekerlekleri altına yerleştirilen tahta, plastik vb. engel. 3. Kaba saba insan. (Başka anlamları varsa da bize bu kadarı lâzım)
     Piyon: Bir çıkar sağlamak için yararlanılan, istenildiği gibi kolayca kullanılabilen kimse.
     Şimdi anlatacağım ve aktaracağım asıl konuya dikkatinizi çekerim:
     “Ben topluma hizmet etmek için yaratılmışım!” diyen birileri hakkında zaman-zaman medyada yazılar ve haberler çıkar. Haber kıtlığı çeken ‘kopyala-yapıştır’cı yerel basın için bunların demeçleri ve mesajları ‘ilâhî buyruk hükmünde’ olup, çok önemlidir. Sözüm meclisten dışarı, üstadın(!) “incir çekirdeğini doldurmayan” ‘ıvır-zıvır’ içerikli demeçleri (kandil, bayram gibi ve sair tebrikleri bile), el broşürü büyüklüğündeki tüm gazetelerin baş sayfalarında manşet olur. Böylece medyatik muhteremler gündemden düşmezler. Bunların aleyhlerindeki yazıları, taraftarların ‘dedikodu’ ve ‘kıskançlık’ şeklinde yorumlamaları normal. Bazı sağduyulu, vicdanı hür köşe yazarlarımız da “ateş olmayan yerde duman çıkmaz” derler, şaibeli olayın üstüne balıklama atlarlar. Sonuç: Atılan manşette veya köşe yazısında adı geçenlerle birlikte, işin bir ucu da bürokratlara dokunuyorsa; olay enine-boyuna araştırılmaz, üstüne gidilmez. Böylece ‘güncel gündem’ ‘lâf-ı gûzaf’ olarak havada kalır. Kulaktan kulağa dalga-dalga yayılan yolsuzluk ustalıkla sükût ettirilip, gündemden düşer.
      Zira ‘mâlûm’lar, melek kadar ‘masum’ görüntüleriyle yine öndeki protokol masalarına kurulur; çevreye gül kokulu gülücükler dağıtırlar. Üstüne sünger çektirdikleri şaibenin unutulduğunu düşleyip, avunurlar.
     Sonrasında onları yine siyaset sahnesinde nutuk atarken, assolist olarak ‘memleket havaları’ söylerken, gerdan kırıp göbek atarak ‘şıkıdım-şıkıdım’oynarken görürüz. ‘Sütten çıkmış ak kaşık’tır zaat-ı şahaneleri. Alınları ak, başları dik. Vay be! Analar ne aslanlar doğuruyormuş?
      Bir derneğin sosyal etkinlik toplantısındayız: İki gönül dostunun aralarındaki şu muhabbeti-yeri geldi- şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:     
     - “Televizyonlara çok çıkan şu (herif!) sence nasıl birisi?”
     - “Galiba bu seçimde aday olacakmış! Boynundaki kırmızı yularına (kravatını kastediyor) kulak asma. Kalıbı, duruşu büyük adam heykeli gibi, amma içi boş. Anlarsın ya!”
     - “Nerde, ne zaman bir seçim olsa, her taşın altından çıkıyor. Her seçimde, her bölgede aday adayı oluyor. Boyunun ölçüsünü öğrenemedi mi dersiniz?”
      -“Yıkılan pehlivan güreşe doymazmış. Onun maksadı kazanmak değil. Gündemde kalmak. dernekler vasıtasıyla propagandasını yapıp, seçim bahanesiyle partiye bağışta bulunup, ben de sizlerdenim yandaşlığını ispatlamak.”      
     Kürsüde, hem takdimci-sunucu olarak, hem de yönetimin en büyük başı sıfatıyla birileri her telden konuşuyor: ‘Ben olmazsam memleketin işleri yatar, benden sonrası tufan!’ havası estirince; toplantıya misafir olarak katılan bir Hacı “Allah’tan kork, yeter!” dedi. ‘Yarası olan gocunur’muş. Alınganlık gösterdiği belli oldu. Dayandığı ‘takozlardan güç alan yönetim başı -nev’î şahsına münhasır- bir çalımla kükredi;
//Suskunluğum asaletimdendir,
Her lâfa verilecek bir cevabım var.
Lâkin bir lafa bakarım lâf mı diye.
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.// Mevlâna’dan ezberlediği deyişle, babası yaşındaki davetli
misafiri aşağılayıp, şirret avratlar gibi lâf sokuşturdu.
     Üstü kapalı gidip-gelen alengirli mesajları çözen ‘akîl bir ihvan’ “Allah doğruları bilicidir!” derken; gözünü kırparak misafir Hacı’yı uyarır ve yavaşça: “Üstüne bulaştırma bu cambaz herifi! Birilerinin çantasını taşıya-taşıya buralara geldi.” der.
      Sözün özü: Yed-î eminindeki emanetleri çar-çur edip, sorumsuzca bol kepçe dağıtanlar; el kesesinden cömertçe ‘ağa’lık mı yaptılar, bilemem. “İçinde nesi var? Sultanahmet’te dilendi, Ayasofya’da dağıtıyor.” diyenler, haklı da olabilirler. Elimde güçlü deliller olmadığı için kendime Sen de ‘Allah’tan kork! Su-î zan’da bulunma’ diyorum.
      Sivil Toplum Örgütlerinde ve sosyal amaçlı çok önemli proje ve aktivitelerde görev alanlar! Bu milletin emanetini israf derecesinde ‘har vurup-harman savurursanız’;‘rûz-î mahşer’de hesap vereceğiniz ‘Mahkeme-y-î Kübra’ var, biliyor musunuz?
      Mevlâna’nın mesnevisindeki hikmetli sözleri ‘spiker’ donanımıyla okuyanlara; Sırat köprüsünden geçerken, Zebanî Hazretleri yeşil ışık yakarak, (HGS) hızlı geçiş sistemli transit kolaylığı mı yapıyor? Mevlâna’nın “ya göründüğün gibi ol; ya da olduğun gibi görün” sözünden ne anlıyorsun?          
     Velhasıl, ‘Piyon’ atak ve atik hareketle hamle yapıp ‘Şah’ı mat edebilir... Ancak oyunda hile yapanlar, ‘hakem (seçmen) kararıyla’ hükmen (mars) olur, yenik sayılır, şampiyon olamaz. Bilmem anlatabildim mi?   
       Hoşça kalınız.

DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com Buyurunuz, bekliyorum efendim.
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  17 Haziran 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

SİYASİ YAZI YAZMAK SİYASET YAPMAKTAN ZOR!


   Bazı gönül dostları: “Senin siyasi kişiliğin, siyasi kimliğin yok mu? Meydanlar yavaş-yavaş ısınıyor. Bildiklerini ortaya koy:” diyorlarsa da, yine de sevmiyorum-sevemiyorum şu siyasi yazıları yazmayı... Elbette benim de siyasi görüşüm, tarafı olduğum ‘siyasi’ anlayışımın temsilcisi, oy verdiğim bir partim var. Fakat ‘eğitim-kültür’ içerikli yazılar yazan köşe yazarı olarak ‘tarafsız’ ya da ‘kararsız’ görüntüsü vererek herkese objektif yaklaşmak zorunda olduğumu sanıyorum. Zira beni güncel siyasî yazılar yazmaya teşvik eden okurlarıma da hak vermiyor değilim. Zaman-zaman çizgimin dışına çıkıp görüş beyan etsem ne kaybederim?
    İçeriğinde hep muhabbet, eğitim ve kültür olan yazılar yazdım. Fikirlerim beğenilse de-beğenilmese de okurlarım 45 yıllık yazı hayatımda beni böyle tanıdı, bu görüşlerimle beni hep böyle değerlendirdi. Ne yalan söyleyim; siyasî, bir başka deyişle ‘politik’ yazı yazmak, her halde politika yapmaktan daha zor geldi bana. Bu nedenle siyasî yazı yazmayı sevemedim. Çünkü -tabir caizse- “davul benim omuzumda, tokmak taraftarı göründüğüm parti adayının elinde olacak” kanaatini taşıyordum. Siyasete destursuz daldığım an, istemesem de ‘kara’yı ‘ak’ görerek, yalanı ve yanlışı, belki de vicdanen müsterih olmadığım tabloların cazibesini savunabilirdim…    
     Damat Ferit Paşa’nın ya da bir başka ünlünün; meselâ yakın tarihte ‘birkaç kere gitmiş gelmiş’ Süleyman Demirel’in iktidar olduğu döneme ilişkin ‘kimi lehte, kimi aleyhte’ binlerce yazı var arşivlerde... Bu gün bu yazıları kaç kişi açıp yeniden okuyor dersiniz? Keza devrini tamamlamış, gündemden düşmüş, günü birlik siyasetçiyi veya onun siyasî ilkelerini ön plana çıkaran yazı yazsam, kime ne yararı dokunur ya da ülkem bundan ne kazanır? Bu havanda su çalkalamaya benzer. Yağı çıkmaz, yoğurdu olmaz… Cumhuriyet tarihimizdeki partiler yelpazesine, dahası günümüzde faaliyet gösteren siyasi partilere baktığımızda bir alay parti var. Bunların bile pek çoğu barajın altında kalan ya da solda sıfır oy alan ‘teferruat ve küsûrat’ tabela partileri değil mi?     
     Yeri gelmişken bir anekdotu sizlerle paylaşmamın doğru davranış olacağını sanıyorum: Geçtiğimiz yerel seçimlerde, aynı partinin aday adaylarının bilinmeyen ilginç taraflarını değerlendiren bir yazı dizisi hazırlamıştım. Aklımca, listeye giremeyecekleri ilklere aldım ve birinci kişiye ilişkin röportajı yayımladım. Posta kutuma ertesi günü gelen isimsiz bir mektupta özetle şöyle deniliyordu: “Röportajını yaptığın kişi, hırsız, namussuz, şerefsizin birisi... Bu yönlerini de araştırıp yazman gerekirdi. Böyle birisiyle röportaj yaptığın için, sen de aynısın.” Buyurun bakalım! Benim yerimde siz olsanız; “öyle gizli-gizli, minder dışında ‘kaypak’ perdah yapma… İsmini yazmaktan çekinen kalleş herif! Erkeksen çık ortaya, kozlarımızı meydanda paylaşalım! ” demez misiniz?
     Aldığım bu çirkin tepkiden sonra, konuya tersinden bakacak olursak; bu güne kadar yazdıklarımdan hep övgü, tebrik ve teşekkür aldım. Ne yalan söyleyim kendimle gurur duydum ve mutlu oldum. Gel gör ki, işin bir ucu siyasilere dokundu mu zaat-ı şahanelerine yazı beğendirmek, ‘deveye hendek atlatmaktan’ daha zor…
      Gönül ve oy verdiğin partinin adaylarının ve yönetimdeki temsilcilerinin seni kolay ve ucuz lokma sanması; fanatik partililerin de “o bizim adam!” diyerek, seni ‘kiralanmış kâtip’ sayması, partilere yakınlaşmayı değil; bana bu ortamdan uzak durmayı tercih ettirdi.
Özellikle akîl adamların meydanları boş bırakıp -nev-î şahıslarına münhasır kurallarla- kendilerini şartlandırıp, içine kapanmaları hiç de doğru değilmiş. Meydanlara çıkıp doğruları gümbür-gümbür konuşmalılarmış. Ben bunu bu yaşıma gelince öğrendim. Biraz geç öğrendim, ama siz varın erken öğrenin…
     Çünkü sizin beğenip onayladığınız, alkışlarla yücelttiğiniz, omuzlarınızda taşıyıp, başınıza taç yapıp ‘taht’a oturttuğunuz kişilerin sizlerden farklı birileri olmadıkları halde; sizlere tepeden baktıklarını, işiniz düştüğünde yüzünüze bile bakmadıklarını ‘eninde-sonunda’ sizler de anlayacaksınız.
     Siyasi yazılar yazarak doğruları savunmak, sanırım ancak yazanı bağlayıcı kılıyor. Vicdanını kiraya vermiş, bir paket ucuz ıvır-zıvıra geleceğini ipotek ettirmiş insanları (seçmenleri) nasıl inandırabilir siniz? Masal, maval ve niyet okuyucularının tuzağına düşen böylelerine “Allah ıslah etsin!” demek bile anlamsız!
       Sözün özü: Farkında mısınız milletvekili sayımız Cumhuriyetimizin kuruluş döneminde 5’ler de iken, bu günkü hükümet zamanında 2’ye düştü! Dünden bu güne Kırşehir’de artan ne var? Sanki çılgın proje mi gerçekleştirmişler? Eskimiş, köhneleşmiş, çağ dışı kalmış birkaç tane kurum binalarını yıkıp, yenisini yapmaya siz hizmet mi diyorsunuz?!
     İlgisizlikten göç veren, geri bıraktırılmış, sahipsiz beldenin seçmenleri olarak önce kendi vicdanına hesap sormalısın. Sonra da seçtiklerinden hesap sormuyorsan; bunun hesabını torunların sana mutlaka soracaktır, eminim.   
       Hoşça kalınız.   


DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com Buyurunuz, bekliyorum efendim.
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com






(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Mayıs 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ERDEMLİ OLMAK


Bir felsefe terimi olan ‘Erdem’in tanımı sözlüklerde (TDK) şöyle: “1. Ahlâkın övdüğü iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk gibi niteliklerin genel adı, fazilet. 2. İnsanın ruhî olgunluğu.”
     Demek ki ‘erdemli olmak’ da insanın ancak bu tanımlarda ifadesini bulan bilgilerden haberdar olması ve bu kuralları kendi yaşam tarzında ilke edinerek, doğru davranış alışkanlığı göstermesidir.
     Girizgâhı kısa tutup, Cumhuriyetimizin vefakâr, fedakâr, idealist ilkelerle donanımlı ilk öğretmenlerinden Eyüp Efendi’den alıntı bir ‘anı-anekdot’la konumuzu bütünleştirmek istiyorum. İşte size bir “Çarıklı Erkân’ hikâyesi… Efendim, inanın bana ‘ayniyle vakilerdendir’ diyor kaynak kişi.” Buyurunuz birlikte yarenlik tadında okuyalım:
                                                           KÖYLÜNÜN FENDİ ÖĞRETMENİ YENDİ!
     Öğrencinin tamamında bit çıktı. Öğretmen en büyük bitin sahibini evine yolladı: “Git anan seni bir güzel yusun, çamaşırlarını da kaynatsın, yarın gel” dedi.
      Az sonra ana-kız el ele sınıfa daldılar. Kızın anası öğretmenin soyunu-sülâlesini bir-bir sayıp sıraladı. Anasının o çevrede nasıl anıldığını da adı adına söylemeyi de unutmadı. Kızını sınıftaki yerine oturttu ve yüksek sesle:
     “Muallim* efendi, muallim efendi! Muallim Mektebi’nin yollarını boşa çiğnemişsin. Sana öğretmediler mi Hıdırellez’den evvel uşah* yıkanmaz… Satlıcan*olur. ‘Pire itte, bit yiğitte bulunur’ ayıp mı?” deyip, çekip gitti.
     Meğer kadının kocası da öğretmenden hazlanmazmış.* Güya öğretmen her gördüğü yerde bazı önerilerde ve yol göstermelerde bulunarak vaaz-ı nasihat edip, adamı cahil görüp, taciz edermiş.
     Koskoca okulda bunun kızının bitli sayılması bardağı taşıran son damla olur. Adam sağda-solda: “Bende onu arkasına bakıtı bakıtı şu şââr (şehir) gediğinden aşırıp bu köyden sürdürmezsem aha şu bıyıklar g…tüme gitsin” diyesiymiş. Vebâli bu kısmını bize diyenlerin boynuna, çünkü biz adamın ağzından böyle bir lâf duymadık…
     Her neyse adam ilçeye uğradığında Kaymakama epey bir şeyler sayıp döker. Kaymakam da ‘gördüğü lüzum üzerine’ köye bir müfettiş yollar. Müfettiş de gelir gelmez adamın ifadesine başvurur. Fakat adam bu kez söylediklerini inkâr eder. Adının kullanılmış olabileceğini söyleyip çark eder. Öğretmeni akla hayale gelmeyecek şekilde över: “Ben şahsen muallim efendiden çok memnunum. Bütün köy şikayetçi olsa ben yine olmam. Neden dirsen; benim sarı ineğin sütü kesildiydi, bir muska yazdı boynuna bağladım, gürül-gürül süt geldi. Geçenlerde bizim yatalak gocagarı’ya da (anası) bir muska daha yazdı. Babayın, anayın, gocagarı utanmasa ere* gidecek. Öyle bir can geldi. Daha ne diyim. Bir başkadır bizim muallim efendi.” diyerek, sayıp döker.
     Cumhuriyetin bekçisi müfettiş bey, “demek böyle işleri de var bu muallimin” der ve döşenir raporu. Haftaya kalmaz, bizim ‘erdemli muallim efendi’ (şââr) şehir gediğinden ardına bakaa-bakaa kaybolur gider.
     Muallimin arkasından ağıt yakan tek kişi de yine bizim bu adam… Neymiş efendim: “Heç bir kötü kastı yokmuş da bunları sırf onu met etmek için düzmüş de… Ah keşke o dilleri kopaymış da bu hallar başına gelmeyeymiş.” diyerek, rol yapıp akıttığı timsah gözyaşlarıyla kendini de helâk etti vesselâm…
*Fend: Düzen, hile, entrika, ustalık, kurnazlık
*Muallim: Öğretmen
*Uşah: Çocuk
*Hazlanmamak: Hoşlanmamak.
*Satlıcan: Zatürrie hastalığı
*Ere gitmek: Evlenerek kocaya gitmek.
      Sözün özü: Yukarıda anlattıklarım, günümüzde, eğitimdeki taşımalı sistemin ve ‘Bölge Merkezli Eğitim’in haklılığını kanıtlayan sanırım en akılcı örnektir. Demek ki kapanan, tek eğitmenli, tek öğretmenli köy okullarının mazi oluşuna sevinmek, çağ atlamakmış… Mahrumiyet bölgelerinde gece-gündüz demeden ‘erdemli olmak’ adına cehaletle mücadele ederken, icabında şehit düşen kahraman öğretmenlerimizin anıtlarını dikmek, vefa borcu olarak az bile…
     Bu kadar lâftan sonra özetlersem: ‘Erdemli olmak’ kendini bilenlerin, kendini bilmeyen cahillere (hadlerini), doğru davranış ilkelerini ‘yerinde ve zamanında’-alınlarının şakına vurarak- bildirmesidir.
     Hoşça kalınız.

DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Buyurunuz, bekliyorum efendim. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  08 Mayıs 2013, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

SABIR


     Aşağıdaki iki anekdotu dikkat, rikkat ve sabırla okuyup, mantık süzgecinden de geçirirseniz; haklılığımı anlayacak, vermeye çalıştığım mesajın evrenselliğine tanıklık edeceksiniz, eminim…
                                                           
                                                              EMMİ NERELİSİN?
     Kırşehir yöresinde çok kullanılan ve deyim olmuş bu anekdotu yarenlik tadında ve tavında sizlerle paylaşmak istiyorum. “Elçiye zevâl olmaz”, aldığım gibi satıyorum (naklediyorum).
     Adamın birisi kumaş satan bir manifaturacı dükkânına girmiş. Mevsim kışmış. Dükkân sahibi önündeki mangalda ısınıyormuş. Ateş de oldukça küllenmiş, yani sönmek üzereymiş. Müşteri mal sahibine hoş görünmek ve bir hizmet yapmak maksadıyla eğilmiş, mangaldaki ateşin korlarını çoğaltmak için kuvvetlice üflemiş. Küller dükkânın her tarafına dağılmış. Mallarının zarar görmesine canı sıkılan dükkân sahibi patavatsız müşterinin yüzüne gayet sert bir şekilde bakarak:
     “Emmi nerelisin?” diye sormuş.
     Küllerin kumaşların üstüne uçuşmasına ve tezgâhtaki pırtıları* kirletmesine çok üzülen müşteri dükkân sahibine: “Emmin eşşek olduktan sonra, nereli olursa olsun!” diyerek başını önüne eğmiş.
     (Bu kıssa, öykü: anonim) (*Pırtı): Manifatura, kumaş.
                                                        
                                                           APTAL! HER KUŞUN ETİ YENMEZ…     
     Anlatacağım bu anekdot, genç, dinç, bekâr ve de yakışıklı olduğum günlerimle ilgilidir… Yaz aylarındaki bir pazar tatili günüydü. Serin, sakin, havalı, nezih bir yerde dinlenmek, vakit geçirmek için Belediye Otobüsüne atladım ve Çankaya Köşküne doğru yola koyuldum. Günümüzde neredeyse üstünde kuşların uçmasına bile izin verilmeyen köşkün bahçesi, 1960’lı yıllarda hafta sonları halka açık olur, piknik de yapılırdı. Bu zorunlu açıklamayı yaptıktan sonra şimdi anlatacağım konuya dikkatinizi çekerim.
      Otobüsün arka tarafındaki sahanlık denilen bölümde ayakta yolculuk ediyorum. Öğle sıralarıydı, Kavaklıdere çöküğüne (çukuruna) gelen otobüste fazla yolcu da yoktu. Sahanlık kısmında benden başka 30 yaşlarında güzeller güzeli bir bayan, (ala-bula) boyalı giysisinden inşaat (dekorasyon) boya ve badanacısı olduğu anlaşılan yolcu ile birkaç kişi daha var. Bayan sıcaktan bunalmış olmalı; ki, üst tarafındaki kısa kollu japone giysisini çıkarıp kolunun üstüne attı. Omuzlarına iplikle bağlanmış askılı dekolte elbisenin arkası neredeyse beline kadar açıktı. Önden bakılınca, yarısı dışarı fırlamış göğüslerini ‘gere-gere’ sanki kamuya mal (servet) beyanında bulunuyordu. Diğer elindeki yelpazeyle de yanaklarına serin hava veriyordu.
     Faltaşı gibi açılan gözümdeki siyah gözlüğümün altında; balık etindeki bu beyaz tenli yarı çıplak dilberi ‘ciğer görmüş hırsız kedi gibi’ dikiz etmemem için kör olmam gerekirdi. Arka köşeye yaslanıp, piyasa yapan fıstık-î yeşil gözlü yosmaya kerhen kilitlendim. Baktım! Donmuş adam heykeli gibi, bir müddet öylece bakakaldım. Bu arada yanımdaki inşaat boyacısı (amele) kadının tutunduğu direğe yapıştı. Kolunu yavaş-yavaş kadının koluna sürmeye ve otobüs sallandıkça da kadının tombul koluna-fırça çekercesine-sürtünmeye başladı. Aklınca perdah (kur) yapıyordu. Kadın elindeki eşyalarını sol kolunun üstüne attı. Tutunduğu direkten kendini emniyete aldıktan sonra; yaratana sığınıp var gücüyle badanacının suratında tokatı (şaplağı) şaklatırken: “Aptal! Her kuşun eti yenmez!” diyerek, avazı çıktığı kadar bağırdı.
     Otobüs durdu, trafik karıştı, polis ekip otosunun sireni çalarken tecavüzcü çapkın boyacı kaçacak ve girecek delik aradı. Beni sorarsanız, “Hacı Bektaş-ı Velî Hazretlerinin ‘eline, beline, diline sahip ol!’ felsefesini ilke edin”, diyen büyüklerimin tavsiyelerine ‘sadık kalıp-kalmama ikilemi içindeki nefsimle’ o anda mücadele ve müzakere halindeydim. Siyah gözlüğümün desteği ve anlık sabrımın dirayetiyle, şeytanî duygularımı hadım ederek beynime hapsettiğim için ‘yıkılmadım-ayaktayım’ çok şükür.
     Sözün özü: Okumamış (ümmî) de olsa, Anadolu’da bazı insanlar ‘âlim’ değil; ama ‘ârif’ olarak saygınlık görmüşlerdir. Örneğin: Tüm ömrünü Mucur-Kurugöl’de geçiren dedem Ali Çavuş, hemhal olduğu öz kültürüyle pekiştirip-yoğurduğu deneyimlerini-tıpkı- altın tabakta sunarcasına gençlere aktarırdı. İlimde eksiğini telafi edenler, dedemi Türkmen kocası ‘bilge kişi’ mertebesinde önemserlerdi. Dedem öleli 60 yılı geçti, ama anlattıkları ve aktardıkları ‘faydalı ilim' olarak yörede halen konuşulur.          
     Evliyâ olmak, âlim olmak, ârif olmak her babayiğite kısmet olmuyor. Bu meşakkatli yolda ‘sabırla gidilmedikçe’ hiçbir hedefe varılmıyor… Ben evliyâ, âlim veya ârif değilim, ama başarıya sabırla pekiştirdiğim azimle eriştim. Çünkü: ‘sabrın sonundadır başarı ve selamet’ diyerek, yazımı noktalıyorum.
     Hoşça kalınız.


DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com Buyurunuz, bekliyorum efendim.
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  24 Nisan 2013, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   24 Nisan 2013, Çarşamba   Saat:13:44)

VEDAT FİDANBOY


                                                               VEDAT FİDANBOY’un
                                                    “Küçük Dünyamdaki Büyük Aşklarım”
                                                         Kitabı Hakkında Düşüncelerim

     Sevgili hemşerim, değerli dostum şair Vedat Fidanboy’un “Kültür Ajans Tanıtım ve Organizasyon” yayınları arasında Ocak 2013’de çıkan henüz dumanı üstünde son kitabı “Küçük Dünyamdaki Büyük Aşklarım”ı bir çırpıda okudum. Tüm gönül dünyamdaki duygu ve düşüncelerimle başka bir âlemde buldum kendimi. Bazen bir şarkı oldum coştum. Bazen bir sevgili buldum, peşinden koştum. Bazen ‘otur-oturduğun yerde deyip, elimi şakağıma dayadım, atiden-maziye köprü kurup gittim, geldim. Beynimdeki tüm olumsuzluklar, tüm karamsarlıklar bir anda yok oldu, adeta yeniden doğmuş, dünyayı yeniden keşfetmiş gibi oldum. ‘İşte şiir bu demektir…’ deyip, yazmaya başladım. Amma ve lâkin güneşin etkisinde kalan ay gibi sönük kaldığımın farkına vardım.
     Beni etkileyip mest eden “Bir kimse eğer seni benim kadar severse” şiirini örnek alarak sizlerle paylaşıyorum. Ki, yukarıdaki düşüncelerimin haklılığına tanık olmanızı istiyorum:

//Bir kimse eğer seni, benim kadar severse,
Uğramam hiç semtine, başım alıp giderim.
Şiirler yazıp sana, benden güzel överse;
Lânet okur kendime, ona hürmet ederim.
       
Bir kimse eğer seni, benim kadar severse,
Ne seni seven cana, ne sana kin güderim.
Mor mürekkep yerine kan doldurur kaleme;
Sana olan borcumu kanım ile öderim.

Bir kimse eğer seni, benim kadar severse,
Büyük aşklar önünde, her an boyun eğerim.
Saygıda kusur etmem, ayıplasa tüm âlem;
On rakamın içinde sıfır olsa değerim.
       
Bir kimse eğer seni, benim kadar severse,
Cennet yüzü görmeyim, cehennem olsun yerim.
Ancak böyle bir âşık, doğmadı doğmayacak;
Ben var iken dünyada, sana yemin ederim.// Vay be!
   
       Günümüz şairlerinin az kullandığı, şairimizin de ustaca kullandığı aruz vezinli bir başka dörtlüğünde bakınız ne diyor sevgili Fidanboy;
       
          //Tanrım beni sen, gökte değil yerde unuttun,
              Bir çirkini kul etti felek, sense avuttun,
              Hiç yok mu acep, gözlerimin hakkı güzelde?
              Bir çirkine kul etti felek, sense avuttun…//
     
Memleketi Kırşehir’e vefa borcunu da “Kırşehir Güzellemesi” şiiriyle yerine getiriyor:

          //Neyin var derseniz, doğduğun kentte,
            Sönmeyen ateşim harım var benim…
            Beni şair eden Kırşehir gözlü,
            Her an özlediğim yârim var benim…// diyor,

    ...... Şiir devam ediyor ve sonuncu kıta’da;              
       
          //Gezinirim gurbet elde, rüyada,
            Can dayanmaz içimdeki feryada,
            Zenginlerin zenginiyim dünyada,
            Neyim yok ki; Kırşehir’im var benim…// diyerek, övgü sözcüğüyle bitiriyor.
     
      Biliyorsunuz “eğitim ve kültürde marka şehir: Kırşehir” tarihiyle, coğrafî konumuyla ve sair özellikli güzellikleriyle önde gelen ünlü bir il, 17 kıta’da ancak bu kadar mükemmel anlatılır. Bu dizeleri okuyanların, ola ki ‘Kırşehir hakkında başkaca kitap karıştırmamıza gerek kalmadı’ yorumunu duyarsanız, şaşırmayın… Çünkü abartmıyorum! Sevgili Vedat Fidanboy’un onlarca şiiri bestelenmiş, şarkı olup repertuara girmiştir. Basılı eserleri ise, kütüphanelerde ve okurların özel raflarında yerlerini aldı.
     Sözün özü: Üstadım! Bu emek ve özverili, özenli, mütevazî gayretinizle tüm gönüllere girerek, bağdaş kurup oturdunuz. Aruz vezninin hemen her şekliyle, hece vezninin ahenkli dizeleriyle şakıdınız, şah oldunuz, tüm gönül dünyamızı 3-0 yine mars ettiniz... Ölümsüzlük diye işte ben buna derim. Allah sağlık afiyet versin de daha nice üstün başarılara imza attığınızı görmek, ilminizden feyiz alarak mükemmelliği yaşamak bizlere yine kısmet olsun efendim. (Amin)
     Hoşça kalınız.

DAVETİYE: Siz değerli dostlarımı yenilenen Duran ERDOĞAN Kişisel Web Sitemi ziyaret etmeye davet ediyorum. Giriş serbest, ikramlar ücretsizdir. Adresimiz: http://www.duranerdogan.com Buyurunuz, bekliyorum efendim.
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
http://www.duranerdogan.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  29 Mart 2013, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÖY ENSTİTÜSÜ ve ÖĞRETMEN EYÜP EFENDİ


KIRŞEHİR KÖY ENSTİTÜSÜ ve ÖĞRETMEN EYÜP EFENDİ HAKKINDA BİLİNMEYENLER      
        Maarif camiasında adı ‘Ayaklı Kütüphane’ye çıkmış Cumhuriyetimizin ilk öğretmenlerinden merhum Eyüp Efendi ‘Soyadı’ kanunundan önce Mucur’un Kurugöl Köyü’ne atanır. Türk Kültürünü, yöresel kültürü, daha açıkçası Gümüşkümbet’li olması nedeniyle köyü, köylülüğü, köy sosyolojisini iyi bilen, üniversite mezunu, aydın ve donanımlı birisi. Bu isimsiz kahraman öğretmenimizin adı babamın ‘Köy Odası’nda o kadar çok geçerdi ki ‘maharetlerini ve meziyetlerini’ ballandıra-ballandıra anlatan yetiştirdiği öğrencilerinden dinlemekten bıkmazsınız; büyük keyifle eksiğinizi telafi edersiniz. Bu günkü yazımı bu bilinmeze ayırmayı uygun buldum:
        Eyüp Efendi, “Soyadı Kanunu” çıkınca, Kurugöl’lü tüm köylümün ‘soyunu-sopunu’ ve toplumdaki davranış özelliklerini iyi bildiği için; işinde gayretliye “Evgen”, işinde aceleci olmayana “Evmez”, sözüne sadık olana “Dönmez”, Türkmen aşiret geleneğini sürdürene “Öztürk”, muhacir olarak gelenlere “Köksal”, ‘olura-olmaza gülen’ amcama “Güler”, yiğitliğinden, bileğine güçlülüğünden, mertliğinden dolayı babama “Erdoğan”, anamın sülâlesine ve kendisine de “Erdemir” i ‘Soyadı’olarak vermiş. Bu gün onurla kullandığımız soyadlarımızı kütüğe de bu şekilde resmen tescil ettirmiş.
        Dedim ya Eyüp Efendi çok çalışkan, Atatürk ilke ve İnkılaplarını köylülere ve öğrencilere iyi öğreten, eğitimin köyden ve köylüden başlaması gerektiğini hedef gösteren, eğitimin aydın neferi. Kırşehir Köy Enstitüsü’nün, Kayseri-Kırşehir-Ankara karayolu üstündeki düz ovada meskûn Kurugöl’e kurulması için öncülük eder ve -o yıllarda Mucur İlçe Merkezinde bile iki ilkokul varken-imeceyle Kurugöl’e üç tane “Okul” ile bir “Halk Evi” yaptırır. (Bu satırların yazarı olan bendeniz Kurugöl’deki bu üç okulda da okumuş şanslılardanım.)
        Tarihî Kırşehir’imizi il iken ilçe yapan ve büyüklerimin gözyaşıyla Rabb’lerine yazdıkları ‘AH!’
dilekçesi yüce makamda kabûl görüp ömürleri darağacında nihayetlenen DP.Hükûmeti’nin ‘Köy Enstitülerini kapatmasıyla’ Kurugöl’deki okullar da bir müddet ‘Bölge Okulu’ statüsünde eğitime devam edilmiştir. Kırşehir Köy Enstitüsü için Kurugöl’e yapılan bu okullar da tıpkı diğerleri gibi, cehaletten, ilgisizlikten nasibini almışlar; zamana, rüzgâra ve inşaat hırsızlarına karşı direnseler de nihayetinde yenilip, yıkılmışlardır. İkisinin enkazı ibret levhası olarak halen -inatla- ayakta durmaya çalışıyor. Kurucu Müdür Eyüp Bey de bu arada Kayseri Pazarören’deki Öğretmen Okulu’na Müdür Yardımcısı olarak atanmış; Kurugöl’lülerin Kırkpınar dedikleri en güzel mevkiindeki okula tahsis edilen onlarca dekarlık mümbit arazi de köylüye dağıtılmıştır.
       1968-1976 yılları arasında Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı İşletme ve Donatım Genel Müdürlüğünde memur olarak çalışırken; Bakanlıktaki Daire Başkanı bir hemşerimiz bana “Kırşehir’e Köy Enstitüsü kurulmasına ilişkin” bir dosya gösterip, bazı belgeleri okudu. Enstitü için tahsis edilen Kurugöl’deki araziyi sordu. Buraya ülkedeki tüm öğretmenlere dinlenme, eğitim ve seminer amaçlı hizmet verilmesi için bir platform(Sosyal Tesis) yapılmasını makama arz edeceğini söyledi. Sonradan öğrendim ki, projeyi olumlu bulduğunu söyleyen Bakan “Kırşehir’de deniz var mı?” diye sormuş. Söz konusu hizmet, Bakanın kendi seçim bölgesine yapılmış. Eyüp Efendi’nin adı, gayretleri o zaman da gündeme gelmişti.
     Sözün özü: Benim fikri hür, vicdanı hür, imanlı-ihlaslı, sağduyulu yiğit hemşerim! Azıcık duyarlı ol! Tarihini ve hele-hele yakın siyasî tarihini sakın unutma… Sana can-ı gönülden yaklaşıp kucaklayan, seni başına taç yapıp taşıyan, yörene hizmet edenleri-Allah için- takdir ve taltif et.    
     Örnek ve önder, adam gibi adamlar, kolay yetişmiyor! Gerektiğinde cadde ve sokaklara adını ver. Heykelini şehrin tam göbeğine dik. Onlara ölünce değil; yaşarken kıymetlerini anlamalarını hissettir.          
     Mustafa Kemal devrinin ve Cumhuriyetimizin fedakâr, vefakâr ve isimsiz kahramanlarından nesli tükenen ‘Örnek İnsan-İlerici Öğretmen’ Eyüp efendi! Makamın ve mekânın cennet olsun. Nûr içinde rahat uyu…
     Hoşça kalınız.


(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Mart 2013, Cumartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   09 Mart 2013, Cumartesi   Saat:16:22)

TRAFİK KURALLARINA UYMAK


      Yoğun akışlı trafikte ‘zik-zak’ çizerek şerit değiştiren, ortalığı ‘allak-bullak’ edip, ilk kırmızı ışıkta yan-yana gelip buluştuğumuz tehlikeli araç kullanıcılarına -beni duymuyorlar ya- hep şöyle derim: “Bu gidişle, bu sürüşle gebereceksin lan!..” Üçüncü ışıkta mâlûm araç sürücüsü kazayı yaşar ve diğer günahsız vatandaşa da yaşatır. Birkaç gün sonra da Televizyonların Haber Programlarında -mobese kameralarından alınan görüntülerle- ibret sahnesinin ‘tekrar’ını izleriz. Evvelce bu filmi gördüğümüz için tekrarından keyif almayız tabii.
      36 yıllık tecrübeli sürücü olarak, ben daima hatayı kendimde değil, karşı taraftaki sürücüde ararım. Aslında bu hususta yazılacak ve söylenecek çok sözümüz var. Lâfı daha fazla uzatmayalım ve konumuzu da daha fazla dağıtmayalım. Sadede gelip, yarenlik tadındaki iki anekdotla konumuzu bütünleştirelim:
                                                         BEN MÜDÜRÜM MÜDÜR!..
     Daire Müdürüm yeni bir araba almıştı. Acer ve gıcır arabası için, arkadaşlarla billûriyeci’den ‘başını sallayan köpek’ hediye alıp, “ hayırlı olsun” dedik. Benim de ekstradan bir ‘cevşen’ ile ‘Maaşallah’ kıyağım oldu. Müdürümüz bu jestimize karşılık: “Arkadaşlar! Sizlere yarın öğle tatilinde ‘Atatürk Orman Çiftliği’nde, çiftlik ayranı içireceğim. Bir de şehir turu, tarafımdan ücretsiz ikramım olsun” dedi.
     Hazırlandık… Fakat ehliyeti de eski sayılmazdı. Direksiyon tecrübesini de hiç bilmiyoruz.        Müdürümüz şoför koltuğunda, yanında Muavini ve üç memuru arkada besmeleyle yola çıktık.1960’ların boş yollarında, müdürümüz, onlarca kural ihlali yaparak neticede bizlere ‘duble’ çiftlik ayranı ikram etti. Stresten ayranı ‘afiyetle’ içemedik. Ben ‘çömezim’ pek bir şey diyemiyorum, ama arkadaşlarım biraz ‘kıdemli’ oldukları için, ehliyetini aldığı ‘bakkalın’ adresini sormayı ihmal etmediler. Neyse!
     Şimdi dönüş yolundayız… Ne kadar dua biliyorsak kimimiz içimizden, kimimiz de dışımızdan okuyarak işimize geliyoruz. Yine kural ihlalleri, yine hatalar… Netice de bir dolmuş şoförü bizim arabayı adeta çapraza alıp köşeye kilitledi. Minibüsünden inen şoför arabamızı yumruklayıp yüksek sesle: “Sana ehliyet verenin gözü kör olsun! Sen git de muavinlik yap, muavinlik!” dedi. Müdürümüz de camı indirip, biraz kasılarak: “O kadar hevesliysen Muavinliği Sen yap… Ben Müdürüm, Müdür!” diyerek, kendini savundu.   
                                                  TRAFİKLE-İREFİK BENİ BATIRDI!
     Geçimini dolmuşculuk yaparak temin etmek isteyen bir minibüsçünün anısını yeri gelmişken sizlerle paylaşmak istiyorum:
     Kurugöl’ün eski Muhtarı Kâmil Öztürk köyün ‘ağa’ kabul edilen, hatırlı ve varlıklı ailelerindendir. ikinci el bir minibüs satın alarak Kurugöl-Mucur-Kırşehir hattında dolmuşçuluk yapar. Bu arada ‘Refik’ de bu minibüse dolgun maaşla şoför olarak tutulur .
     Kâmil Ağa işin inceliklerini bilmediği için her işi şoföre bırakır. Şoför ihmallik eder, minibüsün periyodik bakımını zamanında yapmaz; trafiğin istediği işlemlerin gerekli belgelerini minibüste bulundurmaz. Derken, Kamil Ağa, arızanın giderilmesi için masraf üstüne masraf edip, trafiğe de ceza üstüne ceza öder. Bütün bunlara şoförün yüksek maaşı da eklenince, sonunda Kâmil Ağa zarar edip, minibüsü satar. “Minibüsü niye sattın?” diyenlere de, diline tespih ettiği ifadeyle;   
     “Sormayın komşular! Trafikle-İrefik bir oldu, beni batırdı!” der.
     Sözün özü: Yarınlardaki tek umudumuz çocuklarımızdır… Karne tatilleri, umutları ve gelecekleri ‘trafik kuralları ihlâlleriyle’ kararmasın…
     Şoför diliyle ve ‘tampon yazısıyla’ yazımı noktalarken dikkatinizi çekerim: Sizleri bekleyen dostlarınız “Geç geldi desinler; geçmiş olsun demesinler!”
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  26 Şubat 2013, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

BEĞENMEYENLERE DE BEĞENDİRİNCEYE KADAR YAZACAĞIM


     Neyimiş efendim?!: “Duran ERDOĞAN eskileri anlattıkça, ‘geriye gidiliyor’muş! Yurdumuzu, yöremizi ‘aşağılayıp, kötülüyor’muş! Çağdaş olunmalı’ymış! ‘Kendi fantezilerini’ yazıyormuş.” Vesaire… Vesaire…
     Hakkımdaki çirkin yazıyı internette gören editörüm araştırmış: Meğer mâlûm Üniversitede o isimde akademisyen yokmuş. Benden de atik davranıp ağzının payını verdi sahtekâra! Konuya vakıf olan Web Sitesi sorumluları hemen “özür dileyip” yazıyı yayından kaldırdılar. Elbette benim de cevabım var kimliğini gizleyen böylesine kişiliksizlere!..      
    Kazak Abdal bu konuda dizelerinde, senin ve senin gibi düşünenler için bakınız ne diyor:
   Ormanda büyüyen adam azgını
   Çarşıda pazarda insan beğenmez
   Medrese kaçkını softa bozgunu
   Selam vermeğe dervişan beğenmez
          Alemi tan eder yanına varsan
          Seni yanıltır bir mesele sorsan
          Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan
          Camiye gelir de erkan beğenmez
Elin kapusunda kul kardaş olan
Burnu sümüklü gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berber dükkânında oğlan beğenmez
   (Diyor ve devam ediyor........)
     Ben de diyorum ki! Karşımızdaki hem yanlışı savunur, hem iyiyi, hem de doğruyu ve hatta kendi kültürünü bilmez; bilenleri de beğenmeyip ‘hödük’lüğünü ve ‘hırt’lığını direne-direne sürdürürse
-tabir caizse- o zaman da ağzının payını verip; söylemesi ayıp, ama koduk mu oturturuz. Yumruk gücümüzle değil; elbette bilim üstünlüğümüzle feleğini şaşırtırız!
        Bir kültür yazarı olduğumu; bir kelimelik kelâmı yazarken bile benim‘kılı kırk yardığımı’ biliyor musun? Sana dünyanın tersine döndüğünü mü kanıtladığımı söylüyorum. Aksine, tersine döndürmeye çalıştığın dünyanı; unutturulmaya çalışılan kimliğini hatırlatarak, kişiliğini, öz kültürünü onurla yaşamanı istiyorum. Ne güzel!
     Söylenenlere inat, belleğimdeki kültürel şu güzelim anekdotu ‘yarenlik tadında ve tavında’ sevgili okurlarımla paylaşmak istiyorum:
                                           SULTAN HANIM ÇOK KIZDILAR BU RÜYAYA…
      Mucur-Kurugöl Köyü’ndeki komşumuzun biricik oğlu 1960’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Okuması-yazması olmayan yetmişlik anasına yazdığı mektupları da genelde ben okur ve anasının ağzından cevaplar yazardım. Yine bir mektubunda oğul şöyle yazıyordu anasına:
     “Ana! Babam rahmetliyi rûyâmda gördüm. Yanıma geldi. Biraz konuştuk. Hasret giderdik. Felçten eser kalmamış. Gençleşmiş. Bastonu bile yoktu elinde” diyerek; gördüğü rüyâyı süslü kelimelerle bir güzel anlatmış. Mektup bitti, komşumuz Sultan Hanım coştu:
    “Ben de burda arımla-namusumla ölmüş herifin yasını tutuyom. Demek ki orda Hurî kızlarıylan gününü gün ettiği yetmiyo, bir de gâvûr garılarıylan buluşup keyif sürüyo.Taa Alamanya’lara oğlanın yanına gidiyo da; şurda yakınca benim yanıma gelmiyo. Ulan ben de burda bir dürzünün rûyasına girip bunun intikamını almam mı senden!?”      
       Sözün özü: Bu kültürü gelecek kuşağa taşıyıp hep birlikte yaşatmak amacımdır. Filânca ya da fişmekânca beğenmiyor diye 45 yıllık yazarlığımızdan mı vazgeçelim? Yazdıklarımı beğenenlere elbette teşekkürden başka bir diyeceğim yok. Fakat şu beğenmeyenler var ya şu beğenmeyenler… Onlara da beğendirinceye kadar ‘Kırşehir Anekdotları’nı yazmaya devam edeceğim.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  04 Şubat 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   04 Şubat 2013, Pazartesi   Saat:10:15)

SİZİNKİLER-BİZİMKİLER


Aile Kurumu Kültürümüzde                                                 
SİZİNKİLER-BİZİMKİLER

     Almanya’da işçi olarak çalışan karı-koca köylümü ve duvar duvara komşumu, topluma ‘faydasız ve zararsız’ sıradan, iyi insanlar olarak tanırım. Kalabalık bir grupla çarşıda alış-veriş ederlerken beni görünce karısı: “Bana iftira etmeye utanmadın mı lan dürzü! Tû senin yüzüne-gözüne!”dedi ve ağzının dolusu tükürüğünü suratıma püskürttü… Kolumun tersiyle yüzümü sildikten sonra “Suçumu da söyle!” dedim. “Dünürüme, o ‘aile’* dostum olur, demişsin. Ben seninle ne zaman yattım-kalktım. Sen benim kırığım* mısın, ulan, adî şerefsiz!?” deyince, dünürü sorunu anlamış olmalı ki hemen atıldı, aramıza girdi. Dünürü “Ben Duran Beyin aileniz hakkındaki o güzel sözleri ve referansı üzerine senin kızını oğluma nişanladım!” deyince, kadın yakamı toplayıp daha da azgınlaştı. Dünürü “Aile Dostu*” kavramını, kadına anlatıncaya kadar akla karayı seçti. Kadın: “Yaaa öyle mi?” dedi. Benden özür bile dilemedi. Orada bulunup, hadiseye tanık olanlarla, kadının öz çocukları bile analarının ‘cehaletine’ çok güldüler. Tüm iyi niyetimin, kötü niyet olarak algılandığını görüp, aşağılanmak çok acı geldi bana. Neyse!   
     Komşularımızdan birisinin öğretmen çıkmış kızı ile öğretmen olmuş bir başka delikanlı yine geçenlerde evlendiler. Kızın akrabaları ‘şişirilmiş’ bir çeyiz senedi doldurup, damada imzalatmak istemişler. Damat imzalamamış. Damadın kardeşi bunun yanlış olduğunu, evlilik birliğindeki “Mal Ortaklığı”nın yasalaştığını anlatmaya çalışmışsa da, başaramamış. Plakasında “Evleniyoruz-Mutluyuz” yazılı ‘Gelin Arabası’nın önünde ve düğün konvoyuna katılan bir alay misafirlerin huzurunda, damatla- kardeşi, gelinin akrabalarından bir güzel meydan dayağı da yemişler .
     Yukarıdaki iki anekdotu “Sizinkiler-Bizimkiler” tartışmasının daha iyi anlaşılır olması için önceden anlattım. Sadede gelerek asıl konuya dönelim. Bakınız, boşanmaya kadar vardırılan kavgada, özetlersek, “Sizinkiler-Bizimkiler” meğer neler demişler, neler:
      “Anası da oğlan doğurdum, diyerek, şuna mı sevinmiş!” “Goca şââr de bula-bula bunu mu buldun, gözel gızların köküne gıran mı girdi?” “El oğlu, el adamı değil mi, güven olmaz!” “O şirretin* birisidir, geçinilmez!” “Anasına bak kızını al dediler de dinlemedim!” “El kızı, el kiridir; boşarsın, gider” “Biz her şeyini verdik” “Nankörler, görgüsüzlermiş” Vesaire… Vesaire…
     Konu-komşu; hısım-akraba; cümle alem, sizlere de n’oluyor Allah aşkına?! “Havalandı, havalandı da ne oldu, sonunda bir İbibik’le* yuvalandı!” diyerek, bu gençleri birbirlerine neden yakıştırmadınız?
     Mutlu ve mükemmel evlilikleri “Sizinkiler-Bizimkiler” tartışması yıkıyor. Boşanmalara sebep oluyor. Aileler, rekabet ve üstünlük anlayışı taslamakla büyük hataya düşüyorlar.
     Atalarımız “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur” derken; yalan mı söylemişler?   Birbirinizin soyunu-sopunu, cinsini-cibilliyetini araştırmanız neyi değiştiriyor? Yaşları neredeyse otuza dayanmış; aynı sınıflarda yıllarca okumuş-yazmışlar, aylarca nişanlı kalmışlar… Sonunda mantık evliliği yapmaya karar vermişler… “Sizinkiler-Bizimkiler” birbirlerinizin daha neyini araştırıyorsunuz? Sorduklarınızdan “İyi ailedir diyenlerin ‘kaçta-kaçı’ riyakârlık etmeyip, size acaba doğruyu söyledi?!    
     Sözün özü: Hayat devam ediyor… Evlenilince, Allah’ın emriyle, eşler artık ‘el oğlu-el kızı’ değil, ‘et-tırnak gibi’ tek vücut olurlar. Annelerine bile göstermedikleri en mahrem yerlerini birbirlerinin görmelerinden hiç rahatsızlık duymazlar. “Sizinkiler-Bizimkiler” tartışması da asla yapılmaz. Çünkü kimse dört-dörtlük değildir.
     Aksi halde bu tartışmaların sonu hüsranla ve boşanmayla noktalanır. Boşananlar, birden fazla evlilik yapmak zorunda kalabilirler. Birden fazla evlilik yapıp “Seninkilerle, Benimkiler bir olmuşlar, Bizimkileri dövüyorlar” dememek için, ‘sevgi ve hoşgörü’yü kural haline getirenler; ilk evliliklerini mutlu ve mükemmelleştiren akılcı yolu seçerler. Anladınız mı?
       Hoşça kalınız.
(*Aile: Yörede aynı zamanda eş, kadın, sevgili anlamında da kullanılır.)
(*Aile dostu: Birbirini hasım ve düşman görmeyen ailelerin dostlukları.)
(*İbibik: Yuvasını kendi bokuyla kokutup, yaşanmaz hale getirip, yuvasını terk eden, gagası yelpaze şeklindeki süslü, yaban kuşu. ‘Hüd-hüd’ veya ‘Çavuş Kuşu’ olarak da bilinir)
(*Kırık: Hovarda erkek)
(*Şirret: Huysuz, geçimsiz)



(Anekdot Eklenme Tarihi:  28 Ocak 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAKA


     Yarenliğin bir diğer adı da yöremizde ‘şaka’dır. Onun içindir ki çok ciddî duruşlu asık suratlı insanlar toplumda pek sevilmezler. Hatta yöremiz insanları, bu tip kişiler için “buzdolabı gibi adam” veya “eli bal, yüzü sirke satıyor” tabirini kullanırlar. Şaka, genelde akranlar arasında ve ‘şakalaşmayı’ sevenler arasında yapılınca, taşlar yerine tam oturmuş olur. Aksi halde, şakalaşmayı seven insanlar arasında yaş ve eğitim farkı olursa; genelde hedef sapar, mesaj yerine oturmaz ve şaka yapana-tabir caizse- ‘cılkını çıkardın ulan!’ denilir. Şakalaşmada vücut dili kullanılarak kabalık ve patavatsızlık yapılması muhtemeldir. Zira, yarenlik ‘işlenen konu ile bütünleştirildiği için’ biraz daha usturupludur.
     Ünlülerin adlarının geçtiği şakalar ve yarenlikler dost meclislerinde iyi rağbet görür. Aşağıda verdiğim iki örnekle konumuzu bütünleştirelim:
             ŞURDA YAKINIMDA SEN VARKEN KENAN EVREN’e Mİ MÜNASİBİM?
     Kırşehir’in ‘Otuzevler Mahallesi’nde oturuyordu kayınbabam merhum. Yetmiş yaşın üstünde olmasına rağmen çok şık giyinir ve oldukça da kibar konuşan Eğitmen eskisiydi. Zaman-zaman kendisi gibi mahalleli yaşlı kadın ve erkekler Filmci Mustafa’nın bahçesindeki üzüm asmalı kamelyada cümbür-cemaat otururlar; burada yapılan yarenliklerin tadı çıkarılır, atılan şen-şakrak kahkahalarla gülmekten de yerlere yatılırdı.
     Yine günlerden bir gündü… O malûm kamelyanın altında toplananlarla, yanında hiç eksik etmediği transistorlu Çanta Radyosu’ndan ajansı dinliyorlardı. Topluluğa sonradan, yalın ayağında naylon terlikle, elinde düşürmediği üç el tesbihi, bastona dayanarak dahil olan mahallenin gözdesi 80’lik Ikbal Hala da gelmişti, ki ekip tamamdı. Ikbal Hala’ya Kayınbabam Bektaş şöyle takılır:
     “Ebe! Az önce haberlerde söylediler. Kenan Evren’in hanımı ölmüş. Kenan Evren’i alırsan, sana cicili-bicili entereler, acer-acer iskarpinler, cizmeler, kürk bile alır. Şimdi tam fırsatı; Kenan Evren’i alsane!” deyince; Ikbal Hala kükrer ve der ki:
     “Şurda yakınca, kendine münasip görmüyon da, beni taa Angara’ya Kenan Evren’e mi gönderiyon? Tanı canını alsıın! Seni göğnümde boşuna geçiriyomuşsum. Bastonu gafanda parçalatma! Soğan erkeği kılıklı herif!”*
*Acer: Yeni
*Tanı: Tanrı.
*Entere: Entari, kadın elbisesi.
*Ebe: Yörede büyükanne, nine anlamında da kullanılır.
* Göğnünde geçirmek: Gönlünden geçirmek, ilgi duymak.
                                                  İSMET PAŞA’dan EMİR VAR !
     Ülkenin çetin şartlar içinde bulunduğu zor günler yaşanmaktadır. İkinci Cihan Harbi’nin dünyayı kasıp kavurduğu günlerde İsmet Paşa vardır iktidarda. Hemen her gün Hükûmet radikal kararlar alıyor; şimdiki gibi teknolojik imkân olmadığı için duyuruları vatandaşa tellâllar iletiyorlar.
     Konu Mucur’un Kurugöl Köyü’nde geçer. Köy Bekçiliği ve aynı zamanda da ‘Tellâl’lık yapan yörede oldukça namlı Bekçi Bekir, bakar ki bir grup yaşlı dul kadın çeşmenin yanındaki söğütün altına pala serip oturmuşlar. Bu durumu gören Bekçi Bekir’in aklına oracıkta hemen bir mûzırlık gelir. Biraz yüksekçe taşın üstüne çıkar ve başlar tellâla:
     “Ey Ahali! Duyduk duymadık demeyin! İsmet Paşa’dan emir vaar! Bundan sonra dul kadınlar ne güneşe oturacaklar, ne de gölgeye…!”
      Yaşlı dul bir kadın saf-saf sorar: “İsmet Paşa da iyicene bunalttı… Neriye oturacaah öleyse?” Bekçi Bekir aklından geçenleri ağzından çıkarır. Der ki:
     “Neriye olacah, Bekçi Bekir’in ......( kucağına)… Oturanlardan ‘öşür-aşar’ almıyacaam!”
      Sözün özü: Nüktedan insanoğlu söyleyemediği kendi fikrini bir ünlünün ağzından dinleyenlere aktarmanın daha cazip olduğunu düşünür. Bu gerekçeyle bir ünlüye atfedilerek yapılan yarenlikler (şaka) o yarenliğin ününü ve kalıcılığını artırır. Mesajı hafızalara daha derin ivme kazandırıp; geniş kitlelere ulaşmasında ünlünün adı etkin rol oynar. Türk Halk Kültüründe bu tür yarenliklere ilişkin pek çok örnekler var. Ama hepsini sıralayıp yazamıyoruz; çünkü bize ayrılan köşe bu günlük bu kadar.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  17 Ocak 2013, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   17 Ocak 2013, Perşembe   Saat:18:07)

YALAN


     Yanımızda, elimizde, dilimizde, cebimizde hiç eksik etmediğimiz; bizimle kaynaşıp-bütünleşmiş, bizimle özdeşleşip, bizimle hemhal olmuş ‘altından da kıymetli’ bir hazineden(!) söz etmek istiyorum: Yalan! Çoğu kez yol arkadaşımız, sırdaşımız, can simidimiz, tek dayanağımız, kurtarıcımız, kurtuluşumuz, umudumuz, güvencemiz, aşkımız, sevgimiz, sevdamız, şartımız, şarkımız-türkümüz olur. Hatta ‘haşâ ve kellâ’ en büyük de odur… ‘Yaşam Kültürümüzdeki baş tacımız’: Yalan!
       ‘Yalan’ konusunda aklıma gelenleri şöyle bir sıraladım da ‘jet hızıyla’ ne yalanlar geldi-neler geçti şu yıllanmış ve yaşlanmış kel kafamın içinden… Bizim Köylü Kadıoğlu “Aşağı Mahallede bir yalan söyledim, Yukarı Mahalleye geldim. Kendi yalanıma kendim de inandım” derken fantezi yapmıyormuş; inanın, bu yalan değil… ‘Yalan’dan kim ölmüş deyip, hem de bazen öyle bir desteksiz atıyoruz ki kâinatı bilmem kaç şiddetindeki depremden de daha fevkalâde sarstığımızın farkında bile olamıyoruz. Hani ‘Maya Takvimi’ne göre 2012’nin Aralık ayında kıyamet kopacaktı. Koptu mu?
     Bu işin sözde uzmanları yalanı ‘sarı-kırmızı-pembe-beyaz ve sair’ renklerle masum ve mazûr gösteredursunlar; yalan hemen her zamanda ve her zeminde ‘muzır’dır. Çünkü “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”mış. Sorun çözülüp, somut sonuca ulaşıldığında; ‘hakikat’ gün ışığı gibi ortaya çıkıp, içinde yaşadığımız medenî alemde, nev-î şahsına münhasır görüntüsüyle şöyle endamlı-endamlı çıplak gezerken; ‘hakikatin’ çepeçevre kuşattığı güzîde güneş karşısında ‘yalan’ buram-buram terleyip erir. Bazen ‘bomba’ olur elimizde patlar. Bazen ‘balyoz’ olur, alnımızın şakında çakar. Bazen ‘zehir’ olur, tüm hayatımızı mahveder. Bazen ‘minare’ boyunda, bazen ‘gökdelen’ kadar yükselip devrilir, altında kalanlara ‘kıyamet’ azabı yaşatır. Ama ne hikmetse meyvesi acı, kendisi yine de tatlıdır’ yalanın… Vay be! Ne kadar marifetli ve maharetli ‘mübarek!’miş şu bizim yalan…
     Yalandan kim ölmüş! At, fırlat gitsin… Bari ‘memleketin gözü bir fırlama’ görsün, deriz gırgır olması için. Demişiz de, bir türkü tutturmuşuz bile: “Aslı yok yaylasında bin koyunum var benim”. Bu da bir şey mi? “O yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan?” Kimi zaman şiir olmuş “//Eşeği saldım çayıra/Ola ya karnın doyura/Gördüğü düşü hayıra/ Yoranın da avradını// demiş Kazak Abdal dizelerinde yalancılara. Zeki Müren söylüyor ‘Sahibinin Sesi’ eski plakta:// “Unuttum” dese dilim;/ Yalaaan/ Yalaaaaan/ Billâhî yalan/ Vallahî yalan// Politika(Siyaset) yalanla, hem de çok büyük yalanla yapılıyor; seçimler yalanla kazanılıyor. Ticaret yalansız olmaz zannediliyor; ayıplı, kusurlu, hileli mallar yalan yere yapılan yeminlerle satılıyor. En ciddî akademik teoriler, tezler, tartışmalar, atışmalar bile yalan üzerine kurulu verilerle basit ve bayağı çıkarlar uğruna ters yüz edilerek kamu oyunun gündemine getiriliyor.   
      Sadede gelelim: İtikadımızca üç yerde yalan söylenilmesinde sakınca yokmuş: 1. Harpte, düşmana esir düşüldüğünde. 2. Birbirlerine hasım iki dargın komşuyu barıştırmak için. 3. Birden fazla evli olan erkeğin, rızasını sağlamak ve gönüllerini hoş tutmak için hanımlarına karşı.(Nasrettin Hoca’nın “mavi boncuğum kimdeyse onu daha çok seviyorum” dediği gibi) Burada parentez açıp bir ekleme yapalım: İslâm alimleri gûyâ buna bir dördüncüyü ilâve etmişler: Söylenildiğinde “Kimse mağdur olmuyorsa” o da ‘yalan’ sayılmazmış. Örnek: Fakir birisinin evine misafir olan karnı acıkmış zengin bir adamın “tokum” diyerek yalan söylemesi; ortaya çıkaracak bir şeyi olmayan fakirin de yemek yedirmek için ısrar ederek ‘yalan’ söylemesi gibi…
       Sözün Özü: Başkalarına ‘iştah-ı afiyetle’ abartarak kasıla-kasıla söylediğimiz, ancak kendimize karşı silah olarak çekildiğinde yüksek sesle ‘yalan söylemek yasaklanmalı’ dercesine ‘isyan’ ettiğimiz, söyleyenden de nefret ettiğimiz; hem bu dünyada, hem de rûz-î mahşerde bile ‘yalancıları’ affetmeyi düşünmediğimiz, yalan mı?
      “Öğünmek gibi olmasın, ama ‘şu yalancı dünyada’ meğer ben de sahiden ne kadar yalancı imişim, biliyor musunuz? Bu özelliğimin farkına yeni vardım” dediğimiz anda; inanın bu tevazûmuz, dürüstlüğümüzün tanığı olacak ve bizleri mütevazîleştirecektir, eminim. Yalan kurgular üzerine düzenlediğimiz yaşantımızda; Allah’ım taksiratımızı, umarım ve dilerim affeder.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  07 Ocak 2013, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!


       Yeni yıl denilince eskiden (gençliğimde) aklıma hep tatil ve eğlence gelirdi... Hazırlıklar ve rezervasyonlar çok önceden yapılır; özellikle gürültülü müziğin eşliğinde, saatler 24’ü gösterirken ‘üç-iki-bir’ geri sayımla gazino denen içkili eğlence mekânlarında ‘felekten bir gece çalınarak’ keyifler çatılırdı. Uzun lâfın kısası: ‘İşret’le (içki) bulanıklaştırılan beyinler gûya ‘şehvet’le, yani ‘içki+eğlence = sanal, yalancı, geçici, ‘mükemmel + mutluluk’la sonlandırılırdı. İnanın, böylesine bir ‘yılbaşı geçirmek’ bana hiç kısmet olmadı. Amma ara-sıra içimdeki şeytan ‘haydi, ne duruyorsun sen de bu gruba uy’ diyerek beni tahrik edip, yönlendirmedi dersem yalan olur. İçimdeki şeytanı, iradeli nefsimin babayiğitliğinden mi, yoksa züğürtlüğümün cömertliğinden mi, ne hikmettir bilemiyorum ‘iyi ki’ yenmişim. Şükürler olsun Rabbime!..
      Yine, ‘Yeni Yıl’ denilince aklıma, içki, müzik, dansözlü eğlencenin yanı sıra; ‘kumar, şans ve talih oyunları’nın bol oynandığı bir gece gelmektedir. Bu gidişat, eskiden de böyleydi, sanırım şimdi de bu devran yine böyle… Zira ‘yılbaşı’ denilen ‘eski ile yeni’ yılın buluştuğu o renkli gecelerdeki yaşananlar ve yaşanılacaklar yarın da bu günden ve dünden daha farklı olmayacak diye düşünüyorum.
     Konunun dinî boyutundaki manevî çöküntünün zararlarını yazıp ayrıntı verirsem; “Duran Erdoğan çizginin dışına çıkmış, bu haftanın ‘Cuma Hutbesi’ni yazmış” deyip, beni tefe koyarsınız, biliyorum. Geçenlerde kan tahlilini yaptırdığımda, doktorum bana: “Kan değerleriniz 18 yaşındakilerle aynı oranlarda” dediğinde aramızda şöyle bir konuşma geçti: “Kan değerlerim 18 yaşı gösterse neye yarar, gerçek yaşım 66” dedim ve ilâve ettim “Rakı içen öldü de su içen ölmedi mi?” diye sordum. Doktor: “Elbette her ikisi de öldü. Rakı içenler, on yıl daha erken öldü. Hem de çok acılar çekerek öldü” dedi.          
     “Yılda bir kez içiyorum, hayatın tadını çıkarıyorum, bana bir şey olmaz” diyerek, eğlence masalarında sakilik edenler, 1 Ocak sabahında yeni yıla kavuştukları için sakinleştiklerinde ‘şükür namazı’ kılarlar mı-kılmazlar mı bilemem! Ama çoğu kez malûm gecede içkili araç kullanırken ölen dostlarının acı haberini gazete manşetinden öğrenip; imama uyup, “ er kişi niyetine” kılınan ‘cenaze namazı’nda saf tutarken bulurlar kendilerini.
     Yeni yılın başı, yılın felâket müjdecisi olmamalı… Özellikle iç ve dış düşmanların en tahripkâr silahlarından birisi de uyuşturucu ve insan (beyaz kadın) ticaretidir. Sigara, alkol, keyif veren ve sair içkiler başta olmak üzere, uyuşturucu bağımlılarında yaş ortalamasının düşmesi; iyiye değil, tehlikeli kötüye gidişin göstergesidir. Çözüm önerisi: Zararlarının iyi anlatılıp, yeni nesil, örf ve âdetine bağlı, imanlı ve ihlaslı yetiştirilmeli. Tedavi giderlerini ‘Devlet ödediğine göre’; daha detaylı çözümü de yine evlâtlarını bu bataktan kurtarmak da ‘Devlet Baba’ya düşer. Nedeni bana göre televizyon, internet ve boyalı(renkli) basının özendirici, imrendirici yayınlar yapması. Kısacası: Cehalet!
     Kahvehanede eğlencelik olarak oynanan kumarlar, kumarbazları doğurmuştur. Bir kez içmekle bir şey olmaz diyenlerden çıkmıştır; tinerciler, afyon, eroin, kokain bağımlıları, gaspçılar, hırsızlar, katiller. Zararın neresinden dönülürse kârdır, denilerek; herkes üzerine düşeni yaparsa, bundan cümle âlem mutlu olur. Demek ki “çoğu zararlı olanın, azının da zararlarına” dikkat çekerek; “içki bütün kötülüklerin anasıdır!” diyen peygamber, bu lâfı fantezilik olsun amacıyla söylemedi. İçkinin akıl, ruh sağlığı ve aile düzenini bozduğu için söyledi, eminim…
     Sözün özü: İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığına inanırlar... Alkollü içkiler ve uyuşturucunun bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklarına, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdî ve toplumsal ahlâka verdiği zararlar anlatmakla bitmez. İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhuş, gasp ile bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı terörün temelinde mutlaka alkol ve uyuşturucu bağımlılığının tetikçisi olan rantiyecilik vardır. “Bir kere denemekten bir şey olmaz!” diyenler !: “Büyük göllerin, damlaların damlacıklarından meydana geldiğini” de bildiklerinden eminim.
     Tüm karamsarlıklar bir yana; 2013 yılının siz değerli okurlarıma ve tüm insanlığa sağlık, esenlik, başarı, huzur ve mutluluk dolu günler getirmesine vesile olmasını bizleri yaratan yüce Rabb’imden niyaz ederim.    
      Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  31 Aralık 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÜFÜR OLARAK ALGILANMAYAN ARGO YARENLİKLER !


      Küfür anlamına gelmeyen; günlük konuşmanın adeta normal bir parçası gibi algılanan ‘argo’ kelimelerden oluşan yarenliklerden bahsetmek istiyorum.   Kültürümüze, daha çok köy kültürüne girmiş bu sözler, yarenlik tavında ve tadında kabul gören pek çok kelime ve ayrıntı halk arasında bol kepçe kullanılmaktadır.
      Muhafazakâr bir yörede yaşayışımız dikkate alındığında, yazarın ‘kılı kırk yararak’ yazdığını düşünmeyenlerimiz var: “Bu da yazılır mı, ne kadar ayıp?” diyenler ne kadar haklı ise; o kültürün yaşanılmışlığını düşünen yazar da kaleme alıp gündeme taşıdığı bazı konuların ‘ayıp, günah ve kusur’ sayıldığını iyi bilir. Bu kültürün yaşanması ve yaşatılması için sarf ettiği çabanın aşağılanacağını ve yok hükmünde değerlendirileceğini de bilerek risk alır.
     Bazı düşünür ve bilim adamlarından bizlere miras, arşivlerde -edebî ya da argo- bazı yazı örnekleri ve cilt-cilt kitaplar bile var. Örneğin bunlar: ‘mizah, karamizah, güldürü, düşündürü, taşlama, başlama, sitem, dokundurma, değdirme, oturtma, fıkra, yarenlik, öykü, anekdot vs.’ gibi konu başlıklarıyla günümüze kadar gelmiş.
      Zaman-zaman ‘kültürel mirasımızı mizah tarzıyla sizlere ‘bir demet gül’ gibi sunuyorum. Bunu yaparken de kimi yerini bazen kendim ‘bipleyip’ kimi yerini ‘…….’ geçip, kimi yerinde de ‘anlarsınız ya!’ diyerek, aklımca sansürleyip; bazen de “kızım sana diyorum; oğlum sen anla!” göndermeleriyle mesajı vermeye çalışıyorum. Bana kalırsa orada söylenen kelimenin kullanıldığı ortamdakini (orijinalini) aynen yazmak ve yansıtmak, yazıya çirkinlik değil, güzellik katmaktadır. Gel gör ki toplum olarak o kelimeyi hem kullanıyor, hem ayıp saymıyor ve hem de yazıda kullanıldığında yazarı ayıplıyorsak; bu bizim başka dünyada ya da başka kültür katmanlarında yaşadığımız anlamına mı geliyor, bilemiyorum?
     Doğaçlama ‘anı, anekdot, derleme’ yazan bir kültür yazarı olarak, elbette verdiğim örnekler akılcı ve kalıcı olsun-argo tabir caizse-‘cukkada yerine otursun’ istiyorum. Konuya açıklık getirmek için sadede gelerek, yer darlığı nedeniyle şu iki örneği buyurun birlikte okuyalım:
                                                  DESTUR ÇEK HADİ SIÇ DA GEL!
     Şehirli bir gencin ilk kez yolu bizim oralarda bir köye düşer. Hatta bir gece de muhtarın evinde yatmak zorunda kalır. Muhtarla karısı tüm hünerlerini sergilemişler, ‘iyi misafirperverlermiş!’ denilsin amacıyla adama yedirmişler, içirmişler. Gene yedirmişler, gene içirmişler. Misafir de beleşe konmanın rahatlığıyla ‘saman elin ama samanlık benim’ dememiş; malı götürmüş. Ortaya konanları silmiş, süpürmüş; yemiş de yemiş. Allah ne verdiyse mideye karıp-katıp doldurmuş. Bir süre sonra ‘mide fesatı’ndan kıvranmaya başlamış. Tuvaletin yolunu sormuş. Muhtar, misafirin yüzünün ekşimesinden, karnını tutmasından ‘yüznumarayı’ kastettiğini anlamış: “Köylük yerde öyle asri şeyler ne gezer beyim?” deyip, misafirin eline bir ibrik* tutuşturup, eliyle işaret ederek “damın götüne geç!” demiş.
     Damın (evin) arka tarafına geçen şehirli genç, pantolonunun düğmesini alel-acele çözüp oturmuş; ki, iki elinde iki testiyle taze bir gelinin kendine doğru salına-salına geldiğini görür-görmez; bir elinde topladığı uçkuru, diğerinde ibrik, hacetini tam def’edemeden evin önüne hızla koşar. Muhtar durumu öğrenince, “madem itiyat ettin (çekindin) yüzünü duvara döneydin” der. Şehirli genç: “O zaman da popom tümden açıktan kalır, görülür.” deyince; muhtarın anası misafirini rahatlatmak için lâfa karışır:
     “Kele gadasını aldığım, kim nerden tanıyıcı senin götünü. Boşuna gendine eziyet etme! Dön yüzünü duvara, destur çek, hadi sıç da gel !” der.*(A.Erdemir’den alıntıdır)                                  
                                           KİBARLIĞI AYIPLAYANLAR VAR!
     Hep anlatılır ya bir de benden dinleyin bakalım: Hemşerilerimizden birisi İstanbul’da dolmuş şoförlüğü yapıyor. Bir başka hemşerimiz de yine İstanbul’a yerleşmiş ve aklınca topluma uyum sağlamaya, kibar olmaya, sosyeteye girmeye özen gösteriyormuş. Öyle ya kibarlığın mektebi yok ki! Dolmuş’ta yolcu ile sürücü arasındaki konuşma aynen şöyle:
     Yolcu: “Şoför bey! Lütfen beni marketin önünde indirir misiniz, rica etsem!” diyor.     
      Kibarlığı görgüsüzlük sayıp yolcuya yakıştıramayan şoför : “Ne yalvarıp duruyon gıı, alen de alenek!” diyerek, cevaplıyor.*
* (Alenmek: Durmak, beklemek)
      Sözün özü: Bu örneklerdeki olayları eğer sizler yazıp okurla buluştursaydınız; acaba nasıl bir ifade ve yöntem kullanırdınız, merak ediyorum? Ben ancak bu kadar becerebiliyorum. Sürçü lisan için aff’ola!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  28 Aralık 2012, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ARZULU HALAY TÜRKÜSÜ


      Kırşehir yöresi eski köy düğünlerinde özellikle orta yaşlılar önce ağır ve daha sonraları hareketli olarak topluca halay (oyunlar) oynarlardı. Yeni yetme çıtır bir delikanlı olarak düğünlerimizdeki halay ve sair yöresel oyunlarımızı dikkatle izler ve hatta türkülerinin sözlerini ezberlerdim. Sizlere anlatmaya çalışacağım türkü ve halaylar ile halay oyunlarının özel türküleri mutlaka daha eskilere dayanır. Ancak şimdi sizlere sunacağım “Arzulu Halay Türküsü”nü davul ve zurna eşliğinde yöremizin düğününe katılan davetliler, sözlerini de bizzat kendileri topluca söylerler ve hem de oynarlardı.
      Köyümüz Kurugöl halkından Ali Şeker bana bu halayın bazı özelliklerini ve oynanış kuralını anlattı. Neredeyse unutulmuş ve kültürümüzden tamamen silinmiş bu halayı, düğünlerimizde şimdilerde oynanırken görmek ve türküsünü de duymak maalesef mümkün değil.
     Arzulu halay türküsünün sözlerini sizlere aynen aktarıyorum:
       ARZULU HALAY TÜRKÜSÜ*
         Arzum, arzum atmışsın,
         Kaşı gözü çatmışsın.
         Yeni bir duyduğun var,
         Kara yasa batmışsın.
                        Arzum, arzum arzulu,
                 Koç karakoyun kuzulu,
                 Bileziğin üstünde
                 Arzu-Kamber yazılı.
               Hey hengiler, hengiler,
      Çağrışıyor çengiler,
      Arzum'un ağ topuğunu,
      Sıkmasın üzengiler.
                        Yel eser, kum savrulur,
                Cihan başa çevrilir,
                Eğil Arzum öpeyim,
                Yol gedikte ayrılır.
              Kerpiç kerpiç üstüne,
      Bu kerpiçin aslı ne,
      Kızlar saray yaptırmış,
      Ağ göğsünün üstüne.
*Kaynak: Ali Şeker, Şakir ve Döndü oğlu,
1921 doğumlu, Kurugöl Köyü-MUCUR
    Sözün özü: ‘Elçiye zeval olmaz!’mış… ‘Varını veren utanmamış.’ Kültürümüzün yaşanması ve gelecek kuşağa taşınması için üzerimize düşeni ancak bu kadar yapabildik. Eksiğimizi, folklorumuzu ve halk oyunlarımızı yaşatmak için kendini bu kültüre adamış, bu işin uzmanları tamamlasın.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  17 Aralık 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAKİR EFENDİ TÜRKÜSÜ


      Aslında bir destan niteliğinde olan, içindeki bilgilerden de halkımızın kültür değerlerini taşıdığı açıkça görülen “Şakir Efendi Türküsü” adlı ağıtı değerli büyüğüm Ali Şeker makamıyla çok güzel okudu. Hattâ babasından dinlediği öyküsünü bile bana aktardı. Türkümüzün öyküsü şöyle:
     “İskilip’li Şakir Efendi” namıyla tanınan, oldukça efendi, yakışıklı, babayiğit bir delikanlı askere gider. Askerliğini yaparken, yaşlı bir erkekle evli genç bir kadın Şakir’i görür ve âşık olur. Hovarda, erkeklere düşkün ve –tabir caizse- “oynak” olduğu her halinden belli olan bu kadın bir gün Şakir’in yolunu keserek önüne geçip yılışır ve cinsel birliktelik teklif eder. Şakir evli ve üç çocuk babasıdır. Hiç tanımadığı bir kadının kendisine yaptığı teklifi reddederek geri çevirir.   
     Bunun üzerine kadın Şakir’e: “Benden kurtuluşun yok delikanlı! Bu güne kadar hiç bir erkek beni reddedemedi. Sen ölümüne mi susadın?” der. Bu arada: “Akıllı ol! Benim kocam çok hatırlı birisi… Bu teklifimi yerine getirirsen ne âlâ… Yoksa; senin adamın beni her gördüğü yerde sıkıştırıp taciz ve tecavüz ediyor !, derim. Şakir: “Ben Allah’tan korkar, amirimden de utanırım, sen başka birisini bul” derse de kadın geri adım atmaz. Şakir birliğine gelir, içini koğuş arkadaşı Kırşehirli adaşı Şakir’e döker…Başına gelenleri ve gelecekleri de doğru tahmin ederek, günlerce içine kapanır, için-için ağlar da ağlar….İskilipli Şakir’in derdine derman bulunamaz.
     Sonuçta arzuladığı erkeği elde etmekte başarısız kalan kadın; daha sonra kafasında düzdüğü binbir yalanlı bir entrika senaryosunu ailesine yaşanmış gibi anlatır. Yakınları Şakir Efendi'yi yakalayıp önce işkence yaparlar. Kendini korumak zorunda kalan Şakir tek başına ne yapsın? Olay Çanakkale'deki Kolordu mahkemesine intikal ettirilir. Kolordu Komutanı kadının yakınıdır. Mahkeme Başkanı da tanıdıklarındandır. Neticede yörede ‘piyasa yosması’ namıyla ünlü bu hovarda kadının iftirası ve yakınlarının da tanıklığıyla Şakir Efendi “Vatana ihanet, kadına taciz ve tecavüz suçundan dolayı” idam edilir.
     Şakir Efendi'nin idamının ardından asker arkadaşlarından, halk âşığı birisi tarafından yakılan ağıt -tabir caizse- ‘askerlerin ağzında sakız olur’ oradaki tüm askerlerce ezberlenir. Böylece bu ağıt türkü olup ülkenin her tarafına dalga-dalga yayılır. Destanlaşarak, dudaklardan gönüllere kazınarak söylenip, anonimleşir.
     Ali Şeker'in babası da aynı adı taşıdığı için isim benzerliği nedeniyle sorgulanırsa da malûm kadının kendisinden dâvacı olmadığı, İskilip’li diğer ‘Şakir’den dâvacı olduğu için, Mucur-Kurugöl’lü Terzioğullarından Şakir beraat eder.
      Kurugöl’lü Şakir tarlada çift sürerken adaşının türküsünü yanık sesiyle defalarca söyler. Oğlu Ali’de bu türküyü ezberler. Maziye mal olmuş bu türküyü; güzel, duygulu, dokunaklı yanık sesiyle beni kırmamak için oğul Ali de bana okudu.   Elini kulağına attı, aldı Ali Şeker… Türkünün sözleri şöyle:

ŞAKİR EFENDİ TÜRKÜSÜ*

İskilip üstünde bir kara tepe,
Gezemedim dünyada ben sere-serpe,
Kınalı beşikte de yavrular körpe,
Asma beni, sürgün eyle efendim !

İskilip üstünde bir kara bulut,
Ana ben gidiyom sen beni unut,
Asmaya götürüyorlar da bir babayiğit,
Asma beni, sürgün eyle efendim !

Şakir efendi derler de geldik yanına,
Katillik düşer mi senin şanına,
Bir kahpe yoluna kıyma canıma,
Asma beni, sürgün eyle efendim !

Şakir efendi de boynuma baktı,
Olanca tüylerim ayağa kalktı,
Asılma fermanımı da boynuma taktı,
Asma beni, sürgün eyle efendim !

Gökte isen merdivenler kurayım,
Yerde isen divanına durayım,
Aç kapıyı da yavruları göreyim,
Asma beni, sürgün eyle efendim !

Yeşil olur İstiklâlin masası,
Yanıyor da ciğerimin köşesi,
Beni asıyor da Kolordunun paşası,
Asma beni, sürgün eyle efendim !
*Kaynak: Ali Şeker, Şakir ve Döndü oğlu, 1921 doğumlu,
Kurugöl Köyü-Mucur
     Sözün özü: Babam “Ya Rabbim! Şeytanın şerrinden, nefsimin şerrinden, kahpe avrat şerrinden sana sığınırım.” diyerek dua ederdi. Demek ki babam her şeyi bilirmiş. Keşke şimdi hayatta olsaydı da kendisine bir danışsaydım…
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  11 Aralık 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

"BOZKIRIN TEZENESİ NEŞET ETAŞ ANISINA” SAYGILAR FİYASKOSU


     Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar ile Osiad ve İçasifed Onursal Başkanı Mehmet Akyürek imzalı bir davetiye tutuşturuldu elime. Davetiyede “Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş anısına düzenlenen anma etkinliklerini onurlandırmanızı dileriz.” deniliyordu. Yer: Yenimahalle Belediyesi Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi Çok amaçlı Salonu-Bağdat Caddesi(Neşet Ertaş Parkı)             Tarih: 23 Kasım 2012, Saat: 18.00, Sunucu: Abdullah Gündüz.
     Atalarımızın: “Davet edildiğin yere erinme; davet edilmediğin yere görünme!” sözünü Kırşehirliler fantezi olarak söylemezler… Neşet Ertaş hayranı has Kırşehirli sıfatımla, eşimi de yanıma alarak malûm adresteki salona belirtilen zamandan da önce gittim. Amacım üstad Neşet ustaya gösterilen ilgiden, sevgi selinden doğacak izdihamdan etkilenmemek ve olup bitenleri ta işin başından itibaren yazar perspektifinden takip etmekti.
     Sunucu hemşerimiz sevgili Abdullah Gündüz’ün ‘nev-î şahsına münhasır’ o tınılı sesiyle okuduğu “sazıma elveda, sözüme veda” dizeleriyle program başladı. Deneyimli siyasetçi, iş adamı Mehmet Akyürek de yaptığı açılış konuşmasında özetle: Kırşehir’in dününün ve bu gününün tüm kültürel ve sair potansiyel artı değerlerini nostalji havasında ve tadında birer-birer saydı. Ahde vefa örneği sergileyerek bilgilerimizi tazeledi… Ne güzel! Ev sahibi sıfatıyla Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da konuşmasında, Neşet Ertaş için özetle: “Sesinin sırrının, duygu dünyasının sırrı nedir? Nasıl oluyor da hepimizin gönlünde taht kuruyor? Bunun bir tek nedeni var: Gönül adamı oluşu! Dinleyenlerine zaten ‘ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım’ diyerek kendisini tanıtıyor.” dedi. Neşet Ustanın bir türküsünden kısa bir dörtlükle bitirdi konuşmasını: “Zengin isen ya bey derler ya paşa/Fukaraysan ya aptal derler, ya cingân, haşâ!”
     Panelistler Muharrem Sarıkaya, Bayram Bilge Tokel ve Can Dündar da üstat Neşet Usta’nın, toplumun ender bildiği ya da duyulmayanlarını, bir başka deyişle ‘kamera arkası’ tabir edilen ayrıntıları bizlere duygulu kelimelerle aktardılar, anlattılar. Özellikle Bayram Bilge Tokel, Neşet Usta’nın kendisine: Muharrem Usta’nın eşek üstündeki heykelinin tasarımını kastederek: “Babamı eşekten indirin!” lâfına çok güldüm. Fakat rahmetli Neşet’in gizemli sırlarla dolu gönül adamlığı başta olmak üzere yardım sever yönünü anlatırken, duygulanıp ağlamadım desem yalan olur, inanın…
     Gecemizin 5 yıldızlı assolisti bana göre, bu programın mimarı ve emektarı ve ev sahibi olduğu anlaşılan Sevgili Mehmet Akyürek idi. Program akışının hemen her karesinde vardı. Hizmetin kusursuz olduğunu kanıtlamak için paralanıyordu. Özellikle: “Kırşehirce Anekdotlarla” geceyi-tabir caizse- tıpkı havayi fişeklerle süsler gibi süsledi ve programın içini güzelleştirdi. Yer darlığı nedeniyle anlattıklarının hepsini burada sizlerle paylaşamıyorum. Ancak Mehmet Beyin anlattığı bu ‘Kırşehirce Anekdotlar’dan sadece bir tanesini sizlere aktarmak istiyorum. Diyor ki sevgili Mehmet Akyürek: “Alamancı hemşerilerimizden birisi Kırşehir’i geziyormuş. Muharrem Ertaş’ın heykelini görmüş ve Almanya’ya dönünce arkadaşlarına “Kırşehir’de Atatürk’ün saz çalarken yapılmış heykelini gördüm!” diyerek oradakilere havasını atmış… Gel de gülme!
     Ses ve Saz sanatçısı Mustafa Yarar ile Türk Halk Müziği ses sanatçısı Nazlı Öksüz Tubay elbette gecenin starları idi. Haklarını yemek ve kendilerinden söz etmemek yanlılık ve haksızlık olurdu. Bozkırın tezenesi üstat Neşet Ertaş’ın türkülerini çok güzel yorumladılar. Daha açık deyişle gecemize renk kattılar. Sağ olsunlar…
    Yazımın başlığındaki ‘fiyaskoya’ takılmışsınızdır: Buna da açıklık getirip, netleştireyim… Yanımdaki bir iş adamımız salondaki üçte bir oranındaki boş masalara dikkatimi çekerken, işaret parmağını adeta gözümün içine sokuyordu: “Demek ki Kırşehirliler Federasyonu iyi çalışmamış!” diyerek hayıflandı… “Doğru söze Hacı Emmi’n ne desin?” deyip, sustum. Görenler Allah için söylesin, bu hususta yalanım ve yanlışım var mı?
      Sözün özü: Bu etkinliği tertipleyen ev sahibi konumundaki Yenimahalle Belediyesi ile sevgili Mehmet Akyürek beklenenden fazlasını bile yapmışlar. Kendilerine teşekkür ediyorum.
   “Eğitim ve kültürde marka şehir: Kırşehir”dir, diyorsak; Kırşehirce bir deyişle yazımı noktalamak istiyorum: Öyle uzaktan bakışlı, yanlı tavırla “guru-guru gurban oluyum; takır-takır gadanı alıyım!” diyenlerin, hemşericilik duruşunu kargalar bile anlar, güler. “Herkes üzerine düşeni fazlasıyla ve ‘ben değil, biz’ felsefesini ilke edinerek yapmalı” diyerek; ahkâm kesip, alkış toplayanların, bu sözlerinin huzurda söylenen el gördülük (rol) olduğuna tanıklık ederim .
      Hoşça kalınız.
     Davetiye: Dostlarım! Sizleri “Duran Erdoğan Kişisel Web Sitesi”ni ziyaret etmeye davet ediyorum.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  11 Aralık 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

DEDİKODU


     Dikkat etmişseniz yazılarıma zaman-zaman ‘Dostlar’ sözüyle başlarım. Yazdıklarım, fikirlerim beğenilse de-beğenilmese de, ben de içinizden biri olarak yaşıyorum ve hasbelkader aranızda varım. Bu nedenle hepinizi dost sıfatında görüyorum. Uzun lâfın kısasını demem gerekirse ‘armudu saplı üzümü çöplü görmenin’ kime ne yararı var? Eskimiş kötüyü-köhneyi kim örnek alır? ‘Suç ve kusur samur kürk olsa bile’ hangi moda meraklısı alıp sırtına giyer?
     Ancak ne var ki; hasbıhal esnasında duyduklarımı bazen ‘şaka mı, ciddi mi’ endişesiyle birbirinden ayıramadığımı belirtmek istiyorum. Aldığım bazı cevapları anlamsız ve patavatsız bulduğum için, neredeyse ‘alnımın şakına balyoz’ gibi etki yaptığını hissediyorum. Örnek mi istiyorsunuz: Bir dostumuzu ziyarete giderken gören tanıdık-bildik bir başkası, önümüzü keserek, gayet rahatlıkla yüzümüze karşı “ziyaret edecek başka adam bulamadın mı?”diyebiliyor. Ola ki birisi için, ‘su-î zan’dan uzaklaşmak amacıyla, onurlandırıcı bir-iki güzel kelâm edecek olsak: “övdüğün kişiye bak; anası sarımsak, babası soğan’ diyor. Vesaire…vesaire…
     Değerli dostlar! Her alanda geri kalmış yöremizde ne hikmetse sayısız ‘Boş Lâf Profesörleri’miz var. Bunlar kendilerini düzeltemezler, ama dünyayı düzeltmeye kalkarlar. Parkta, sokakta, kahvehanede, hattâ cami avlusunda ahkâm keserek yahudileri köşeye sıkıştırıp, Amerika’ya gözdağı vermektedirler. Vesselâm, bunlara hem şaşıyor, hem de ne diyeceğimi şaşırıyorum: Mübârekler, namazı kazaya bırakıyorlar; dedikoduyu kazaya bırakmıyorlar… Kusurum, yalanım-yanlışım varsa lütfen düzeltiniz. Kendimi yeteneksiz ve yetersiz görüyorum. Bu konuda çok acizim. Allah’ım önce beni, sonra da bu dedikodu üretim elemanlarını ıslah etsin, demekten başka çözüm yolu düşünemiyorum.
                                                 İNTERNET DENEN MEDENİYET
     Daktilo makinesiyle bir ömür tüketmiş bir yazar olarak şimdilerde yazılarımı artık bilgisayar ortamında yazıyor ve medeniyet harikası olan internetten de yararlanıyorum. Çağ atladığıma kendi adıma çok sevindim. Bildiklerimi siz değerli okurlarımla paylaşmanın ve daha büyük hedef kitleye ulaştırmanın mutluluğu içindeyim: Artık bundan böyle http://www.duranerdogan.com veya Duran Erdoğan Kişisel Web Sitesi yazarak bilgisayarınızın ‘sık kullanılanlar listesine’ eklediğiniz takdirde; internet ortamında, benimle, Türkmen ya da Karacakurt aşiret geleneğiyle hemhal olmuş Kırşehir Halk kültürüyle ilgili bazı bilgilere kolayca ulaşabileceksiniz.
    Beni sizlere yakınlaştıran ve sizlerin de bana ulaşmanızı sağlayan bu web sitesi, sevgili Serdar Aydemir’in tasarımını gerçekleştirip bana ücret almadan sunduğu sürpriz hediyesi olmuştur. Ayrıca sevgili kardeşim Mustafa Karayer de yazı, resim ve sair belgelerimi bu sitede siz değerli okurlarıma ulaştırmaktadır. Kültürel ağırlıklı yazı yazmaktan çok keyif alan bir yazar olarak; söz konusu web sitemin hayırlara vesile olan, dolayısıyla insanımızın eksiklerini telâfi ettikleri bir ilim sitesi olmasını arzu ediyorum. Ayrıca emeği geçen Serdar Aydemir ile Mustafa Karayer kardeşlerime can-ı gönülden dualarımı, teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum.
     Sözün özü: Hz. Ömer misâli, düşünen insan olmanın erdemiyle ve kocamışlığımın da rehavetiyle zaman-zaman kendimi sorgularım: Ey Duran ERDOĞAN! “Bu gün Allah için ne yaptın?” Ele talkın verirken, salkımın büyüğünü kendin yutma! Allah ilk emriyle ‘oku’ diyor; sahi, bu ilâhî emri ne kadar yerli yerinde yapıyorsun? Oturuşunla, duruşunla bile dik ve düzgün olmaya gayret et… Ağzı olan konuşur: ‘Ya sus seni adam sansınlar ya da mantıklı ve makûl konuş senden ibret alsınlar!’
   Eşref-î mahlukat olarak ‘İmanım padişah, ben de onun veziriyim!’ diyenlerden olabilirsek; böylelikle yaratanımıza şükürlerin en büyüğü yapılmış olur, ki bu yeter de artar bile…
     Bir düşünürümüzün dediği gibi: “Bu kubbede bakî kalan hoş seda imiş” Gerisi ‘lâf-ü- güzaf’ dostlar!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  11 Aralık 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   11 Aralık 2012, Salı   Saat:11:51)

ŞAİR GÜLER BEDEL DİYOR Kİ !


    Hani “Körler, sağırlar; birbirini ağırlar!” diye bir söz var, diyerek düşünenler arkamızdan konuşadursunlar... Eğer ‘Türk Edebiyatı’ ile ilgili iseniz, hemen her zamanda şairlerle-yazarların mektuplaştıklarını; bu yazışmaların daha sonraları gündeme de taşınıp kitaplaştırıldıklarını görürüz. Yaşadığımız ‘Milenyum Çağı’nda ise, teknolojinin hızlı ivme kazanmasıyla bu tür yazışmalar artık elektronik ortamlarda yapılmaktadır.
      Bazı gönül dostu şair kardeşlerim de zaman-zaman hakkımda beni onurlandıran şiirler yazıp, bunları okurlarıyla paylaşırlar. Kurugöllü Kadın şairlerimizden sevgili Güler Bedel hanımefendinin de lütfedip, şahsıma yazdığı tevazû dolu şiirinin günümüz edebiyat aleminde haklı yeri bulacağı umuduyla; bu günkü köşeme ‘bu minvâl üzere’ taşıyıp, takdirlerinize sunmanın doğru davranış olacağı kanısındayım. Söz konusu şiiri hep birlikte okuyoruz:

BİZİM KÖYÜN DURAN BEYİ
Sohbeti güzeldir,asildir huyu,
İlim, irfan yüklü, derin bir kuyu,
Mucur kazası da, Kurugöl Köyü,
Bizim köyün Duran Beyi.
     Bağbanı olmayan bağa girmez,
     Her olur olmaza sırrını vermez,
     İnsanı yüceltir,gönlünü kırmaz,
     Bizim köyün Duran Beyi.
Sevgili Duran bey size sözleri,
Bazen kışın gelir, bazen yazları,
Ankara’da yalnız koyma bizleri,
Bizim köyün Duran Beyi.
     Ben seni bilirim, Sen de Güler’i,
     Allah uzak etsin gamı, kederi,
     Her insana vermez böyle kaderi,
     Bizim köyün Duran Beyi.
               Şair Güler BEDEL*
Şairin notu: Bu şiir Kırşehir Anekdotları
Yazarı Duran ERDOĞAN’a ithafen yazılmıştır.

*Şiir 1 EYLÜL 2012 cumartesi günü yayımlanan 4619 sayılı Çağdaş Kırşehir Gazetesinden alınmıştır.       
Sözün özü: Şairimizin hece vezinli veya hece veznine yakın âşık düzeniyle kaleme aldığı şiirleri antolojilerde ve çeşitli web sitelerinde yayımlanmaktadır. Umarım ve dilerim ki önümüzdeki günlerde kendi ismiyle basılacak kitabını da görmek bizleri mutlu edecek tek arzumuzdur.
     Teşekkürler Şair Güler Bedel hanımefendi. Sağlıklı ve mutlu günlerle birlikte başarılarınızın artarak devam etmesini dilerim.
    Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  22 Kasım 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ÜSTAD NEŞET ERTAŞ’IN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ


      Allah-û Tealâ yaratılmışların en şereflisi, yani ‘eşref-î mahlûkat’ olarak insanı yaratmış. Her insana ‘akıl’ denen bir hazine vermiş. Çalışkanlık ya da tembellik zaten insanın kendi elindedir. Ölüm Allah’ın emri; ölümsüzlük de yarattığı kulun kendi tercihidir. Ben böyle biliyor, insandaki çabayı bu perspektiften böyle değerlendiriyorum.
     Yaratılış gayesindeki ayrıcalığın farkını iyi bilenler, kendini bazı edinimlerle donatıp, iç dünyalarındaki potada pişirip, mükemmelleşirler. Yani kişi kendi kalitesini kendisi yükseltip, kariyerleşir. Kısacası böylesi insanlara ‘sıra dışı’ özelliği nedeniyle ‘adam’ denir. Bu hedefe başarıyla ulaşmak için gidilen biri kısa, diğeri uzun iki yol var: Birincisi: Mektep (okul), bu kısayol... Çünkü müfredatı belli... İkincisi: ‘Hayat Üniversitesi’nden edinilen tecrübe... Daha açıkçası: Deneme-yanılma metoduyla, uzun, meşakkatli yolda bizzat kazanılanlar… İkinci yolda başarıya ulaşanlara da halkımız ‘alaylı’ diyor.
     Geçtiğimiz 26 Eylül 2012 Çarşamba günü Kırşehir-Bağbaşı Mezarlığında toprağa verdiğimiz ‘ses- saz ve söz ustası’ sevgili Neşet Ertaş da bilindiği gibi ‘mektepli’ değil, ‘alaylı’ idi. Yani zor ve meşakkatli yoldan,‘deneme-yanılma yolundan’ sabırla gidenlerdendi. Kendindeki bu önemli özelliği keşfederek ‘çırak, kalfa ve usta’lık aşamasından sonra “Ben gönüllerinizin hızmatçısıyım. Ayağınızın turabıyım” diyerek; herkesin kendi gönül dünyasındaki ‘Leylâ’ya ‘Mecnun’ misâlli âşık olduklarını hissettirip; “sizden de sır çıkmaz ya” esprisiyle güldürerek bir elinde saz, dilinde söz, güzel bir sesle zirveye çıkıp, Türkiye’nin gündemine bağdaş kurup oturdu...     
     Kim ne derse desin; ‘gönül dostu adam’ olma sıfatını derviş hırkası gibi sırtına giyip; Kırşehir halk kültürünü gelecek kuşağa taşıyan kültür elçisi olduğunu cümle aleme gösterdi. Eserleriyle, sesiyle, sazıyla milenyum asrına damgasını vurdu. Hem Kırşehir’in adını, hem kendi adını altın harflerle belleklere yazdırdı. “Gramofon devrinden bu güne kadar varım. Kaç eser yaptığımın, çalıp-söylediğimin sayısını bilmiyorum” derdi. Üstad Neşet Ertaş’ın ağzıyla konuşursam: (“Sizden de sır çıkmaz ya” ben de onun söyleyişini ‘makamını’ taklit ederek onun türkülerini iyi söylerim. Evimin bir köşesi üstadın kaset, plak ve CD’leriyle süslü.)
     Neşet Ertaş sıradan birisi olmadığını, sıra dışı insan olduğunu; kısacası ‘adam gibi adam’ olduğunu kanıtladı. Onurlu dik duruşuyla, anlayana ibret dolu ders ve mesaj bırakıp aramızdan ebediyen ayrıldı. En önemlisi dilimizdeki “abdal” ve “aptal” sözcüklerinin hakiki anlamlarını, yine engin tevazusuyla (hậşậ) diyerek beyinlerimize derin ivme kazımak suretiyle nakış-nakış işledi...
     Sözün Özü: Şimdi mezar taşında: “Neşet Ertaş D:1938 Ö: 2012 Ruhuna Fatiha” yazılacak. Ama, insanlığa bıraktığı faydalı eserleriyle, dünyamızdaki türkü severler var oldukça üstad anılacak.
      Kırşehirli’ler de adını okula verip, park ve bahçelere heykelini dikerek kendisini ölümsüzleştirdi. Ahd-e vefaya örnek olması bakımından hemşerilerinin bu davranışı da fevkalâde, saygın, seçkin bir örnektir. Ki, doğru olan buydu, bu da kıskanılmadan yapıldı... İşte ‘ölümsüzlük’ diye ben buna derim.
     Üstada Yüce Tanrıdan rahmet; ailesine ve sevenlerine de başsağlığı dilerim. Cenazeyi Kırşehir’e getirip, tarihî bir organizasyona ev sahipliği yapan Belediye Başkanı sevgili Yaşar Bahçeci’ye, kadirşinas gönül dostlarına ve tüm emeği geçenlere de özellikle teşekkürlerimi sunarım.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  22 Kasım 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

EĞİTİM VE ÖĞRETİM DEDİKLERİMİZ


    “ Her işin başı ‘EĞİTİM’ ve şarttır” deriz. Eğitimsiz hiç bir şey olmaz. Olsa bile, tesadüfîdir. Tesadüfler de yine bir takım bilimsel verilerle güçlendirilip, destek verildiği zaman 'akademik' kıymet (değer) ifade ederler. Kainatın yaratılışı tesadüfî değildir ki; kainattaki temel oluşumlar da tesadüfî olsun... Çevremizdeki her şeyin tamamen akla, ilme uygun olarak yaratılıp, geliştiği akıllı insanlarca da bu husus fark edilerek, yanılma ve deneme metodları kullanılarak medeniyet harikaları ürünler ve veriler elde edildiği bir gerçektir.
     Öte yandan kendine ilim öğretilenlere, başka bir deyişle 'öğrencilere' iyi, doğru ve güzel hizmet olanakları, bir takım kolaylıklar sunulmazsa; ilim talipçileri, 'umduklarına nail olamamanın' ezikliği ile, psikolojileri bozulup başarısız olabilirler. Bilimsel başarıdaki performansları da pozitif değerlerden, negatif değerlere doğru eğilime geçerse, belirlenen amaç gerçekleşemez ve istenilen hedefe ulaşılamaz…
     Her ne kadar 'kuzguna yavrusu anka görünür!' denilirse de; hayalle, umutla, temenni ile bir yere varılmaz. Bir yere vara bilmek için her şeyden önce, bir adım atılması gerekir. Diğer yandan kılı kırk yararak, bir alay 'sınavlardan geçirdikten sonra süper zekâ düzeyindedir' diyerek önem verip, övündüğümüz öğrenci çocuklarımızın, görüntüleri bozuk ören, viran binalarda öğrenime zorlanmaları bu güzîde güzel yavrularımızın psikolojilerini bozmaktadır. Demek ki eğitim verilen kurumların, yani okullarımızın fizikî durumlarının ve dış görüntülerinin dört-dörtlük olmasında sayısız fayda var. Nasreddin Hoca boşuna mı acer (yeni) paltosunu giyerek "ye kürküm ye!" demiş.
     Devir değişti, artık iletişim çağına girildi: Kafaları da değiştirmenin zamanı çoktan geldi, geçti bile... 'Ahır sekisinde eğitmenli eğitim yapılan' günleri unutup, artık modern mekânlarda, eğitimi çağdaş görüntülü kafalarla düşünelim. Bu çocuklar bizim geleceğimiz. Bazı konuklarımızı yufka ekmek içine konulan peynirli dürümle, yanında sunulan pekmez ve turşu ile ağırlayıp,konuğun mutluluğunu paylaşabiliriz. Amma ve lâkin bazı misafirlerimiz de vardır ki; mutfağımızdaki bütün yiyecekleri sofraya getirdiğimiz halde, ikramın en mükemmelini sunduğumuz halde, kendimize sorarız: 'Misafirimizi acaba yine de iyi ağırlayabildik mi?' deriz. Bu benzetmede yalanın ve yanlışım var mı?   Özellikle yabancı dilde eğitim gören öğrencilerimiz, kendilerine sunulacak 'modern görüntülü okul ve yurtlarda' görülen eğitimlerde, kaliteyi, mutluluğu yakalamakla, geleceğimizi aydınlatacaklardır. Bu aydınlık bizlere dönen ilim keyfiyle, mantıklı, mükemmel yaşamın ta kendisidir.
      Bizler, eski kuşak insanları yokluklar, kıtlıklar ve harplerin bol olduğu devirlerin insanlarıyız. Ellerimizden geldiğince çocuklarımıza fevkalâde olanaklar sunmaktayız. Ayrıca Devlet de “birileri rant ediniyorlar” dese bile; elinden geldiğince maddî destek vermektedir.   Bu kadar olanaklar, destekler verilirken; ebeveynin de sevinçten adeta uçması gerekir. Beleşe bu kadar alıştırılan insanlarımız psikolojik olarak moral depolayıp, çocuklarına da ‘okumanın önemini’ aşılaması lazım.      
     . Millî Eğitimimizin öğretim elemanlarının hem maddî hem de meslek kalitesinin yükseltilmesi halinde; eğitim ve öğretim kalitesinin de yükseleceği inancımdayım. Zira, karnı tok olan insandan daha yüksek performansla hizmet alınacağı gerçeğinin kabul edilmesi kuraldır. Kazanan ülkemiz ve kazançlı çıkan da dolayısıyla öğretmenlerimiz olacaktır. Yani bu şu demektir: Öğretmenlerimiz de Öğretmen Evlerinin okey (oyun) salonlarında daha az, üst katlardaki okuma salonlarında ve kütüphanelerde araştırmaya ve akademik anlam da ilimle meşgul olmaya daha çok zaman ayıran kariyerli eleman olduğunu kanıtlamalılar.
     2012-2013 öğretim yılında damdan düşercesine huzura gelen (4+4+4) belirsizliğini koruyor. Son günlerde “fizikî alt yapıları uygun olan dersanelerin özel okul statüsünde öğrenime katkı vermeleri belki yerinde bir karar olabilir, ama bu görüşümün doğruluğunu da öyle sanıyorum ki zaman gösterecek.
     Sözün özü:Bütün desteklere rağmen o öğretmenin öğrencisi dereceye giremiyorsa, başarı basamaklarına tırmanamıyorsa; ben sorunu öğretmende ararım. Bundan böyle basında zaman zaman çıkan haberlere bakarak veliler de artık 'bizim çocukların öğretmeni yine sınıfta kalmış' demesinler!
      Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  22 Kasım 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ABDULLAH GÜL YOLUNDA ÖLMEK KADER Mİ ?!


     Doğduğuna inananlar, öldüğüne de inanır. Bu yolda çark etmek, hatırlı kişilerden destek almak da imkânsız. Amma ve lâkin şu güzelim dünyada mutlu ve mükemmel biçimde yaşamak varken bir trafik kazasında pisi-pisine ölmek her halde kader olmasa gerek. Daha açık ifadeyle demem gerekirse; bir kurban bayramında trafik terörüne kurban olmamak için, işte şimdi bu yolda (konuda) hatırlı ve kariyerli kişilerden her türden destek almaya ihtiyaç var...
     Dostlar ! Ben yazları Mucur’un Kurugöl Köyü’nde, Mucur Belediyesi’nin mücavir alanı içindeki güzel bir mekânda-Rabb’ime şükredip-yaşamaya çalışıyorum. Evim, Kayserili’lerin adını “Abdullah Gül Yolu” koydukları Kırşehir-Kayseri bölünmüş karayolunun Mucur-Hacıbektaş kavşak noktasının hemen yakınındadır. Sözünü edeceğim bu kavşakta-çetelesini tutmadığım, işin sorumlu yetkilisi olmadığım için-kesin rakam veremem, ama son on yılda onlarca ölümlü ve çok hasarlı trafik kazası meydana geldiğine tanık oldum.
     Benim ilmim ‘iyi bir köprülü kavşak nasıl düzenlenmeli’ sorusuna yetersiz kalabilir.... Fakat bu sabıkalı kavşakta ‘kelimeyi şehâdet ederek geçerken’ gördüklerimi, çektiğim vicdan azaplarını; feci trafik kazalarının acı sonuçlarının vebâlini, kamu personelinin duyarsızlığını kamu oyuna duyurmaya mecbur etti...
     Söz konusu kavşakta günde ortalama beşbinden fazla aracın geçtiğini duyduğumda dudaklarım uçukladı. Bu kavşak T harfi şeklinde ve başka bir deyişle 90 derecelik keskin virajlıdır. Bana inanın Hacıbektaş, Nevşehir, Niğde istikâmetindeki güneş enerjisiyle çalışan (şarjlı) tek uyarıcı (ikaz) lâmbası bazen günlerce yanmadığı gibi, iki yolun üstüne dikilmiş kocaman levhadaki işaretler bile yankılandırıcı fosfor özelliğini kaybetmiş. Yoldaki kasisler sürücüyü uyarmıyor bile... “Sayın sürücü bak burası tehlikeli bir geçiş yeri, ne olur dikkatli geç !” anlamına gelen, yolun ortasındaki yeşil alana sıralı dikilmesi zorunlu olan, kavşağı ve yolun her iki yönünü (güzergâhı) aydınlatan bir tane bile sarı renkli lâmba yok. Yani bölge karanlık !...
      Bu işten anlayan vicdanı hür ihlaslı ehil evlâtlar “buraya ‘alt ve üst geçitli köprülü kavşak’ yapılırsa, çevre düzenlemesi de buna uygun hale getirilince” sorun temelden hallolur diyorlar... Önerilerini mutlaka mantıklı söylüyorlar, bundan eminim... Onlarca evlâdınının bu kavşakta ölümüne duyarsız kalan ‘Devlet Baba’nın bu yoldaki görüntülü görüşleri nasıl, bir de bunu öğrenebilsek?
    Bizim bu yolda ve bu kavşakta ölümümüz, başkalarını ölümsüzleştirmemeli... Sayın Abdullah Gül’ün bu yoldaki hizmetini ve emeğini inkâr edemeyiz. Elbette kendisini çok seviyoruz; ama “Abdullah Gül Yolu”nda parçalanarak ölmek de istemiyoruz!... Zira inanmış birisi olarak, evimizde, sıcacık yuvalarımızda dostlarla helâlleşerek, kelimeyi şehadet getirerek ölmek varken; yanarak, donarak, trafik kazası (trafik terörü), gibi... hallerde pisi-pisine ölmek de kader mi?
    Sözün özü: Bu kavşaktaki ölümlü kazalarda sakat kalan insanların sorunlarının bu güne değin çözümsüzlüğündeki vebâlde başta Mucur Belediyesi’nin, Karayolları personelinin ve Bölge Trafik yetkililerinin de vicdanen sorumlu olmaları gerektiğini düşünüyorum.
     Bu yolu kullanarak bu kavşaktan bir günde defalarca geçen sürücü bir vatandaş olarak kendi adıma söylüyor; maddî ve manevî zarara uğrayanların, ölenlerin, geride kalan yetimleri ve sevenleri adına rica ediyorum !... “Tedbir takdiri bozar” diyenler, bu lâfı fantezi olarak söylemezler. Yeter artık! İnsafa gelin ve bu sesimizi de Allah aşkına duyun, sorunu çözün beyler !...
     Mübârek ‘Kurban Bayramı’nda trafik kazasına kurban gitmeden, kazasız, belâsız nice bayramlar görmeniz temennisiyle...
     Hoşça kalınız.     



(Anekdot Eklenme Tarihi:  22 Kasım 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

HAM-HUM ŞAROLOP !


     Bir kültür yazarı olarak bu günkü yazımda Kırşehir Halk Kültüründeki bazı yaşanmışları yarenlik tadında huzura getirerek sizlerle paylaşmak istiyorum . Ama önce yazımın başlığını çözemeyenlere kısaca açıklayım: Karagöz-Hacivat oyununda ve sair ortaoyunlarında ‘aklın kabul etmeyeceği’ mantıksız bir söz söylendiği takdirde, karşı tarafın ‘anlamsız attın’ yani ‘patavatsızlık ettin’ anlamına kullandığı ‘argo’ kelimedir: “Ham-Hum Şarolop !” Günlük yaşamdaki bazı basit ve küçük örneklerle konumuzu bütünleştirelim dersek;
                                       BAKINIZ NELERE KAFA YORUYORUZ ?
     Sanayide aynı işi yapan üç komşum bir kaç ay arayla aynı marka kamyonet araba aldılar. Çocuklarının da kamyonetin şafağına yazdırdıkları yazıya bakın: Birincisi: ‘İmparator’, İkincisi: ‘Son imparator’, Üçüncüsü: ‘Enson imparator’...
     O çocuklar askere giderken bu defa aynı araçların arkalarına, birincisi: ‘O Şimdi Asker’; ikincisi: ‘O Şimdi Komando’; üçüncüsü: ‘O Şimdi Havacı’ yazdırdılar. Bu rekabet yarışında kim ne kazanıyor, çözemedim?
                                                  SİZCE HAKİKİ OLAN HANGİSİ ?
     Bazı firmalar ürettikleri malların üstüne ‘Hakiki, En Hakiki, Daha Hakiki’ gibi veya ‘Taklitlerinden Sakınınız’ etiketi yapıştırırlar veya yazdırırlardı. Satıcılar da mallarını ‘Vallahî-billâhî’ diye yeminle överek satarlardı. Allah’a şükür TSE veya İSO gibi kalite belgeleri çıktı da neyin hakiki neyin taklit olduğunu öğrendik.
                                                  DANIŞMA ÜCRETE TABİDİR...
     “İllâ bir kahve içmeye beklerim” diye ısrar eden avukat komşusunu ziyarete giden hemşerimiz, avukatın daha fazla vaktini almamak ve ziyareti kısa kesmek için “saat kaç ?” diye sorar. Avukat , duvardaki “Danışma Ücrete Tabidir” levhasını eliyle işaret ederek misafirinin sorusuna cevap vermez... Hadi bakalım, bu bir şaka da olsa ‘ham-hum şarolop’ cevap değil midir?
                                                    BİZİM AVRADIN AKLI YUKA !
     Onunla evlenmek için Allah’ın emrini bahane ederek kızcağızın kapısında defalarca perdah yapıp, taklalı turlar at. Aylarca nişanlı yaşa... Evlenmeyi kabul ettirip, düğün günü tüm davetli milletin huzurunda göbek atarak sevinçten şıkıdım-şıkıdım oyna...Ardından kadını bir alay çocuğa gebe bırak...Sonunda da Hakim’in huzuruna çıkıp “Bizim avradın aklı yuka !” deyip, onu boşamaya çalış... Haydaa !.. Şimdi Allah rızası için söyleyin; kimin ‘aklı yuka!’ dostlar ?!
                                                  ZENGİNİN DE FAKİRİ VARMIŞ !
      Rahmetli Sakıp Sabancı’ya “Bu kadar zenginliğin yanında neyin fakirisin?” diye sordular. Cevap: “Ben zaman fukarasıyım ! Daha çok çalışmak ve daha fazla üretim yapmak istiyorum, ama yirmidört saatlik zaman bana yetmiyor !..” oldu. Mantıklı, makûl her güzel sözü sadece alimlerle, arifler mi söyler? İşte bu cevap ‘ham-hum şarolop’ değil. Nur içinde yat sevgili Sakıp ağa...
    Sözün özü: Yazımın başlığına uygun -argo tabirle- konuyu bağlarsak; toplumda ‘attığımız, fırlattığımız,sıktığımız’ yalan-dolan, balon sözlerle örtüşen tutum ve davranışlarımız sosyolojik açıdan da değerlendirilecek olursa: ‘Müsbet ilimi hiç bilmiyoruz !’ Ayrıca bir nefeslik ‘zamanı hor ve hovardaca’ kullandığımız da aşikâr.
     Okumaz-yazmaz bir millet olduğumuz kesinlikle belli...Hayatımızı bilerek ve isteyerek “Ham-hum şarolop” mertebesinde anlamsız yaşıyor, anlık küçük güzelliklerle mutlu olmayı bile beceremiyoruz.
     Yaratılmışların ‘en şereflisi’ olduğumuzu, bu dünyanın da fani olduğunu ah bir bilebilsek... Ah !...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  10 Ekim 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   10 Ekim 2012, Çarşamba   Saat:18:17)

YAZIK OLDU DURAN SANA !


İnsanın doğup büyüdüğü yöresine sınırsız sevgisi,özlemi, vefa borcu olur. ‘Bülbülü altın kafese koymuşlar da ille vatanım diye ahû-zâr edermiş. Meğer vatanı da çalı imiş.’ derler. Emekli olunca, Başkent Ankara’dan uçarcasına geldiğim kendi köyümde başıma gelmeyen kalmadı. Sevgili Mustafa Hergül ağabeyim yaşadığım acı olayları hikâyeleştirerek “Çağdaş Kırşehir Gazetesi’nin 29 Ağustos 2012 Çarşamba günkü 4616 sayılı baskısında yayımlayıp, dostlarıyla paylaştığı şiirinde diyor ki:
YAZIK OLDU DURAN SANA !
Özüm diye köye gittin,
Üzüm aldın, pekmez sattın,
Milliyetçi gaye güttün,
Yazık oldu Duran sana !
      Haset imiş senin köyün,
      Duyarsızmış aslın soyun,
      İstemiyor emmin dayın,
      Yazık oldu Duran sana !
Ne yaptın da köye gittin,
Arsan vardı ev de yaptın,
Köyüm dedin: kaçtın koptun,
Yazık oldu Duran sana !
      Elmanı, cevizini yaktırdılar,
      Uzaklardan baktırdılar,
      Bir fakire yaptırdılar,
      Yazık oldu Duran sana !
Sana düşman hala oğlu,
Bakırköy’dür O’nun yolu,
Belli olmaz sağı solu,
Yazık oldu Duran sana !
      Ömer imiş Zükkem olmuş,
      İçi dışı kinle dolmuş,
      Güdük boylu çokça bilmiş,
      Yazık oldu Duran sana !
Zeynep ablam üzülmesin,
Düzeniniz bozulmasın,
Kimselere söz olmasın,
Yazık oldu Duran sana !
     El söyledi Ben de yazdım,
     Bilmiyorum belki üzdüm,
     Kurugöl’e destan düzdüm,
     Yazık oldu Duran sana !
Ey Mustafa’m yaza yaza,
Yaz bitti de geldik güze,
Selâm olsun Ben’den size,
Yazık oldu Duran sana !
     Mustafa HERGÜL
     Sözün özü:
Yerden göğe kadar haklısın Hergül ağabeyciğim. “Bazı hasedliklere hazır ol !” diyerek, beni önceden uyarmıştın... “Ulu sözü dinlemeyen uluya-uluya yolda kalır !” demiş atalarımız. Biliyor musun, Kurugöl’e ev yaptırıp adresimi belli edince, benden çıkarı olup da bu çıkarı biten bütün hısımlar hasım oldu, ama “pireye kızıp da yorgan yakılmaz” elbette.
     Erdemli adam olmanın özellikleri ve güzellikleriyle donatımlı olanlar; sevgi, saygı ve hoşgörüde takva ehlidir. “Sabreden Derviş, muradına ermiş” diyenler, boşuna dememişler. Böyle bilir, böyle yaşarım...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  19 Eylül 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

DİKKAT EĞİTİMLİ KÖPEK VAR


Özellikle villaların giriş kapılarındaki “Dikkat Köpek Var” yazısını mutlaka görmüşşünüz. Lüks villaların birisindeki “Dikkat Eğitimli Köpek Var !” yazısı ise, belleğime ‘farklı’, yani çok ilginç geldi. Dolayısıyla, Âşık Derviş Ekim’in ‘Köpek’ le ilgili yazdığı taşlamayı hatırladım. Buyurun, söz konusu şiiri birlikte okuyup, birlikte yorumlayalım:
KÖPEK
Kemik olsa bin metrede görürsün
Hırsız gelse sen başını bürürsün
Nasıl itsin sahibine ürürsün
Beni deli edip söyletme köpek
     Biliyorsun çakal olan soyunu
     Hırlayarak gösterirsin huyunu
     Körler bile güder sensiz koyunu
     Kendini aynada dev görme köpek
Hırlayarak gösterirsin dişini
Boşa kabartırsın bana döşünü
İt gibi de biliyorsun işini
Sen beni kendine yal görme köpek   
     Her geleni uyuyarak yollarsın
     Bir tek bana düşman gibi havlarsın
     Ben kızınca hemen kuyruk sallarsın
     Boyun büküp beni tavlama köpek
Boş yere havlama itin eniği
Dar mı geldi kulûbenin deliği
Kemir önündeki etsiz kemiği
Etrafa dalaşma uslu dur köpek
     Sahipler itlere emir buyurur
     Yal verip aç olan iti doyurur
     İt dediğin sahibini kayırır
     Paçamdan havlayıp tutarsın köpek
Âşık Derviş der ki yazmadım boşa
Şükretmez yediği ekmeğe aşa
Kırk takla atıyor atılan taşa
Kulak dikip bana havlıyor köpek
                 Âşık Derviş EKİM *
* Bu şiir 28 MAYIS 2012 tarih ve 643 sayılı
Mucur Dağdelen Gazetesinden alınmıştır.
    Sözün Özü: ‘Eğitim her işin başı ve şarttır’ deriz ya... Özel Televizyon kanallarının birisindeki “Yetenek Sizsiniz Türkiye” adlı yarışmada ‘eğitimli bir köpeğin’ yarışma birincisi seçildiğini gördüm. İnsan zekâsının yapamayacağı ve yaptıramayacağı bir şey yok. Hele-hele o köpeğin eğitmeni de eğitimli ise ‘muasır medeniyet yakalanır’, aşılır bile...
     Milenyum diye adlandırılan bu günümüzde demek ki köpeklerin de okula gidip eğitim almalarının şart olduğu anlaşılıyor. Zira Derviş Ekim, ilimde sıska kalmış eğitimsiz köpeğine taşlama yazmakta ve bunu herkesle paylaşmakta sonuna kadar haklı.
     Okumaz-yazmaz bir milletin ferdi olarak 4+4+4 ü tartışa duralım, ama daha okulun yolunu bilmeyen kızlarımız var... ‘Eğitimli Köpek’ senin üstüne vazife mi? Sürçü lisanım varsa aff’ola...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  11 Eylül 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ANIZ VE ORMAN YAKAN EY AYMAZ !


     Büyük Atatürk, biz köylüler için “Köylü milletin efendisidir !” dememiş miydi? Ben de şimdi o değerli insanın sözüyle hitap ediyorum:
      Efendiler ! Aymazlık edip anız ve ormanı yakmayın, emi. Çünkü geçen yıllarda beş anız yangını geçirdim ve çok zararını gördüm. Adam vatanını, anıza attığı ateşle yakar mı? İyi düşünmelisin. Öfkelenince, canın sıkılınca çekip gideceğin başka “Türkiye” yok. Bu ülkede yaşamaya hem mecbur hem de mahkûmsun. Kendini hem ‘efendi’ addedeceksin; hem gece karanlığında komşu tarlaya attığın ateşle komşunu hem zanlı yapacak hem de mağdur edeceksin. Evimizi, arabamızı bile bu ateşten zor kurtardık. Ayrıca ‘yüzyirmi’ ağacımın yanmasına sebep oldun! Yüzyirmi canlıya kıydın ey vicdansız! Yanmış, kül olmuş, yok olmuş o güzelim ağaçları nerede bulup helâlleşeceksin? Ama ben senin gibi aymaza hakkımı helâl etmem. Bu yangını kimsenin görmediğini mi sanıyorsun? Bu yangını bir gören var. Kim mi? O güzelim ağaçları yaratan, yeşerten, can veren Allah. Haberin olsun.
      Bilindiği gibi anız yakmak; o sene ürün vermiş tarlanın ürün köklerini yakmaktır. Böylece herk etmeden ve bir yıl daha beklemeden tohum ekerek, kısa yoldan gelir elde etmek demektir. Kolaya kaçmaktır. Demem o ki tarlanın da verimliliği çok düşer. Kaldı ki, anız yakan çoğu zaman komşusunun da tarlasını yakmakta, mala, mülke ve çevreye büyük zarar vermektedir.
      Artık tarım , teknolojinin en modern araç ve gereçleriyle yapılmaktadır. Kısacası teknoloji ‘çağdaşlığı’ yaratıyor ama o teknolojiyi kullanan kafa ‘çağdışı’ olmamalıdır. Bana “mazotun litresi kaç lira haberin var mı?” diyerek duygu sömürüsü yapma. Kibrit ucuz deyip, her şeyi yakmaya da hakkın var mı onu söyle bakalım? Çiftçi,mazot başta olmak üzere bütün devlet desteğine, ucuz kredi, vesaireye rağmen anızlı tarladan ürün almanın kârını hesaplıyor, aslında zararını hesapladığını bilmiyor. Ah bunu bir anlayabilse !
      Anız tarlasına attığı ateşle, kendi traktörünü yakan çiftçi var. Yani yangın, ters rüzgâr ya da sıçrama ile kontrolden çıkıp; evlere, mala, mülke, ağaçlara, bağ, bahçeye de zarar verebilmekte, tamamen yok edebilmektedir. İnsan canına bile kastetmektedir. Yüksek ısıda toprak yandığı için kül haline gelen toprakta, havalanmayı sağlayan mikroorganizmalar öldüğü için her şeyden önce nem ve rutubet oranı azalmakta, toprak sertleşmektedir. Her ne kadar yanan anıza verimi arttırmak için, hiç bir araştırmaya gerek görmeden bol kimyasal gübre verilmekteyse de; toprakta doğal olarak bulunan ve yangınla oranı değişen azot ve karbon miktarını, bu gübrenin ayarlaması mümkün değildir. Ayrıca anız yangını, toprak erozyonnunu da hızlandırmaktadır.
      Şimdi gelelim çevreye verdiği zarara: Böyle bir tarlada, hayvan manzaraları nasıl olur, yanan tarlayı hiç gezip gördünüz mü? Alevden kaçamayan, yarısı yanmış, yarısı yanmamış yılan, yaralarını acaba nasıl sarar biliyor musunuz? Haydi karıncalarla, diğer mikroorganizmaları göz görmüyor diyelim. Ya kül olup öylece kalakalmış kirpiye ne demeli?! Gece karanlığında tünediği ağaç üstünde kanatları yanmış kumru gördünüz mü? Bağrı yanık bir kuşa su vermenin, yarasını sarmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Peki ya bunların yavrularının olup olmadığını hiç düşündünüz mü? Ötede yine kaçamayan kaplumbağalar...
      Sözün özü: İşte böylesine acıklı manzaraya sebep olan, hatta kendi tarlasının bile verimliliğini düşüren, anız yakan aymazdan davacıyım. Vatan toprağını ve ormanı yaktığı için hem bu dünyada ve hem de mahşerde Allah katında davacıyım. Hayvanları ve çevreyi katlettiği için davacıyım. Komşusuna zarar verdiği duyarsızlığı için davacıyım...
      Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Eylül 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ORGANİK TARIM


     Doğup büyüdüğüm yörem Kırşehir’de çok kullanılan veciz bir söz var: “Esnafı hayırsız evlât, memuru süslü avrat, köylüyü de kuru inat batırır” derler. Komşumun acar gelini de kaynanasına: “Kaynana ! Kaynana ! Eskiyi unut; yeni yolu tut !” demiş. Artık ‘kurtlu peynirin kör alıcısı’ yok. Devir değişti ‘hızlı iletişimle’ çağ atlandı. Şimdi insanlar düğmeye basınca bütün ilmî bilgiler elinizin ve emrinizin altına giriyor. Dünya küçüldü ve ‘Medeniyetin Merkezi’ kullanmasını eğer iyi biliyorsanız ‘internet’ tuşunun altındadır.
     Gelelim ‘Organik Tarım’ konusuna: Sizlere bu yazımla ‘Organik Tarım’ konusunda teknik bilgiler vermeyi, dolayısıyla bu tarımcılığın yararlarından ve zararlarından ayrıntılı bahsetmeyi de asla düşünmüyorum. Esasen kendimi bu konuda akademik anlamda liyakatli de görmüyorum.   Yine de ‘gördüklerimi, bildiklerimi ve duyduklarımı birleştirip tartışmaya açıp huzura getirdiğimde; beni en azından ‘bir kişi’nin anlayıp, belki de ‘dededen kalma kötü eskiyi bırakıp; çağdaş, iyi yeniyi kabul eder’ düşüncesiyle ‘Organik Tarım’ konusundaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim:
      O “Büyük Adam” bizim hangi özelliğimizi güzellik kabul ederek “Türk Milletinin hakiki efendisi köylüdür!” demiş. Ama niçin böyle demiş, gerekçesini bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu anlamlı güzel sözün biz köylüler için ‘övünç malzemesi yapılmasına dayanak teşkil’ ettiğidir. Böylesine güzîde güzel sözün muhatabı sıfatıyla elbette biz köylü üreticilere de düşen yükümlülükler olmalı... Eğer işimizin ehli “hakiki efendi” insanlar olduğumuzu iddia ve kabûl ediyorsak; ‘çağdaş görüntü’ verilmesinde ve ‘çağdaş hizmet’ üretilmesinde yapılması gerekenleri köylü sıfatımızla ortaya koymamız şart.
      Üretici ve Köylü Efendiler ! Geliniz eğri oturup, doğru konuşalım... İletişim çağında teknoloji çağdaş... Amma ve lâkin kafalarımız çağ dışı... Bu gün hızla yaygınlaşan kanserojen hastalıkların temelinde, hormonlu ve kimyasal kullanımlı gıdalar bulunmaktadır. Devletin verdiği tüm maddî desteklere rağmen; anız yakılarak, bol kimyasal gübre atılarak elde edilen kalitesiz, standart dışı hormonlu ürünlerin dünyanın hiç bir ülkesinde ‘pazar ve alıcı’ bulamadığını iyi biliyoruz.
     Her ne kadar Büyük Atatürk bizleri ‘hakiki efendi olmakla payelendirmiş’ ise de; aslında okumaz yazmaz bir millet olduğumuz için (GDO-Hormon-Kimyasal ve sair) yan etkili zararlıları maalesef bilmediğimizden kendi hayatımızla kendimiz oynuyoruz. Kısacası “bindiğimiz dalı kesiyor” ve “bana bir şey olmaz!” felsefesini güdüyoruz. Hem kendi ve hem de toplumun sağlığıyla ‘ça-ça’dansı yaparcasına kendimizi kandırarak oynuyoruz...
     Bizlere sunulan hububat fiyatlarının düşüklüğünün asıl ve çarpıcı nedenlerinden birisi ve hatta birincisi ürünlerin standart dışı, kimyasal ilâçlı ve hormonlu oluşundandır... Bilesiniz !... Devlet alnımızın şakına balyozla vurunca mı aklımız başımıza gelecek !? Böyle, balyozlu uyarıyı da alnımızın şakında ‘Devlet Politikası’ olarak yaşamayacağımıza göre; “zararın neresinden dönülürse, kâr oradan başlayacaktır.” Üreticiye verilen bu “accık zamlar” uyanmamız için açık ve net bir mesajdır... “Şimdi anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrâkesi?” Bunu da bilesiniz...
      Sözün özü: ‘Organik Tarım’ için uzmanlar: “Doğadaki dengeleri gözeten, insan ve hayvan sağlığını koruyan, toprak ve su kaynaklarını kirletmeden üretim yapılan bir yöntemdir. Kimyasal girdi kullanmadan, üretimden tüketime kadar her aşaması denetimli ve sertifikalı üretim biçimidir.” diyorlar. Biz “tüketicilerin sağlıklı ve uzun ömürlü yaşamamızı istiyorlar.
      Ne demiş atalarımız: “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!” Milenyum Çağı’nda ‘traktörünüz dört çeker’ olmuş neye yarar !? İnsanı batıran çağ dışı ‘kuru inatla’ daha nereye kadar? Anlasanıza!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Eylül 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ESKİ BAYRAMLARA ÖZLEM


     Bizden öncekiler ‘nerede o eski bayramlar !’ deyip, içlerindeki özlemlerini daima dışa vururlardı... Kocadık mı bilmiyorum; eski bayramlar aklıma geldikçe, benim de özlemim artıyor ve ‘hayali cihan değer’ mertebesinde hatırlıyorum. Ne hikmetse aklımdan hiç çıkmıyor ki o eski bayramlar...
Çocukluğum Köyüm Mucur-Kurugöl’de geçti. 1950’li yıllarda, yani bundan tam yarım asırdan da önceki bayramlar bir başka güzel olurdu Kurugöl’de... Ekmek elden, su gölden, şekerler ve harçlıklar da büyüklerimizden... “Keşke her gün bayram olsaydı, ne iyi olurdu !” derdik. Her çocuğun umudu, hayali böyle işte... Benim daha farklı düşünmem mümkün mü o yaşlarda ?
Anam, arefe günü akşamı banyolarımızı yaptırırken “Sabunu bir daha o dükkândan alma. İyi köpürmüyo, içinde daş çıhıyo, uşahların sırtını cızıyo, gardaşım Ahmet hangi dükkânda almışsa, sen de o dükkândan al, emi !” diyerek, babama tembih ederdi.
     Sabah, ‘Bayram Namazı’na camiye götürüleceğimiz için erkenden yatırılırdık. Yatarken de tüm ‘acer’ (yeni) esvaplarımızı başucumuza hazır ederdik. Anam ellerimizin bayramlık kınasını da yaktığı zaman sevinçten uçardık ki, uyuyabilene aşk olsun.
     Soğukkuyu lastik ayakkabılarımızın çamurlarını akşamdan silerek hazır ederdik.İç çamaşırlarımız beyaz Amerikan kaput bezindendi. Üstüne çizgili ketenden yakasız yelek (gömlek) giydirilirdi. Çoraplarımızın koyun yünlerinden özellikle cicili-bicili renklerle boyanmış olmasına özen gösterilirdi. Kadifeden siyah renkli pantolonlarımızın üstüne lacivert çulhaki ceketlerimizi de giydik mi; besmele çekerek evden çıkar ve sabah erkenden caminin yolunu tutardık.
Bayram namazından sonra “Gö Hoca”nın eli cami içinde mutlaka öpülecek ve hayır duası alınacak... Hocamız “Berhûdar ol ! Allah tekrarına erdirsin !” demezse; öbür bayramı belki göremeyebilirmişiz.
Büyüklerimizin ellerini öpmek ve bayram hediyelerimizi almak için akranlarımızla gruplar oluştururduk. Topladığımız şeker ve çerezleri ceket ve pantolonlarımızın ceplerinde veya anamızın verdiği bez torbalarda biriktirirdik. Kâğıtlı şeker henüz piyasada yeni yeni görülüyordu ki ancak birkaç zenginin evinde önemli ve özel misafirlere ikram edilirdi. Diğer evlerde de mısır patlağı kavurgası, buğday ve çetene karışımı kavurga, köftür, kuru üzüm ya da ceviz verilirdi. Şekerden başka ikramlara ilgi duymadığımızı hâlâ hatırlıyorum.
Demir paralar çok kıymetliydi... Bunlara “Bozukluk” denirdi. “Banknot” denen kâğıt paralara kıyıp bizlere harçlık verenleri hiç hatırlamıyorum. Kurugöl’lüler kâğıt paralara banknot demezler, yöresel dille ‘Pangınot’ derlerdi. Bir çocuğa “Bir” lira, yani “Yüz kuruş”u alımgücü yüksek olduğu için bayram harçlığı olarak vermezlerdi. Biriktirdiğimiz harçlıklarla cami önüne tezgâh açan çerçilerden mantar tabancası, mantarlar alır, patlatır; çıkardığı gürültülerden büyük keyifler duyar, bayramın tadını çıkarırdık.
Bayramlarda arkadaşlarımızın ellerindeki kınaları incelemek çok hoş olurdu. Yine arkadaşlarımızın bayramlık yeni giysilerini bir bir incelediğimizi hiç unutmuyorum. Hacc’dan gelenlerin hediye ettikleri kınanın kaliteli ve mübârek olduğuna hükmedilirdi. Vay be !
Sözün özü: Köy kültüründe kutlanan bayramlardan aklımda kalan bir kaç anekdotu nostalji tadında ve tavında sizlerle paylaşmak istedim. Artık şimdi yaşlandığımı farkedince her şeyi daha iyi anlıyorum: Bayramın, meğer eskisi ve yenisi olmazmış!.. Bayram, ‘İslâm Dini’nde insanın-insana verdiği değerin öneminin pekişip, katmerleşip, dinî kültür geleneğinin oluşması imiş. Ne güzel !
Doğru olan da bence bu kültürün güzelliğinin yaşanması ve dostlarla paylaşılması...‘Mübârek’ olan ‘gün’, ‘şeker’, ‘kına’veya ‘kurban eti’ değil; ömrünü, mutlu ve mükemmel yaşamaya hakkı olan ‘İNSAN’a, yaratılmışların en şereflisi olduğunun onurunu hissettirmek...
İnsanların birbirlerine verdikleri değer ve saygınlık arttıkça, insan da bunun farkında olup hissettikçe; yaşanan her gün ‘mübârek’ ve her gün ayrı bir ‘bayram’dır... Ramazan Bayramınız Kutlu olsun efendim!...
Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Eylül 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KIRŞEHİR İL GAZETESİ”YLE İLİMİZ BASINI GÜÇLENİRKEN


     Nitelikli iyi bir yazar olmanın önemli kuralı bana göre: ‘okurun bazen önünde, bazen yanında, bazen arkasında’ olmaktır. Savunulan konunun doğru ve iyi örnek olmasıyla, karşınıza aldığınız ve tepkileri üzerinize çektiğiniz muhalif kitleye de gerçeği anlatmak, ilkeli yazar olmanın bükülmez ve vazgeçilmez erdemidir. Aksi halde bu yanı olmayanlar yazar değil; olsa-olsa birilerinin ‘kiralık kâtibi’dir.
    “Her gönülde bir aslan yatar!”( mış) deriz ya... Bir yazarın gönlünde yatan da tirajı yüksek, boyutları büyük, hedefi büyük, içi dopdolu, nitelikli, tarafsız, iyi bir bir gazeteye yazmak... Saydığım bu güzel özellikleri kapsayan “Kırşehir İl Gazetesi”nin yazar kadrosunda yazılarıyla uzun yıllar yer almış birisi olarak şimdi muradıma erdim. Rabbime binlerce şükürler olsun ki hemşehrimiz “ÇETİN” ailesinin sayesinde bu günü de gördüm.   
     Asıl hedefi nitelikli gazetecilik yapmak olan ‘Çetin ailesinin 16 Eylül 1983 tarihinden beri’ basın camiasının içinde olması, ayakta kalmanın ve daha ileriye gitmenin tecrübelerini edinip, başarıyı yakalamaları; kısacası onurlu ‘basın’ geçmişleri, “Kırşehir İl Gazetesi”nin gelecekteki başarısının kalıcılığını belirliyor. Bu başarının daha yukarıya taşınmasında elbette ‘bilinçli okur’larımızın da mutlak desteklerine ihtiyaç var. Görünen o ki bu gazete yıllarca yöremizde görmeye alışık olduğunuz diğerleriyle kıyaslandığında; nitelikli bir gazetede bulunması gereken tüm güzellikleri sayfalarına taşımış. Böyle bir gazetenin haftalıktan günlüğe dönüşmesini-şüphesiz ki- bilinçli tüm okurlar arzu eder. “Rûzgâr gibi gelip; fırtına gibi esip-yağıp, savurup, görünüp, tozu-dumana katıp, yok olup, kapanıp giderler” diyenlere de kişisel cevabım; kurucularının ‘otuz yıllık donanımlı’ gazetecilik tecrübeleri ‘ileriyi görerek ayaklarını yere sağlam basmayı’ öğretmiştir, bundan eminim...     
     “Kırşehir İl Gazetesi” aslen Akpınar İlçemizin Deveci Köyü halkından olan Ali ve Ramazan Çetin kardeşlerin doğdukları, aşını yiyerek, suyunu içerek büyüdükleri, kültürüyle hemhal oldukları yörelerinin insanlarına “Toprağım” diyen ‘dik duruşlu’ bir ahd-e vefa hizmetidir. İçeriği, görüntüsü, sayfa sayısı, baskı kalitesi, tiraj sayısı, donanımlı personel tarafından ‘çağdaş’, ilkeli, seviyeli, seciyeli, örnek gazetecilik anlayışıyla tasarımı yapılarak huzurunuza gelmektedir. Bu gazete sizindir. Bu gazete de kendinizi ve kentinizi bulacaksınız. Başka bir deyişle, ‘adam gibi adam özellikli okur olduğunuzun’ farkındalığını yaşayıp, size ve yaşadığınız yörenize verilen artı değeri anlayacaksınız.
    Zira bu gazete sizin bundan böyle ve bundan sonra ‘gözünüz, kulağınız, sesiniz, nefesiniz’ olacaktır.
Yöremizde yayım hayatına başlayan ve abone sistemiyle dağıtımı yapılan “Kırşehir İl Gazetesi”nin daha başarılı olması için; okuyun, okutun, abone olun, abone bulun. İçeriğini beğenerek, işyerinizde ve evinizde ailece huzur içinde okuyacağınız gazetedir.
     Sözün özü: Başarılı bir performansla, çok sayfalı ilkeli bir gazetenin basımı,yayımı ve dağıtımına öncülük ve sair yeniliklere önderlik eden “Kırşehir İl Gazetesi”nin; İlimize, siz değerli okurlarımıza basın adına güzellikler getirmesini, hayırlara vesile olmasını diliyor; sevgili Ali ve Ramazan ÇETİN kardeşleri de tebrik ediyorum. Yolları açık olsun... Allah utandırmasın, yar ve yardımcıları olsun. Önümüzdeki günlerde yayımlanacak yeni sayılarında yine buluşmak temennisiyle...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Eylül 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KOPYALA-YAPIŞTIR GAZETECİLİĞİ


      Yazar olmanın nitelikli ana kuralı bana göre: Okurun bazen önünde, bazen yanında ve bazen de arkasında olmaktır...
      Zaman-zaman beni yolda, belde, çarşıda, pazarda görenler çok fevkalâde akıl verirler: “Şunu da yazsana, bunu da yazsana” derler. Kırşehir deyimiyle: Akıllı lâfını deliye söyletirmiş ! Allah var, eğer okurun eleştirip, yazara pas attığı o konuya hem kişisel, hem toplumsal özelliği nedeniyle yazar olarak ilgi duyuyorsak, gündeme getirip tartışmaya açtığımız da oluyor.
    Okurlara, özellikle de yönetime yazı beğendirmek çok zor... Eğer bir konuyu gündeme taşıyıp tartışmaya açıyorsak; amacımız ‘bekçi dövmek değil, üzüm yemek’tir. Yazılanlara ve ortaya konan fikirlere okur ilgi duyup taraf oluyorsa, ya da muhalefet edip ters tepki veriyorsa, demek ki yazarın ‘mesajı’yerine gümbür-gümbür ulaşmıştır. Sonuçta, yazar gündeme getirdikleriyle vicdanen müsterih olabiliyorsa, mesajı da hedef kitleye ulaştırmışsa, erdemli kişilik sıfatını ortaya koymuştur.
      Her yazı yazana yazar denir mi? Bana göre, yazdıklarını, basın-yayın araçlarıyla ‘Hedef kitleye ulaştırmış’ ise, bu kişi yazardır. Yazar ‘Er meydanı’na çıkan pehlivan gibi, kispetiyle değil; er
meydanında ilmiyle, kalemiyle güreşendir. Er meydanına çıkan pehlivan nasıl ki yüzünü gizleyemezse, yazar da resmini, ismini gizleyemez... İsmini ve resmini gizleyenlerin hücre partisinin köstebeğinden asla farkları yoktur. Böyleleri yazar değil; birilerinin ‘kiralık kâtibi’dir. Kendini yazar sayan ve yazar sananlar, ilmiyle ışık olup, cesur, yürekli pehlivanlardır. Onurlarından, ilkelerinden ve hedeflerinden asla taviz vermezler...
. Bir yazar olarak, yeri gelmişken, biraz kendi sorunlarımdan, biraz okurların kaygılarından ve özellikle de “Kopyala-Yapıştır” yöntemiyle ‘Gazetecilik’ yapanlardan, daha doğrusu “Gazetecilik yaptığını sananlardan” söz etmek istiyorum:
      “Milenyum Çağı”olarak adlandırılan günümüzde, teknolojinin hızlı ivme kazanmasıyla ‘Basın-Yayın’ ve kısacası: ‘Medya’ da değişim akımına uyup kendilerine göre şöyle ya da böyle yol belirlediler. Dev bir kadro kurup, bu işi ‘Çağdaş’ imajla yapanlara sözüm yok, alınmasınlar... Esas diyeceklerim: Düğün davetiyesi ve kartvizit gibi ıvır-zıvır şeyler basmak için matbaa kuran; bu arada ‘Resmî ilan’ pastasından da pay sahibi olup nemalanmak isteyen, “kopyala-yapıştır” yöntemiyle sembolik (sınırlı) sayıda ve sınırlı sayfada gazete basan ‘kısa yolcu’ tüccar kafalılaradır...
     Efendiler ! 1968 yılından beri başta Kırşehir olmak üzere hem ‘Yerel’ basının ve hem de ‘Ulusal’ basının içinde varım. Emeğimin bedeli olarak ‘Yerel Basın’ın hiç bir patronundan bu güne kadar bir kuruş ücret (para) almadım; ki, kendilerine karşı boynumu eğip, hesap vereyim. Ama ‘Ulusal Basın ve Medya’da,’ bu kuvvetli kalem sayesinde -Allah’ıma binlerce şükür- iyi şeyler yaptım; kazandırdım ve güzel kazandım. Özellikle de uzun metrajlı ‘Reklam Senaryo’larını ilk icat edenlerdenim.
     Yaptıklarımı beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz onun takdiri bana değil okura aittir. 1. ‘Reklam Senaryoları’ konusunda uzmanlaşmayı, 2. ‘Kültür yazarlığı’ konusunda kariyerleşmeyi hedef belirleyip, bu iki konuda kendimi amatör ruhla halen kanıtlamaya çalışıyorum. Öyle aşırı iddialı da değilim. Çünkü iddia ve inat insanı telâfisiz hata yaptırıp, şirke ve kibire götürür. Yaptıklarıma gelince: Eserlerimi bir-bir saymak hem yersiz ve hem de gereksizdir. Bir alay kitaba kaynaklık ettim. Başta TRT olmak üzere, Medya’da binlerce dakika Kırşehir Halk Kültürünü anlattım. Belgesellerde metin yazarlığı yaptım veya konuyu bizzat kendim anlattım.     
     Gelelim Kırşehir ve Mucur’da yayımlanan “Yerel Basın”daki çabalarıma: Yöremizde yerimin, yönümün, hedefimin ve doğruların ne olduğunu maalesef (halen) anlamış değilim. Kendini “Gazete Patronu sayan ve sanan” birileri bizleri ya önemsemiyor ya da ‘emrinin altına aldığını’ sanıyor. Fikirlerimizi beğenmez, aklınca ‘yarı şaka-yarı ciddî’ : “şöyle veya böyle yaz” diyerek, konu verip, kendi fikirlerini enjekte eder. Veya yazılarımızın çıktığı gazeteleri adresimize postalamaz... Başka yerlerde yazılarımızın çıktığını görünce; kıskanır, “benden başkasına yazamazsın!” deyip, bir alay sitemli çirkin sözler sokuştururlar... Etkinliklerimizi ve başarılarımızı haber yapmazlar...Vesaire, vesaire...
     Sen kendini ‘Gazete Patronu’ sanıyor ve sayıyorsun da; ben de senin babayın kölesi miyim, yoksa dolgu maddesi miyim? Kelepir olduğum için beni sana (çok ucuza) sattılar da bundan haberim mi yok? Söylesene !
                                          

                                           SEN ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMA !
     “Eski zamanlarda bir Sultan varmış. Bir gün sarayın çizmecibaşı’nı yanına çağırmış. “Usta ! Öyle bir çizme istiyorum ki, eşi ve benzeri başka bir kimse de olmasın” demiş.
     Çizmecibaşı özene bezene öyle bir çizme diker ki, pırıl-pırıl, sağlam mı sağlam...İnsan ayağına giymeye ve yere basmaya kıyamazmış... Sultan çizmeleri pek beğenmiş. Hemen giyinmiş ve etrafındakilere sormuş:
     - “Nasıl ! Beğendiniz mi?”
     Herkes bir tarafını övmüş. “Güzel de söz mü efendimiz !”demişler. Bundan yüz bulan Çizmecibaşı: “Efendimiz ! Pantolonunuz da şu biçimde, ceketiniz şu şekilde ve serpuşunuz da şöyle olsaydı...” derken, Sultan gülmüş ve ;
     -“Dur !” demiş... “Sen çizmeden yukarı çıkma !”
      Sözün özü: Tarık Dursun K. “Nasıl yazar oldunuz?” başlıklı deneme yazısının son paragrafında şöyle diyor: “Yazarı yazar yapan ‘sıradan’ ya da ‘alelâde’likten çıkaran da bu yanıdır. Böyle bir yanı olmayan da yazardır elbet, ama işte öyle bir yazardır: Kimliksiz, kişiliksiz, yarınsız bir yazar.”       
     Evlâdım Duran Erdoğan ! Sen de uzun uzun yazıp sana ayrılan köşenin hatlarını aşma. Sınırları ve editörüyün sinirlerini zorlama... Kısa kes, anlayan anladı zaten...
Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  01 Ağustos 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÜLTÜREL YARENLİKTE RAMAZAN


    Yaptığımız nükteli yarenliklerin kendimizle özdeşleşerek kıyamete kadar konuşulmasını ve kalıcı olmasını isteriz.Bazen dozunu aştığımız, abarttığımız, farkında olmadan gaf yapıp, pot kırdığımız da olmuyor değil...Gerçeği yansıtsa da yansıtmasa da, yarenlik hayatın tuzu, biberi; onsuz da olmuyor ki ! Malûm: ‘Ramazan’ sabır ayıdır... Buyurun Ramazan yarenlik örneklerini hep birlikte okuyalım:
                                         TEPEMİ ATTIRIRSA BEN RAMAZANI YERİM !
     “Ramazan geliyor, ne yapacaksın, onu nasıl karşılayacaksın?” diye sormuşlar... Sorunun muhatabı bizim komşu erenler de: “Hoş geldi, sefa geldi. Uslu durursa gül gibi geçinir, gideriz. Tepemi attırırsa, hatır gönül dinlemem, vallahî ben onu yerim!” demiş..
                                                       MUCUR AÇLIKTAN ÖLÜYOR !
     Hacıbektaş-Mucur arasında dolmuşçuluk yapan ve nüktedanlığıyla bilinen şoför Çerkez; Ramazanın Ağustos aylarına rastladığı çok sıcak bir yaz gününde Mucur’a yolcu getirir. Oruç tutmadığı savurduğu sigarasından belli. Mucur’da karnını doyuracak açık bir lokanta veya pide fırını da bulamamış. Yolcuları toparlayıp Hacıbektaş’a döndüğünde, gördüklerini ve yaşadıklarını duraktaki şoför dostlarına şöyle aktarmış:
     “Mucur’da öğleyin karnımı doyuracak açık bir yer bulamadım. Halkın benizleri solmuş, susuzluktan dilleri-damakları kurumuş, açlıktan nefesleri kokuyor. Şuna baksana Hacıbektaş öyle mi? Tüm lokantalar açık, bolluk-bereket var. Nankörlük etmeyin Hacıbektaşlı’lar, varın yurdunuzun kıymetini bilin !...Mucur açlıktan ölüyor !..”   
                                              CEMAATE DE İMAMA DA MAAŞALLAH !
     Merak saikiyle Kırşehir’deki bir caminin imamına, Ramazan da “epey cemaatin var mı?” diye sormuşlar. O da üşenmemiş birer-birer saymış:
     “Allah bereketini artırsın fena değil ! Allah hepsine uzun ömür versin. Caminin imamı, müezzin, bizim avradın gocası, bizim uşahların babası, kayınpederimin damadı, kaynanamın güveyisi, amcamın yeğeni, dayımın yeğeni, teyzemin yeğeni, damadımın kayınpederi, gelinimin kayınbabası, bizim karşı komşunun karşı komşusu... camii dolup dolup taşıyo canım...Meraklı komşu imama aynen:
     “Cemaatine de imama da maaşallah. Demek camide iğne atsan yere düşmez. Son cemaat yerinde bari bir seccadelik yer ayırabilir misin? Teravihi bu akşam senin camide kılsak...
                                                       BEN YARIM MÜSLÜMANIM !
     Bizim köylü “Sötüre” lâkaplı Halil, çevresinde zengin, yani ‘ağa’ olarak bilinir. Ekili arazisi çok, mevsim yaz. Üstelik o yıl Ramazan da Temmuz ayına denk gelmiş. Memleket harpten çıkmış, ki Halil Ağa çalıştıracak işçi bulamıyor. Eline tırpanı alıp ekini kendisi işlemek zorunda kalıyor... Çünkü ekin zamanında hasat edilmezse, tarlada kalacak, zarar edecek...Moral dersen, tümden bozuk...
        Kurugöl’ün içinden geçen karayolunun kenarındaki tarlasında saatlerce tırpan sallamış, öğleye kadar tek başına ekini işlemiş. Acıkmış, yığının gölge tarafına oturmuş öğle yemeğini yedikten sonra kırmızı boççayı kafasına dikip su içerken, yoldan geçen zaptiyeler kendisini görmüşler. Zaptiyeler bir hışımla üstüne yürüyüp çıkışmışlar Sötüre Halil Ağa’ya:
     “Sen ne biçim müslümansın ! Ramazan ayında olduğunu bilmiyor musun? Orucu niye yiyorsun? Şimdi seni karakola çekip bir güzel ıslatalım mı !” deyince; Sötüre Halil Ağa hemen kendini toparlar:
      “Bu dediklerinizin hepsini biliyor ve hepsine aklım eriyor. Amma ve lâkin bilmediğiniz bir şey var: Ben müslümanım, amma soya, yani yarım müslümanım. Ramazan ayının birinci yarısında onbeş gün oruç tutarım. Bu gün de Ramazanın yirmisi olduğuna göre, itikadımca Ramazanın ikinci yarısında oruç tutmam...” deyince; Zaptiyeler:
      “Ha, öyleyse mesele yok. Haydi kolay gelsin. Kusura bakma !” deyip, yanından ayrılırlar.
      Sözün özü: Esasen yarenlik, nükte, hiciv, taşlama, fıkra ve mizah gibi kültürel mesajı olan söylemlerin içinde biraz(cık) da ‘beyaz’ ya da ‘pembe’ renkli yalanın olduğu tartışmasız ve bu tespitim gerçektir. Eğlenirken ya da eğlendirirken -âmiyane tabirle- ‘attığımız, fırlattığımız, sıktığımız beyaz veya pembe yalanlı yarenliklere’ çevremizdekileri güldürürken; “yalandan kim ölmüş” deyip, sesimizi biraz daha yükselterek kahkahamızı ayyuka çıkarırız. Bu söylediklerim yalan mı? Hayırlı Ramazanlar efendim !..
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  01 Ağustos 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAİR FERİDE TAŞKOPARAN’I BEN BÖYLE TANIYORUM !


     Milenyum olarak adlandırılan günümüzde kadın şairlerimizin ‘az oluşu’ bilinmektedir. ‘Az’ lık yokluğun, yetersizliğin değil; aynı zamanda ‘öz’ün ve kalite belgeli oluşun’ değerini belirleyen kavramdır. Kendisini tanıyabildiğim kadarıyla Feride Taşkoparan hanımefendi de bu ‘az’lar potasının içinde pişip,yanıp, olgunlaşmak için kıvamını bekleyen, iddiasız, ilkeli şair, bir ev hanımı ve şimdilerde büyükannedir.
     Yazıp yayımladıklarını basından takip edebildiğim kadarıyla; değişik konulardaki hece vezinli şiirleriyle şair Feride Taşkoparan hanımefendinin ‘çağdaş bilgi donanımlı’olduğu açıkça gözlemlenmektedir.
     Benim için yazdığı ve “Çağdaş Kırşehir Gazetesi’nin 27 Haziran 2012 tarihli 4564 sayısında yayımladığı şiiri buyurun bir kere daha okuyup, birlikte değerlendirelim:

DURAN ERDOĞAN     

Kulu bunalınca yetişir Hızır
Daim sıcakkanlı dostluğa hazır
Tahtı yüksek, gönlü alçak bir vezir
Yarenler yanında Duran Erdoğan
     Yardım elin açık hoştur sohbetin
     Dostların yanında duyulur methin
     Beyninde biriken bilgi servetin
     Paylaşman çok hoştur Duran Erdoğan
Bitmez mürekkebin yazar kalemin
Takdirini almış cümle alemin
Eşe-dosta verir Tanrı selamın
İnsanlık yanında Duran Erdoğan
     Kurugöl Köyüne bir yıldız doğmuş
     Alimler yanında yerini almış
     Kendi emeği ile bugüne gelmiş
    Asaleti ünlü Duran Erdoğan
Dost şerbetin yudum yudum içersin
Misafirperversin kapın açarsın
Göçmen kuşlar gibi kışın göçersin
Dost canlısı insan Duran Erdoğan
      Genç nesil yaşlanır yaşlılar gider
     Duran Erdoğan’ı kılalım lider
    Tozkoparan size teşekkür eder
     Dünya durdukça dur Duran Erdoğan
                         
                     Feride TAŞKOPARAN
       
     Sözün özü:Sergilediği elit örneklerle ilk kitabını bastırdığı zaman edebiyat aleminin içindeki yerinin de ebedî olacağını kendisi bizzat işaret ediyor. Ben bu şairimizin geleceğini bu perspektiften böyle görüyor ve siz değerli okurlarımla paylaştığım hakkındaki bu yorumumu inanın asla abartmıyorum.
     Nezaket ve tevazû gösterip özünü söze dökmüşler ve beni onurlandıran yukarıdaki şiiri lütfedip adıma ithafen yazmışlar. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Kendisine sağlıklı bir ömür diliyorum. Yolu açık, başarıları daim olsun.   
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  01 Ağustos 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

EVLİLİK KÜLTÜRÜMÜZDEN ESKİ VE YENİ DÜĞÜN GELENEKLE


     Düğün denince aklıma önce ‘davul-zurna’ gelir. Hele uzaktayken öyle hoşuma gider ki sesleri... İçim kıpır-kıpır olur, neredeyse uzaktan başlarım oynamaya... Hey gidi günler hey ! Neydi o gençliğimdeki eski düğünler... Vay be !
     Kurugöllü Çarşaflı Cici Teyze: “Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl, pire berber iken; Periler Padişahının oğlunun gönlü fakir bir çiftçi ailesinin kızına düşmüş” tekerlemesiyle başlardı masalına. Sonunda “kırk gün kırk gece yapılan düğünle onlar ererdi muradına, bizler çıkardık kerevetine” deyimiyle biterdi masal.
     Kırk gün kırk gece yapılan düğünler artık masallarda kaldı, kalmasına da; şimdiki düğünler de artık ‘kırk dakika’da bitirilir oldu. Düğünlerin bu kadar kısalmasının sebepleri ne olursa olsun; yine de yaşamadığımız, göremediğimiz düğünlerden ziyade, bizzat yaşayıp tadına ve keyfine vardığımız düğünler güzeldir, demekten kendimi alamıyorum.
     Çocukluğumun düğünlerinin ‘okuntu’ları elle yazılırdı: ‘Pazartesi günü başlayıp, Perşembe günü hitam bulan düğünümüze ‘maile’ ailece davetlisiniz’ denilirdi. Bayrak kaldırmadan bir önceki günü ve ‘gelin indirilişin’ ertesi günü yapılan ‘duvak açma’ merasimini de sayarsak; toplam altı gün ‘düğün derneği’nin düğün evindeki görüntüsüyle ‘nostalji’ yaşanırdı. Bir müddet sonra düğünler, Cuma günü başlayıp, Pazar günü bitirilir oldu... Nedeni ise, memurların da ‘düğün derneği’ne rahatlıkla katılımlarını sağlamak için. “Ömrün uzun, düğünün güzün olsun” sözü tekerleme veya deyim olmaktan da öte, aslında geleneği yansıtan bir temenni idi. Çünkü eski düğünler işlerin büyük bir çoğunluğunun bittiği ‘güz mevsimi’nde yapılırdı.
     Her ne hikmetse, erkeklerimiz kadınlar için: “ayda düğün varmış denilse, çıkmak için merdiven ararlar” diyerek, kadınlara hem takılır, hem de gelin alma alayına katılımlarını sağlayıp ‘yenge’ götürürler. Öte yandan “Kamber’siz düğün olmaz” veciz sözü, düğün kültürümüzde, yine kadınların erkeklere verdikleri destek ve güveni ifade eder.
     Düğün yapılan ve özellikle de damat evinin uzaktan görünmesini sağlayan ‘Düğün Bayrağı’nın bağlandığı sırığın tepesine takılan elma, bereket sembolü sayılır. Rızıktan bize de nasip olsun diyen çocuklar, bayrak sırığını taşlayıp, düşürdükleri elmayı yedikleri ve atılan taşlar kazalara neden olduğu için, bu âdetten vazgeçildi. Eski geleneklerden kardeş, emmi, dayı ve zirzop yolu şimdilerde artık yok oldu. Yok olan eski geleneklerden birisi de damat yakınlarından birisinin kağnı tekerine bağlanarak yokuş aşağı salıverilmesi veya belinden ip bağlanarak, tavana asılan pancarın kemirtilmesi. Yine kaybolan eski geleneklerden; sin-sin oyunu, deve oyunu, cirit, güreş gibi ve sair orta oyunları ile toprak damların üstüne davul-zurna eşliğinde ‘kelle atma’ yarışmasının yapılması da düğünlerin kültürel eğlence kaynağı ve kaymağı olmaktan çıkmıştır. Diğer yandan çocukların kırdan kazıp, hediye almak için acer (yeni) gelinlere sundukları bir demet ‘Çiğdem’de yavaş-yavaş âdetten çıkmıştır.
     Köçeklerin ve Abdalların yerini tek saz veya orkestra gurubu almıştır. Evlenen gençlerin düğününde eskiden köçek oynatılırken, şimdilerde başta yakınları olmak üzere genellikle davetliler kendileri oynamaktadır. Eline kına yakılan gelinin altın almak için avucunu açmaması; kız evinin kapısının bastırılarak düğün alayının sağdıcından bahşiş alınması, yöremizde kısmen yapılan geleneklerdendir.
     Günümüzde ‘düğün dernekleri’nin evlerinin önlerindeki sokaklara kurulan çadırlarda yüksek sesle çalınan müzikle gece yarılarına kadar misafirlerin ağırlanması çağdaş, modern bir görünüm değil...Şehir içi trafiği aksatan bu düzenlemeye yetkililerce anlayış gösterilerek, göz yumulması; silah atılması, içki içilmesi günümüz düğünlerinin çirkin öteki yüzüdür... Havaî fişek gösterisi, düğün geleneğimizde ‘eski köyümüze yeni âdet’ olup, yöremizde ‘şişkinliğin, yani sonradan görmenin alâmeti!’ sayılmaktadır.
     Evlilik kültürümüzde eski ve yeni düğün geleneklerimizi irdelerken maddiyat darlığı ve zaman kıtlığının etkin rol oynadığı gözlemlenmektedir. Kırk gün kırk gece süren eski düğünler, kırk dakikalık modern nikah merasimlerine dönüşüp, diğer yandan mutlu ve mükemmel evliliğin temeli olmaktadır.    
    Sözün özü: Sanatçı Semiha Yankı diyor ki eski plakta: “Sevmek bir ömür sürer / sevişmek bir dakika”... Kızın ‘güzel’, oğlanın da ‘zengin’ olması evlilik için kural olsa bile, bence çok da önemli değil. Önemli olan ‘mantık evliliğinin’ yapılması...‘Sevgi ve hoş görüyle de pekişip perçinlenen’ böylesine evlilikte: ‘aşk asla bitmez!’ Kırşehirli’lerin deyimiyle: “O zaman gir oyna, çık oyna!” İşte sana bir ömür süren en güzel düğün!..
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  13 Temmuz 2012, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÖY YAŞANTISINDA NOSTALJİ


      Mucur’un en gözde, en güzel ve en büyük köylerinden birisi, daha doğru birincisi Kurugöl Köyü’dür. Doğu-Batı ve Güney Karayollarının kesiştiği tam kavşakta yer alır. Buradaki fabrikalar, petrol tesisleri, turistik lokantalar Kurugöl’ün güzelliğine ve ekonomisine artı değer katmaktadır. Ahalisi zengin, toprağı bereketli ve kavşak noktasında oluşu, köylüleri de nakliyatçılığa ve ticarete özendirmiş. Bu yazımda sizlere köyümüzde yaşanmış öykülerden nostalji tadında ve tavında bir demet sunacağım:
                                                TRAFİKLE-İREFİK BENİ BATIRDI !
     Geçimini dolmuşçuluk yaparak temin etmek isteyen bir minibüsçünün anısını yeri gelmişken anekdot olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
     Kurugöl’ün eski Muhtarı Kâmil Öztürk köyün ‘ağa’ kabul edilen, hatırlı ve varlıklı ailelerindendir. ikinci el bir minibüs satın alarak Kurugöl-Mucur-Kırşehir hattında dolmuşçuluk yapar. Bu arada ‘Refik’ de bu minibüse dolgun maaşla şoför olarak tutulur .
     Kâmil Ağa işin inceliklerini bilmediği için her işi şoföre bırakır.Şoför ihmallik eder, minibüsün periyodik bakımını zamanında yapmaz; trafiğin istediği işlemlerin gerekli belgelerini minibüste bulundurmaz. Derken, Kamil Ağa, arızanın giderilmesi için masraf üstüne masraf edip, trafiğe de ceza üstüne ceza öder. Bütün bunlara şoförün yüksek maaşı da eklenince, sonunda Kâmil Ağa zarar edip, minibüsü satar. “Minibüsü niye sattın?” diyenlere de, diline tesbih ettiği ifadeyle;   
     “Sormayın komşular ! Trafikle-İrefik bir oldu, beni batırdı !..” der.
                                       DOĞRU OLMAYA BEN DOĞRUYUM AMMA ...
    Kurugöl halkından iki kişi kavga eder. Birisi var ki önüne gelene sövüp sayar... Kavgaya katılanlardan diğeri: “Bu çirkin sözlerinin hesabını sana mahkemede sorarım... Bu memlekette kanun var!” der. Tepesi atan öteki kavgacı: “Mahkemeye vermeyenin de... Kanunun da ...” diyerek, en galiz küfürü söyler. Konu mahkemeye intikal eder ve ‘kanuna sövdüğü’ için kamu dâvası açılır. Bu arada hatırlı kişilerin araya girmesiyle, dâvacı ve dâvalı barışıp, sulh olurlar. Tüm şahitler: “Efendim ! ‘Kanun’a değil,dâvacının ‘kağnı’sına sövdü !” şeklinde şahitlik ederler. Ancak “Patlak İsmail Emmi” dürüstlükte taviz vermez ve “kanuna küfretti” diyerek, ısrar eder. Hâkim de “Bu kadar insan yalan mı söylüyor! Şimdi Seni tanık iken sanık yapar içeri tıkarım. İfadeni düzelt” der. Patlak İsmail emminin cevabı: “Doğru olmaya Ben doğruyu söylüyorum. Amma siz yine de nasıl isterseniz öyle yazın ifademi Hakim Bey...” şeklinde olur.
     Sonuç: Dâva konusu böylece ‘kamu’ dâvası olmaktan çıkmış; dâvacı da ‘kişisel’ şikayetini geri aldığından dâva düşmüştür.
                                        ÇOK İT-KÖPEK GÖRDÜM DE SENİN GİBİ...
     Yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü -fi tarihinde- yine Kurugöl’de yaşanmış bir olay... Anasının yaptığı taze tereyağlı, ballı yufkalı dürümü kapan çocuk, ucundan azıcık ısırmadan, bir koşuda sokağa fırlar. Çocuğun elindeki dürümü gören ve içindeki katığın ne olduğunu öğrenen uyanık komşu, çocuğa: “Haydi seninle bir oyun oynayalım. Ben köpek olayım... Sen de köpeğin sahibi ol. Ben sana hırlayıp, havladıkça, elindeki dürümden bana ısırt.” der. Komşunun, çocukla evcilik oyunu böylece başlar. Adam dişlerini sırtararak, hırlayıp havladıkça, çocuk dürümü ısırtır ve “köpek adam!”la oyun sürer... Netice de elindeki ballı -tereyağlı dürümü yemek çocuğa kısmet olmadan, adam dürümü bitirir...
     Köyümüzün alim sözlü ve altın öğütlü kocalarından Dedem Ali Çavuş da manzarayı görür: Cami avlusundaki cemaate olayı hülâsa edip; olayın baş aktörü komşusuna: “Bu yaşıma kadar çok it-köpek gördüm; amma, senin gibi hünerli ‘itoğlu iti’ hiç görmedim !” der.
      Sözün özü: Şu bizim köy!.. Nüfusuna oranla, kariyer yapmış kalite belgeli üniversitelisi belki az olabilir ... Şoförü ve zenaatkârı çok... Amma ve lâkin “Enver Usta’nın çırakları”ndan öğrenilecek daha çok şey (lâf) var... Zengin köy kültürü...Köy odalarında ve köy kahvehanelerinde bozdur-bozdur harca. Bize de yaşanılanları ibretlik nostalji tadında yazmak, anlatmak ve gelecek kuşağa aktarmak kaldı...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  11 Temmuz 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

EMEKLİYE AÇIK MEKTUP


     Sevgili Emekliler! Güzel yurdumun güzel insanları !
     Beni dikkatle okumalı ve sözlerimi can kulağıyla dinlemelisiniz: Çünkü tecrübe konuşuyor...İnsan ömrünü üç bölüme ayırıp değerlendirirsek: 1.Çocukluk ve öğrencilik... 2. İş hayatı... 3. Emeklilik...
     Bu günkü bu köşe yazımda dilimin döndüğü kadarıyla, kıdemli (tarihî) bir memur emeklisi olarak konuya yaklaşmak ve tecrübelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum: Bu yazdıklarım övünmek için değil, örnek olması içindir... Bunu peşinen, iyice ve böylece bilesiniz...
     Emekli olunca kendine emeklilik hayatında yeni imaj çizen iki tip insan var:
      a) Emekliliği başı boşluk sanıp, evi ile kahvehane arasında 7 gün 24 saat mekik dokuyanlar...
      b) Emekliliği boş oturanın boş kalfalığı sayıp; sakal bırakıp, sakalını imama okutup, üflettiren; başına takke takıp, eline de üç el tesbih alıp evi ile camii arasında beş vakit gidip-gelip ‘Cennet-î Alâ’ ve ‘Huri Kızları’ hayali kuranlar... (Elbette ibadet edeceğiz....Amma takva üzere...)
    Görüşlerimi biraz daha detaylandırdığımda; diyeceklerim şöyle:
     1. Emekli hep gün doğmadan önce kalkar...Böylece hem yaşanılan gün ve hem de kalan ömür daha uzun yaşanmış olur. Zira uykuda geçen zaman, yaşanmış ömürden sayılmaz...Bunu iyi bilesiniz...
     2. Emekli mutlaka günlük gazete, kısa öyküler ve anekdotlar okur. Dedi-kodu yapmak, orada-burada çene çalmak lâfı güzaftır.
     3. Emekli yatmadan önce “En Güzel Aşk Fıkraları” kitabından en az üç fıkra mutlaka okumalı... Eğer karnınız tok olarak da yatmışsanız; aksi halde , rûya’nızda eli sopalı zebanilerden başkalarını göremezsiniz...
     4. Emekli anılarını süslü-cafcaflı sözlerle ballandıra-ballandıra her yerde anlatmaz... Bizzat kaleme alıp, yazar... Dostları, kendisi için: “O, bu işin kitabını yazmış adam” derler.
     5. Emekli, görevi esnasında karşılaştığı bazı hususların üstüne sünger çekip mutlaka unutmalı. Zira, makamlar, babamızdan kalan tapulu mülkümüz değil...
     6. Emekli, dostlarıyla buluşmak için; Sağlık Kurumlarının hasta bekleme salonlarını değil; özellikle emekli olduğu kurumunun ‘Sosyal Tesisleri’ni randevu adresi olarak vermeli.
     7. Emekli Sağlık sorunlarını uzman doktoruna anlatır... Emekli komşusunun tavsiye edip verdiği hapı yutmaz ! Önerim: ‘Milenyum Doğal Gençlik Şurubu’ reçete ile satılmaz... Yan etkisi de yoktur. Doğadan toplanan organik ürünlerden yapılıyor. Şifa niyetiyle içebilirsiniz...
     8. Emekli olunca ‘Ticarete kesinlikle atılma !’ anlaşıldı mı? Tekâûd: Arapça da: “Oturan” demekmiş. Otur, oturduğun yerde...Bu yaştan sonra sağlıklı ve adam gibi yaşamana bak; çok parayı ne yapacaksın?
     9. Eğer ‘Sigara ve İçki’ hayatınızın vazgeçilmezlerinden değilse, sigara ve içkiyi bırakmalısınız... İçki ve sigara içilen mekânların adreslerini gösteren kitapçıkları eski kâğıt hurdacılarında arama. Sağlık Bakanlığı bu kitapçıkları ‘Doktor Reçetesi’ olarak tabiata yeniden döndürdü.   Sağlık Kuruluşlarında dağıtımı ücretsizdir. Zira, yine de ‘Sigara ve İçki’yi bırakamıyorsanız; o zaten sırtınızı yere getirip,eninde-sonunda sizi mutlaka nefessiz bırakıp tuş edecektir.
    10. Eğer emekli politikaya atılacaksa; “Dostlarla Muhabbet Partisi”ni tercih etmeli... “Langırt Sevenler Partisi” mahkeme kararıyla; “Kanarya Öttürenler Partisi” de kuş gribi nedeniyle faaliyetlerini durdurdular. Haberiniz ola...
    11. Emekli Televizyondaki ‘İzdivaç’ programlarını izlemez. Radyoda ‘Türk Sanat Müziği’ dinler.
    12. Emekli aylığını az bulup, mevcut Hükûmetten zam istemeyi sakın aklından bile geçirme... Devlet: “Baba”dır... Babanın zammı da ‘Babaca’dır ! Sana 3+4 yeter de artar bile...Varsın ‘Eski Milletvekillerimiz’ % 45 zam alsınlar... Emekli kanaatkâr olmalı ve küçük seylerden büyük mutluluk duymalı...Hayatta her şey para mı? Mühim olan insanlık !..
     Sözün özü: Bir yarenlikle noktalıyorum yazımı: Adamın birisi falcıya gitmiş, Falcı da:”on yıl daha züğürt yaşadıktan sonra bu sıkıntılarından kurtulacaksın!” demiş. Adam:”Zengin mi olacağım?” diye sormuş. Falcı: “Hayır, züğürtlüğe alışacaksın!” demiş... Anlarsınız ya !..
     Yukarıda sıraladıklarım 66 yıllık ömrümün ve 18 yıllık emeklilikte edindiğim tecrübelerimin yarısı... Gelecek köşe yazısına kalsın gerisi...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  25 Haziran 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KIRŞEHİR TANITIM GÜNLERİ


     “Eğitim ve Kültürde marka şehir: Kırşehir”... 7-10 Haziran 2012 tarihleri arasında Ankara’da Atatürk Kültür Merkezinde yapılan “Tanıtım Günleri”nde Kırşehirli bir yazar olarak bu dört gün boyunca bulundum. Kırşehir Halk Kültürünün derli toplu anlatıldığı ilk ve tek kitap olan “Kırşehir Anekdotları” adını verdiğim kitabımı okurlarla buluşturdum. Diğer aktiviteleri takip ederek, elimden geldiğince katılıma destek vermeye çalıştım.
     Gelelim konunun esasına ve etkinliğin değerlendirilmesine: Her şey güzeldi, ancak;
     İlkler daima eksikli ve mutlaka kusurlu olur. Neden? Ortada alınacak örnek ve şablon yok da onun için... Ben bazı köşe yazarlarımız ve gazetecilerimiz gibi meseleye ‘eksik ve kusur’ perspektifinden bakarak ve tüm iyi niyetleri öteleyip, karamsar yaklaşımla da bu güzîde güzelim etkinliği değerlendirmek istemiyorum. Bu bir kere ilk başta böylece iyi biline...
     Biz millet olarak bazı hizmetlere hem öncülük yapmayız; hem de yapan girişimciler için “yapsınlar da bir görelim, bakalım nasıl olacak!” saikiyle pusuda bekleriz. Aklıma geldi, hemen söyleyeyim: Erenler camiye gitmiş ve vaiz de bu arada: “Abdestsiz namaz kılınmaz. Kılınsa bile bu namaz olmaz” diyormuş. Erenler de yanındakinin kulağına eğilmiş. “Ben kıldım, bal gibi de oldu!” demiş. “Efendi ! Sen salla başını, biz biliriz işimizi” prensibiyle hareket edenler, bak bu işi de başardılar, haydi kendilerini kutlasanıza... Büyüklük sende kalsın...
     Söz konusu etkinlikte kendisine görev verilen herkes üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Kimsenin kimseye bir diyeceği yoktu.Memleket sevdalısı işadamlarımızla, Valimiz başta olmak üzere, Kaymakamlarımız, Belediye Başkanlarımız,Bürokratlarımız mesai mefhumu gözetmeden hep fuar ve etkinlik alanındaydılar. Tüm standları birer birer gezip görevlilerle konuşmaları, bence, halkla kucaklaşmaları ayrıcalıktı; sevginin, sevdanın ve ahde vefanın çarpıcı örneğiydi. Bu “TANITIM GÜNLERİ” etkinliğini düşünenler, tertip komitesi olarak düzenleyenler, A’dan-Z’ye tüm katılımcılar her türlü övgüye lâyık olduklarını kanıtladılar. Bu organize etkinlikteki performansı, yüksek ekip çalışmasındaki başarıda herkesin payı fevkalâde büyük olduğu için birini diğerinden farklı sanmayı ve saymayı şık bulmuyorum.
      Hele bu etkinliğin dışarıya yani kamuya yansıtılması hususundaki   “Ulusal Basın ve Medya”nın bu etkinliğe odaklandırılarak ilgi çekilmesi, bu etkinliğin başarısında fevkalâde üstünlüktü....
     “Ben has Kırşehirli’yim, Kırşehir Ben’den sorulur!” diyen, kendini Kırşehirli sayan ve sananlar... Bazı yerel basınımız... Başımıza taç yapıp meclise yolladığımız yeni ve eski bazı milletvekillerimiz; protokol masalarına kasıla-kasıla oturup, ezberlediği ‘cafcaflı’ sözlerle bizlere nutuk atanlardan ellerimiz patlarcasına ayakta alkışladıklarımız; Kırşehir Organize Sanayiine ve başka yerlere fabrika kurup bürosunun kapısında “toplantı var” bahanesiyle konuklarını saatlerce bekleten şişkin iş adamlarımız; mağazalar zincirlerinin patronları; sizleri ve standlarınızı maalesef göremedik... Sizin servetinizden fakir-fukaranın, garip-gurabanın,komşunuzun , tüyü bitmemiş yetimlerin ve devletin de hakkı var, bunu biliyor musunuz? Sizler de bir gün öleceksiniz...: Torunlarınız, beleşe konan damatlar ağızlarının suyunu akıtarak afiyetle geride bıraktıklarınızı yerken; imamın okuduklarıyla, cenazenize katılan cemaate yedirilen helvaya mı güveniyorsunuz? Ahirete varınca, Kırşehir sevginizi ve sevdanızı böyle kanıtlayarak mı servetinizin hesabını ‘Zebani Hazretleri’ne vereceğinizi sanıyorsunuz? Ölüm ve ötesini dünya alemiyle kıyaslayıp, düşünüp, değerlendirdiniz mi?
     Ben, milletvekili sayımızın 5’den 2’ye düştüğü her dönemi yaşayan ve düşüş nedenini iyi bilenlerdenim. Demek ki, Kırşehir’de artan bir şey yok... Hızla göç vererek küçülüyoruz... Her Kırşehirli’ye düşen, yerine acilen getirilmesi gereken görevler var: Öyleyse bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız...
      Neşet Ertaş üstadın deyimiyle: “Ayakların turabı” olduğuna inanıp Kırşehir’e hizmet aşkıyla yola çıkan prensip sahibi ilkeli insanlar, yerine getirdikleri görevin keyfiyle vicdanen müsterih oldukları için yorulmazlar.
     Sözün özü: Şunu hem gururla ve hem de övünerek söylemeliyim: Ki, böylesine   mutluluğu yörem adına ömrümde hiç yaşamamıştım. Bu önemli etkinlik programına katılan ve katkı sağlayan Kırşehir sevgisiyle ve sevdasıyla dolu herkese şahsım adına minnet, saygı ve teşekkür borçluyum.
     Kırşehirli Dernekler Federasyonu’nun organize ettiği “KIRŞEHİR TANITIM GÜNLERİ” etkinliğinin “Tertip Komisyonu’nda, Yayın Komisyonu”nda görev alanlarla, emeği geçen tüm katılımcıları tebrik edip, kutlarım.
     Allah sağlık-afiyet versin, daha nice böyle güzel etkinliklerde yine birlikte olalım inşallah...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  18 Haziran 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

İTOĞLU İT


     Sizlere bu yazımda kültürümüzde ve aramızda önemli bir yeri olan köpekgillerden söz edeceğim... Aslında ‘Köpek’ ve ‘İt’ sözlükte aynı anlamı ifade etmezler. Köpek: Dört ayaklı memeli hayvan grubunu; ‘İt’ ise genelde dört ayaklılardan köpeği, özelde (mizahî ve mecazî anlamda) aşağılanmış iki ayaklıları anımsatır. Bunlara da kültürümüzde “İtoğlu it” denmektedir.
     İnsanın yapısında var olan kuruntu, kibir, hasedlik, fesatlık gibi duygu ve düşünceleri içeren bazı şeytanî kompleks davranışlar komplikeleştilerek hayatımızda çıkarılmadığı ya da kontrol altına alınmadığı sürece “babaları da zaten itin biriydi” diyenler çok haklılar...Konuyu biraz deşelersek: Nasıl ki sokaklardaki başıboş köpekler -belirti göstersin veya göstermesin- uyuz ve kuduz tehlikesiyle çevreye ve insanlara zarar verirlerse; -tabiri caizse- “İtoğlu İt” damgasını yiyenler de toplumda aynı perspektiften değerlendirilerek, irdelenirler. İrdeleyenler de sonuna kadar haklılar...
      Geycekli Aşık Derviş EKİM günümüzün değerli yorumcularındandır. Okurla buluşmuş “Aşığım Sana Kırşehir” ve “Sevda Kanseri” adlı iki kitabı var. 4 Haziran 2012 tarihli Yeni Yeşil Mucur Gazetesinin 376. Sayısında yayımlanan “İTE BAK İTE” konu başlıklı şiirini içeriğinin özelliği ve gündemdeki güzelliği edeniyle sizlerle paylaşmanın ve bu şiiri yorumlamanın doğru davranış olacağını sanıyorum:

İTE BAK İTE
Temelinde yoktur edep hayâsı
Görgüyü bilmiyor ite bak ite
Sütü belli değil bozuk mayası
Durmadan havlıyor ite bak ite

Küfür şarkı olmuş düşmez dilinden
Kırk belâ bulaşır sönmüş külünden
Kabuklu yumurta yenmez elinden
Kendi pak görür ite bak ite

Sesini duyurur yağıp eserek
Külhanbeylik yapar asıp keserek
Yüzünü gösterir nefret kusarak
Edebi bilmiyor ite bak ite

Belâdan kaçsan da o seni bulur
İyiye lâf söyler kötüyü korur
Camide saf tutar en önde durur
Elhamı bilmiyor ite bak ite

Yalan dolan olmuş benliği-özü
Suratı bir karış gülmüyor yüzü
İğne gibi batar insana sözü
Çuvaldızı bilmez ite bak ite

Aynaya bakmayıp elleri kınar
Burnunu lüzumsuz işlere banar
Kendini evliya-enbiya sanar
Kitabı bilmiyor ite bak ite

Aşık Derviş Ekim der ki görsen yaramaz
Kırk yıl geçse doğru yolu bulamaz
O benim yanımda çırak olamaz
Bana lâf söylüyor ite bak ite

Aşık Derviş EKİM

      Sözün özü: “Yunusça yaşamanın” tadını almak, erdemli olmak; riyakârlıkla olmaz... Rol gereği değil, sözde değil; özde, imanlı ve ihlaslı olduğunu bilerek yaşamakla ve topluma yansıtmakla olur.
    Sevgili Aşık Derviş EKİM kardeşim ! Kalemine ve gönlüne sağlık. Ben de -fi tarihinde- ‘Şeytana uymadım’ ve tıpkı senin gibi davrandım. Boş, lafazan ve kaprislerle dolu, kendini ‘adam sayan ve sanan’ rantiyeci birisi, bana eşimin ve dostlarımın önünde ‘ağzında salya saçarak kudurmuş gibi’ saldırdı. “Köpekle yatan pire ile kalkar” diyen büyüklerimin sözünü hatırladım. “İt ürür kervan yürür” sözünden hareketle; aynı hatayı üçüncü defa yaptığı için defterimden tamamen sildim. ... Ve ... iti Allah’a havale ettim...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  12 Haziran 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

EŞŞOĞLU EŞŞEK


      Dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla bundan tam yarm asır öncesindeki yaşanmış medeniyetten ve köy kültüründen söz edeceğim... Bu yazımda eşekle bizleri karşılaştırmaya; eşek hakkındaki şiirlerden, masallardan, hikayelerden, özlü sözlerden, atasözlerinden, fıkralardan bilgiler ve kesitler sunmaya çalışacağım. Biraz nostalji yaşayalım istedim. Sürçü lisan için peşinen aff’ola diyorum.
     Ömrümün ilk gençlik günleri köyüm Kurugöl’de köy kültürüyle hemhal olarak geçti. Bir hanımefendi sanatçı eski plaktaki şarkısında “Bir kedim bile yok” diyorsa da; çok şükür bizim kedilerimiz ve eşeğimiz vardı o yıllarda. Çünkü Kırşehir’liler şöyle derlerdi: “Eşeği olmayan köylü, eşekten de kötüdür.” Öyle ya, eşeğinin taşıyacağı yükü, eşeği yoksa köylü kendisi yüklenecek...   Ağabeyim en gösterişli eşeğimize “Kulaklı Taksi” derdi. Bindiğimizde kendimizi hakikaten ‘Cadillac’ taksiyle seyahat ediyor sanardık.Eşeğin güçlü- kuvvetli oluşu işi kolaylaştırırdı.   
     Dil bilimciler “merkep”denilmesinden yana; amma ve lâkin bu hayvana toplumda “eşek” denilmesi, bir ‘inatlaşma’ olsa gerek. Şu yarenliklerle konuya renk katmak istiyorum:
                                              ARKANDAN GENE EŞŞEK DERLER
     Genç, dinamik ve görev aşkıyla dolu olduğu anlaşılan ilin yöneticilerinden birisi ara-sıra köylülerin arasına katılıp onlarla sohbet etmeyi çok seviyor. Yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü o devirde köylüler de yeri geldikçe, “Eşeği olmayan köylü eşekten de kötüdür” diyerek, eşeğin öneminden söz ediyorlardı ilin yöneticisine . Dolayısıyla köylülerin ağızlarından çıkan iki lâfın birisi mutlaka eşek oluyordu. Yönetici eşek sözünü kaba bulur, köylüleri uyarır:
     “- Bu binek hayvanına merkep deyiniz. Merkep sözcüğü zaten binek hayvanı (binit) anlamına gelir. Yani merkep demeniz daha uygun olur.” der. Köylüler zorlana zorlana merkep demeye özen gösterirlerse de... Ancak içlerinden biri de yöneticiyi uyarır:
     “Darılma amma beyefendi! Alışmış gudurmuştan beterdir. Şimdi yüzüne garşı merkep dediklerine bahma. Aha Sen Şehergediğini aşmadan arkandan gene eşşek demeye başlarlar. Bunların ipiynen guyuya inilmez.” der.
                                         ŞEMSİ YASTIMAN AĞABEYDEN BİR NOSTALJİ
     Rahmetli Şemsi Yastıman ağabeyim Kırşehir’de Ortaokul öğrencisidir. Şosenin kenarında dalgın-dalgın yürürken, arkasından bir eşeklinin geldiğini ve ayak seslerinden kendisine iyice yaklaştığını farkeder. Sahibinin eşeği durdurmak için “Çüüüşşş” dediğini duyar. Sesi tanır ve durur. Dönüp eşeğin üstündeki adama selam verir. Eşeğin üstündeki adam tarih öğretmenidir. Öğrencisi Şemsi Yastıman’a:
     “Sen yörü, Sen yörü, Sana demiyom !” der.
                                                       ATA SÖZÜ
a)     “Eşek kulağı kesilmekle küheylan olmaz.”
b)     “Eşekten doğma katır, ne hal bilir ne hatır.”
c)     “Eşek hoşaftan ne anlar! Suyunu içer, tanesini bırakır.”
                                                        EŞEK VE BİZ
     Sözün özü: Bir ‘dede’ tavsiyesiyle konuyu bağlamak istiyorum... Tecrübe konuşuyor!.. Atalarımız özlü sözlerden oluşan bu deyimleri lâf olsun diye boşuna dememişler... Eşinizin ve dostlarınızın yanında, boş kaprislerle, patavatsız sözlerle sizleri haksız yere aşağılayan birisinin iğrençliğini yaşadığınızda, kendinizi “eşekten düşmüş karpuza benzemiş“ gibi algılasanız bile; yaşanılan çirkinliği yapanın bu çirkefliğini “eşek inadı” sayıp, söylenenleri tekrarlanan “eşek şakası” sanıp, o kişiyi ancak “eşek cennetini boyladığı” zaman Cenab-ı Hakk’ın huzurunda affetmeyi düşünmelisiniz... Sizin kendisine olan sevginizin, saygınızın ve hatta hoş görünüzün değerini “eşekkafalı”lar “zebanilerin güllesini” alınlarının şakında “eşek tekmesi” gibi hissettikleri o ahîr zamanda ancak anlayabilirler... İnsanlık bizde kalsın...
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  05 Haziran 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

BENİM TANIDIĞIM DURAN ERDOĞAN


Dostlar ! 1 Mayıs 2012 tarihinde 65 yaşımı doldurdum. 44 yıldır köşe yazarlığı yapıyorum. Devletin önemli kademelerinde, dernek ve vakıf yönetimlerinde görev aldım. En önemlisi 22 yıldır gerek TRT ekranlarında ve gerekse yerel Televizyon kanallarında varım. Beni tanıyan dostlar mutlaka bana şiir ve yazılar yazıp onore ederler. İşte bu bu ifademe bir örnek de şair Gülbeyaz ATALAY hanımefendiden. Buyurun hep birlikte okuyalım;

ARKADAŞIM DURAN

Kibir böbür yoktur onun özünde
Hiç yalan yoktur benim sözümde
Çok dürüsttür asla dönmez sözünde
Benim tanıdığım Duran Erdoğan

Duran Erdoğan’ın hep güler yüzü
Büyük adamlara hep geçer sözü
Hiç yalanı yoktur dik durur başı
Benim tanıdığım Duran Erdoğan

Bütün kanalları tek tek geziyor
Boş durmuyor hep bir şeyler yazıyor
Çaresiz kullara çare arıyor
Benim tanıdığım Duran Erdoğan

Arkadaşım ama kardeş gibidir
Hanımıyla kendi aynı köylüdür
Kendi ufak-defek aslan gibidir
Benim tanıdığım Duran Erdoğan

Bir hanımı vardır şeker mi şeker
Misafiri sever hep hizmet eder
Bahçesine varsan gülleri kokar
Benim kardeşimsin Duran Erdoğan

Gülbeyaz diyor ki kardeşim benim
Anandan doğalı almışsın ilim
Bütün kanallarda açılmış yolun
Benim tanıdığım Duran Erdoğan

Gülbeyaz ATALAY
3 Mayıs 2012
Kurugöl Köyü
MUCUR

Sözün özü: Değerli şair kardeşim Gülbeyaz Atalay hanımefendiye ilgi ve iltifatı için teşekkür eder; bu vesileyle saygı ve hürmetlerimi sunar, sağlık ve mutluluk dolu nice günler görmesini Cenab-ı Haktan niyaz ederim.
Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  22 Mayıs 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

BU BİZİM KÜLTÜRÜMÜZ


     Halk arasında “sıcakkanlı-soğukkanlı insanlar” diye bir tabir var. Ben bir Kırşehirli olarak bu tabirin “sıcakkanlı” tarafında yer bulmuş birisiyim. Yöremizdeki ‘Türkmen Kocaları’nın torunu olduğumuzu, kendileriyle sohbet ettiğimiz diğer yöre insanları yüzüme çok kez söylemişlerdir. Lâfı daha fazla uzatmadan konuyu da daha fazla dağıtmadan aşağıdaki örneklerle konuyu yarenliklerle bütünleştirip bağlamak istiyorum: Buyurun;
                                      KIRŞEHİR ANKARA OTOBÜSÜNDE
          Kırşehirli bir hemşehrimiz 8 yaşındaki oğluyla Ankara’ya giderken, otobüsün cam tarafında oturan oğluna Kızılırmağı tanıtıyor:
     “Bah oğlum bu ırmağa Gızılırmah derler, tavatır suyu vardır.” Ufaklık ırmağa bakar-bakar ve babasına;
       “abooo, he baba laa !” diyerek, onaylar.

                      KAYMAKAMIN HANIMINI AĞIRLIYOR... KOLAY MI?
     Aniden, çat-kapı misafir gelen Kaymakamın hanımına ikramda hazırlıksız yakalanan uyanık ev sahibesi, tabağa bir armut koyup getirir ve misafirine de ısrarla:
     “Hanım kızım haydi yesâne, bizim Mucur’un armutları pek de lezzetli,pek de besleyici olur. Bu Armutların bir denesi adamı tıka basa doyurur.” demeyi de ihmal etmez... *
*Atila Erdemir’den alıntıdır.                                                                            
                                        VALİ’YE AYRAN İKRAM EDİLİR Mİ?
     Yörede nüktedanlığıyla ünlü ağalardan birisinin konağına bir Abdal hemşehrimiz misafir olur. Konağın hanımı bu misafire kahve ikramında bulunur. İlin valisi de ağanın sohbetini özlemiş, hem stres atmak ve hem de yarenlik etmek için, soluğu ağanın konağında alır. Bu arada Abdal ‘kırk yıl hatırlı’ kahvesini bitirir ve ağaya: “Berhüdar olasın, ziyade olsun ağam!” diyerek, minnetini gösterir. Konağın sahibesi, evde kahve bittiği için valiye de ayran ikram eder.
     Vali, konak sahibi ağaya aklınca lâf atarak: “Abdala kahve, bana da ayran ikramını kendime   münasip görmedim !” deyince, ağanın eline koz gelmiştir. Taşı gediğine koyup, cevabı yapıştırır:
     “Darılma amma, Sen vazifeli bir memursun.Burada bugün varsın, yarın yoksun. Beni unutur gidersin... Abdal hemşerim köy-köy gezer; her odada filanca ağanın konağında bir kahve içtim, deyip beni hep anar,anlatır !” der.
     Sözün özü: Gülmek, güldürmek ve düşündürmek, aslında hedefi tam onikiden vurup mesajı etkinleştirmek içindir. Benim Kırşehirli hemşehrilerimin hepsi alim değil ama sözü gediğine koyarken arif olduklarını ima ederler.Bazen de üstü kapalı “anlarsın ya !” diyerek muhabbeti pekiştirmeyi de ihmal etmezler... Anlarsınız ya !
     Hoşça Kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Mayıs 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

YARENLİKLERİN DOSTLARLA PAYLAŞILMASI


      Aklımıza her geleni yarenlik saymamız ve sanmamız doğru değil. Yarenlik hem espirili olmalı hem de güldürüp, düşündürüp eğlendirmeli. Her ülkenin kendine özgü yarenlik ustaları ve ünlüleri var. Bizim ülkemizde de en ünlüsü Nasreddin Hoca’dır.
     Bazen mesajın daha etkin olabilmesi, dikkat çekmesi, sözümüzün dinlenmesi için kendimizle ilgili yarenlikleri bu ünlülere mal ederek anlattığımız da olmuyor değil !.. “Nasreddin Hoca bir gün televizyon izlerken” diyerek yarenliğe başlıyorsak, işte bu yarenliğin –argo tabirle- “cılkının çıkmış hâli”dir, bilesiniz. Bu tür yarenliklere genelde gülünse bile, gülen yüzlerde mutlaka ekşime belirir...    
                   
AGOP’un KUŞU
     Agop yalnız yaşayan birisi. Yalnızlığını gidermek için Kapalı Çarşı’daki kuş satıcısı Bayram’dan iyi cins bir muhabbet kuşu satın alarak eve getirir. Şimdi tek can dostu, evdeki arkadaşı “Naz” adını verdiği kuşu. Zaman-zaman onu kafesten çıkarır, evin içinde uçurur, dertleşip, konuşur ve kuş daha sonra kendiliğinden kafesine girer. Her gün aynı seromoni periyodik olarak devam eder.
     Bir gün yine Agop çilingir sofrasını kurar, bir taraftan demlenirken bir taraftan da “Naz”la muhabbeti koyulaştırır. Agop, içkiyi de fazla kaçırıp, sızar. Agop kendine geldiğinde kuşu “Naz”ın da duvardaki Haça sıçtığını; masadaki kadehten de birkaç yudum alarak sarhoş olup yerde baygın yattığını görünce, kuşuna çıkışır:
     “Müslüman kuşuysan, içkiyi niye içtin? Hristiyan kuşuysan Haça niye sıçtın? Şimdi senin tüylerini yolmam mı?” der.   
     
ÇERÇİ EŞŞEĞİ GİBİ
     Mucur’un Gümüşkümbet Köyü’nde geçen bir konunun anekdotunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Efendim, bıyıkları yeni yeni terleyen bir kıdemsiz genç, sakal traşına başlamış. Baba da hevesli, ilk çocuğu, mürüvvet görüyor. Nefis bir traş takımıyla birlikte bir kaç çeşit de losyon almış.Oğlan da birini bitirip öbürünü kullanmıyor, azıcık ondan, biraz öbüründen derken karıp katıyor. Bu kokteyl kokudan ninesinin burnu da nasibini alıyor. Torununun kendine delikanlılık havası vermesine pek keyiflenen ninesi:
     “Gâvurun sıpası, ne de gözel kohuyon öyle, çerçi eşşeği gibi .” der.*
*Atila Erdemir’den alıntıdır.
     
MÜFETTİŞ EĞİTMENİ TEFTİŞ EDİYOR !
     Bir Gezici Başöğretmen, üç sınıflı Köy İlkokulunu teftişe gelmişti. Geçip arka sıraya oturdu. Eğitmen çocuklara çıkarma işlemini anlatıyordu. İki senelik kartça bir öğrenciyi ekmek sacından yapmış olduğu kara tahtanın başına çağırdı:
     “Sen gel ulan bıldırın boku. Say bakalım bu sınıfta kaç kişi var?”
     “Müfettiş dahil onüç kişi var öğretmenim”
     “ Oğlum, Müfettişi s..tiret. (çıkar)
     “O zaman oniki kişi kalır öğretmenim.” *
     *A.Erdemir’in 7. Kitabının 221 sayfasından alıntıdır.
     Not: Bu da yazılır mı diyenlere!: Eğitim gerçeğinin dününü ve bu gününü de kıyaslamak için          yorumsuz örnektir.              
     Sözün özü: Her fıkra, yarenlik tadında ve tavında olsa bile; her yerde, her zeminde ve her zamanda   anlatılmaz. Yarenliklerin konuyu pekiştirici, dostlara sunulan mesajın akılda kalıcılığını sağlayıcı olmasına özen gösterilerek seçilmesi gerekir düşüncesindeyim. Zaten yarenlikler ancak dost meclislerinde anlatılan özlü sözlerdir. Yarenlikler bazen de dostların burnuna gül gibi güzel kokular soluturken; düşmanın alnının şakına gülle gibi değer. Bu nedenle kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Ağzımızdan çıkanın nerelere kadar uzandığını iyi bilelim.
     Hoşça kalınız.


(Anekdot Eklenme Tarihi:  24 Nisan 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:38)

KÜLTÜREL YARENLİĞİN UNUTULMAZLARI OLMAK


      Yaptığımız nükteli yarenliklerin kendimizle özdeşleşerek kıyamete kadar konuşulmasını ve kalıcı olmasını isteriz.Bazen dozunu aştığımız, abarttığımız, farkında olmadan gaf yapıp, pot kırdığımız da olmuyor değil...Gerçeği yansıtsa da yansıtmasa da, yarenlik hayatın tuzu, biberi; onsuz da olmuyor ki !
     Bizim Köylü Kadıoğlu lâkaplı birisi: “Yarenlik olsun diye Aşağı Mahallede bir yalan söyledim; Yukarı Mahalleye gelince kendi yalanıma geri kendim de inandım!” demiş. Buyurun bakalım...

CEMAATE DE İMAMA DA MAAŞALLAH !
     Merak saikiyle Kırşehir’deki bir caminin imamına, “epey cemaatin var mı?” diye sormuşlar. O da üşenmemiş birer-birer saymış:
     “Allah bereketini artırsın fena değil ! Allah hepsine uzun ömür versin. Caminin imamı, müezzin, bizim avradın gocası, bizim uşahların babası, kayınpederimin damadı, kaynanamın güveyisi, amcamın yeğeni, dayımın yeğeni, teyzemin yeğeni, damadımın kayınpederi, gelinimin kayınbabası, bizim karşı komşunun karşı komşusu... camii dolup dolup taşıyo canım...Meraklı komşu imama aynen:
     “Cemaatine de imama da maaşallah. Demek camiide iğne atsan yere düşmez. Son cemaat yerinde bari benim için bir seccadelik yer ayırabilir misin? ” der.*

KAYMAKAMIN HANIMINI AĞIRLIYOR... KOLAY MI?
     Aniden, çat-kapı misafir gelen Kaymakamın hanımına ikramda hazırlıksız yakalanan uyanık ev sahibesi, tabağa bir armut koyup getirir ve misafirine de ısrarla:
     “Hanım kızım haydi yesâne, bizim Mucur’un armutları pek de lezzetli,pek de besleyici olur. Bu Armutların bir denesi adamı tıka basa doyurur.” demeyi de ihmal etmez... *
*Kaynak: (Atila Erdemir)

BEN YARIM MÜSLÜMANIM !    
      Bizim köylü “Sötüre” lâkaplı Halil, çevresinde zengin, yani ‘ağa’ olarak bilinir. Ekili arazisi çok, mevsim yaz. Üstelik o yıl Ramazan da Ağustos ayına denk gelmiş. Memleket harpten çıkmış, ki Halil Ağa çalıştıracak işçi bulamıyor. Eline tırpanı alıp ekini kendisi işlemek zorunda kalıyor... Çünkü ekin zamanında hasat edilmezse, tarlada kalacak, zarar edecek...Moral dersen, tümden bozuk...
        Köyün içinde geçen karayolunun kenarındaki tarlasında saatlerce tırpan sallamış, öğleye kadar tek başına ekini işlemiş. Acıkmış, yığının gölge tarafına oturmuş öğle yemeğini yedikten sonra kırmızı boççayı kafasına dikip su içerken, yoldan geçen zaptiyeler kendisini görmüşler. Zaptiyeler bir hışımla üstüne yürüyüp çıkışmışlar Sötüre Halil Ağa’ya:
     “Sen ne biçim müslümansın ! Ramazan ayında olduğunu bilmiyor musun? Orucu niye yiyorsun? Şimdi seni karakola çekip bir güzel ıslatalım mı !” deyince; Sötüre Halil Ağa hemen kendini toparlar ve;
      “Bu dediklerinizin hepsini biliyor ve hepsine aklım eriyor. Amma ve lâkin bilmediğiniz bir şey var: Ben müslümanım, amma soya, yani yarım müslümanım. Ramazan ayının birinci yarısında onbeş gün oruç tutarım. Bu gün de Ramazanın yirmisi olduğuna göre, itikadımca Ramazanın ikinci yarısında oruç tutmam...” deyince; Zaptiyeler:
      “Ha, öyleyse mesele yok. Haydi kolay gelsin. Kusura bakma !” deyip, yanından ayrılırlar.
      
     Sözün özü: Esasen yarenlik, nükte, hiciv, taşlama, fıkra ve mizah gibi kültürel mesajı olan söylemlerin içinde biraz(cık) da beyaz ya da pembe renkli yalanın olduğu tartışmasız ve bu tespitim gerçektir. Eğlenirken ya da eğlendirirken -âmiyane tabirle- ‘attığımız, fırlattığımız, sıktığımız beyaz veya pembe yalanlı yarenliklere’ çevremizdekileri güldürürken; “yalandan kim ölmüş” deyip,sesimizi biraz daha yükselterek kahkahamızı ayyuka çıkarırız, öyle değil mi?
      Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  17 Nisan 2012, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   24 Nisan 2012, Salı   Saat:11:57)

KIRŞEHİR HALK KÜLTÜRÜNDE ABDALLARIN YERİ


     Özünde Türkmen ve Karacakurt aşiret geleneğini taşıyan ve bu kültürü doyasıya yaşayan Kırşehir’de, yöreye daha sonraları gelip yerleşen Abdallar da halkla kaynaşıp kenetlenerek, bu kültürün bir parçası olmuşlardır. Dahası, esmer tenli bu insanlar, yerleşik yaşam düzenine ayak uydursalar bile; saz çalarak, türkü söyleyerek gönüllerde taht kurup, bu alanda hizmetkâr olmayı tercih etmişler. Son derece tevazûlu davranışları, ince nüktedanlıkları, özellikle de dürüst ve düzgün oluşları Abdalları mütevazı mertebelere yüceltip, yükseltmiştir. Yöremizde “Teber Uşağı” ya da “Ustalar” namıyla da anılırlar.
     Teknolojinin hızlı ivme kazanması, nüfusun artışı; zira, halkın ekonomik kısırlığı tasarrufa dönüştürmesi neticesinde “kırk gün kırk gece süren düğünler” artık masallarda kalmış; şimdilerde düğün ve eğlencelerin salonlarda yapılarak “kırk dakikaya” düşmesi, Abdallara olan ilgiyi azaltmıştır. Dolayısıyla Abdalların ‘gönüllerde taht kuran dostlukları ve sultanlıkları’ mazi olup, anılarda kalmıştır.
     Kültürümüzün bir parçası olan Abdallarımızdan alınan bir kaç anekdotu yarenlik tadında ve tavında sizlerle paylaşarak konuyu bütünleştirelim: İşte örnekleri, buyurun;

BU ZENAATI BELLE... YOKSA MEMUR YAPAR SÜRÜNDÜRÜRÜM !
      Abdallar Kırşehir’in Bağbaşı mahallesinde yaşarlar. Genellikle de ilkokuldan yukarısını okumazlar. Bağbaşı Abdallarından ‘Kabadayı’ lâkaplı Hüseyin Garip, kendi mesleğine hor bakan ve bu sanatı öğrenmek istemeyen oğlu Neşet’e kızar:
     “Belleyeceksen bu zenaatı belle ... Yoksa seni Kale’deki mektebe gönderir, o yüksek taş merdivenlerden her gün çıkarır-indirir, sürüm-sürüm süründürürüm... O zaman da Danyal’ın oğlu Sedat gibi öğretmen yapar, köy-köy gezdiririm !” der.*

ŞU KARA HERİFİN KESTİĞİ YENİR Mİ?
     Bir gün ‘Kabadayı lâkaplı Hüseyin Garip’ kara sünnet çantasıyla tam tekmil dolaşırken, akşama misafir ağırlayacak kadının biri elindeki tavuğu kesecek “erkek” aramaya kapısının önüne çıkmıştır. Malûm Anadolu’da âdettendir, kadın kısmı canlı kesmez, özellikle bülûğa ermiş erkeklere kestirirler. Tam da o sırada sokakta geçen “Kabadayı”önüne çıkar.Etrafına bakınır, tanıdık birisini göremeyince sünnetçi “Kabadayı”ya seslenir: “Şu tavuğu kessene amca !” der.
     Kadını gözlemekte olan komşunun acer gelini, yarı şaka, yarı ciddî lâfa karışır: “Bırak Allah’ını seversen, şu kara herifin kestiği yenir mi?” deyince;
     Ne desin “Kabadayı”?.. O da gelinin kendisine takıldığını anlamıştır. Az düşündükten sonra istifini bozmadan her zamanki hazır cevaplığıyla geline hiç beklemediği bir cevap verir:
     “Ne olacak yani kızım... Senin kocayınkini de ben kestim !” der.*

İSTİKLÂL MARŞINI KİM YAZDI ? HAYDİ BİLİN BAKALIM !
     Bir düğünden dönüp Pazar sabahında gelini yeni evine indiren Kırşehir Abdalları: “Herkesi eğlendirdik, ağlattık, güldürdük. Biraz da kendimize bakalım “ diyerek Kervansaray Dağı’nın tepesinde bir su başında konaklayıp günün geç saatlerine kadar eğlenirler.
    Kendi araçlarına tıka basa sıkışıp Kırşehir merkezine girdiklerinde bir trafik polisi yollarını keser.Tanımıştır ustaları. Kafaları çakırdır. Polis memuru: “Bakınız hepiniz sarhoşsunuz, şoförünüz de sarhoş. Size bir soru soracağım bilirseniz ceza yazmayacağım.”der.
     Hep bir ağızdan: “Sor bakalım ağam!” diyen ustalara soru gelir. Polis memuru: “İstiklâl Marşımızı kim yazdı?”
     Arka koltuklardan birbirlerine: “Acep kim yazdı diye mırıldanırlarken,şoför kendini toparlar: “Muharrem Ustamız yazdı desem, derin okumuşluğu yoktu. Neşet zaten güçcüğüdü o yıllarda, yazamaz. Çekiç Ali de yazmadı, iyi biliyorum. Bunu yazsa- yazsa Hacı Emmim yazmıştır. Evet Hacı Taşan yazdı ağam !” deyince, kasıla –kasıla gülen trafik polisi: “Tamam, şimdi bildiniz, ceza yazmıyorum” derken; şoför de arkadaşlarına dönüp:
     “Gördünüz mü nasıl da bildim!” diyerek, havasını atar. *
     Sözün özü: Abdallarımızın ; hizmet, hürmet ve anılarıyla kültürümüze güzellik katması, ülkemiz ve yöremiz Kırşehir için inkâr edilemez bir şanstır.
     Yönetimde görev alan sorumlularımızın da Abdallarımızın heykelini Kırşehir’in tam göbeğine dikerek kadirşinaslık edip bu insanları anıtlaştırmaları ahde vefanın en güzel örneğidir. Kendilerine teşekkür ederim.
      Hoşça kalınız.

*Kaynak: Adnan Yılmaz, Kırşehir Örneklemesiyle Anadolu Abdalları sayfa:175,195,203 Kırşehir 2008



(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Nisan 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:39)

KÜLTÜRÜMÜZDE KÜFÜRLÜ YARENLİKLER !.


       Küfür, hem hayatımızda ve hem de kültürümüzde bir vazgeçilmezdir. Bunun toplumda kabûl gören ve dilden dile dolaşan örnekleri pek çoktur. Hele benim gibi ‘Köy Kültürüyle’ hemhal olup yetişmiş birisi için, içeriği küfür dolu, hakikaten mesajı da oldukça makûl ve mantıklı küfürlü yarenlikleri örnek vermek çok kolay. Elimde bu konuda derlenmiş on ciltlik birikim var. Küfürlü yarenlikleri küçük değişikliklerle yazıya döküp yazmak, doğrusu işin aslını yansıtmıyor, ama orijinalini anlatmak mesajı daha iyi veriyor. Böylesine küfür içerikli, küfürlü yarenliklerin her ne hikmetse alıcısı da oldukça fazla. Toplumda iyi de rağbet görüyor. Amma ve lâkin ben yine de yaratılış yapım gereği böylesine küfür içerikli yarenlikleri anlatmaktan utanıyor, edep içinde yazıya döküp sunarken bile zorlanıyorum.
     Kültürümüzdeki küfür içerikli yarenliklerin yumuşatılmış, edep içine sokulmuş örneklerini “Kültürümüzde Küfür ve Lan” ve “Tırmancı Hacı’nın Tiki” başlıklı bölümlerde ‘Kırşehir Anekdotları’ adını verdiğim kitabımda bolca ve daha ayrıntılı bulmanız mümkün. Konumuz buraya gelmişken “anlayan anladı” veya “anlarsın ya” diyelim ve birkaç örnekle bu husustaki yarenliğimizi süsleyip, girizgâhı kısa keserek konuyu bütünleştirelim.Buyurun:

BİZİM SAMİ DEMİŞ Kİ !
     Bizim köyün âdetlerinden birisi de askerliğini yapıp salimen evine dönenlere, geçmiş olsun ya da hoşgeldin ziyaretine gidilir. Bizim Sami de teskeresini alıp köye gelince komşu kadınlar grup oluşturarak ziyaretine gelirler. Söz arasında kadınlardan birisi Sami’ye:
“Askerlik yapmak günümüzde çok kolaylaştı, değil mi?” deyip, aklınca hatırşinaslık yapar.
     Sami de mütevazı komşu kadının bu sorusuna kısaca:
“Yapın da gö...nüzü görüyüm? Kolay mı zor mu o zaman anlarsınız !” der.

DALAKÇI’DAN BİR FANTEZİ
     Dalakçılı’lar kültürünü doya-doya yaşayan çok hoşgörülü insanlardır. Bu köyde her söz kolay-kolay küfür olarak algılanmaz. Gönül dostlarından İhvan-î mahlâslı şair ve yazar sevgili İbrahim Özdemir ağabeyim göngörmüş, donanımlı, tipik bir Dalakçı’lıdır. Bu anekdotu kendisinden aldığım şekliyle sizlerle aynen paylaşmak istedim:
     Dalakçı’dan Gö İrbâam(İbrahim) komşusu Leyli kadının kümesinin hemen yakınına hıyar-biber eker. Leyli’nin tavukları da hıyar ve biberin dibini eşeleyerek, köklerini açmak suretiyle kurumalarına sebep olur. Bu durumdan Gö İrbâam komşusunun tavuklarından şikayetçidir. Tavukların sahibi Leyli kadın, bahçesi zarar gören Gö İrbâam’ı tersler ve aynen:
     “G...tümün ağzına hıyar-biber ekecen de, ağzına akıta akıta yiyecini mi sandın, İrbâam ağa?” der.
    Sözün özü: Her ne kadar ‘küfürlü yarenlikler’ fıkra tadında ve fıkra tavında görülüp, espirili mesajıyla akılda daha kalıcı gibi algılanıyorsa da, biz yine de ihtiyatı elden bırakmayalım. Zira, her yerde her doğrunun söylenmeyişi gibi, ağzımıza her geleni fırlatırsak, vatandaş da ‘fırlamalardan’ rahatsız olursa, üzülen yine biz oluruz gibime geliyor kanaatindeyim. Anlarsınız ya!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  05 Nisan 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:38)

HALK KÜLTÜRÜNDE KIRŞEHİR YARENLİKLERİ


      Türkü, türkünün öyküsü, şiir, masal, hikâye, anekdot, destan, efsane, mani, ağıt, deyim, atasözleri, bilmece, dua, beddua ve halkın kullandığı kelimeler halk kültüründeki ortak değerler bütünüdür. Mümkün oldukça,ömrüm ifa ederse hepsine zaman içinde burada Yöremiz Kırşehir’den örnekler sunup, sizlerle birlikte notalji keyfi yaşamak istiyorum.İşte size örnekler:
                                 
BİZİ HARMAN ÇAYIRINA ÖRKLE KENDİMİZ YAYILIRIZ
     Olay, yokluğun ve kıtlığın hükümdar olduğu fi tarihinde Mucur’un Dalakçı köyünde geçer. Eskilerde Kırşehir üzüm bağlarıyla ünlüdür. Çünkü iklimi ve toprağı bağcılık için elverişlidir. Bu nedenle çokça pekmez üretilirdi. Hattâ bağcılıklarını kıskanan, başka yörenin   bazı ard niyetlileri de kıskançlıklarından “Pekmez akıllı Kırşehirli” diyerek, yöre halkına takılmadan edemezlerdi. Her neyse;
     Dalakçı Köyü’nden Zalha (Zeliha) bacının da o yıllarda birkaç dönümlük üzüm bağı var. Baharda bu bağını belletmek için kendi köylüsü birkaç ameleyi bir hafta çalıştırır. Bağ belleyen amelelere de hergün madımak yemeği pişirir. Her gün madımak yemekten bıkan amelelerden birisi:
     “Zalha Bacı ! Sen her gün bu madımakları kazmak için çayıra gidiyon. Yıkayıp, temizleyip,yağ,   tuz , katıp, pişirip bir hayli zahmete giriyon. Bu kadar emeğe, mesarife,eziyete ne gerek var? Ahırda ineklerin yularlarından getir, bizleri harman çayırına örkle, acıkınca biz kendimiz madımakları yayılır, karnımızı da doyururuz.” der.
                                   
ŞEMSİ YASTIMAN AĞABEYDEN BİR NOSTALJİ
     Rahmetli Şemsi Yastıman ağabeyim Kırşehir’de Ortaokul öğrencisidir. Şosenin kenarında dalgın-dalgın yürürken, arkasından bir eşeklinin geldiğini ve ayak seslerinden kendisine iyice yaklaştığını farkeder. Sahibinin eşeği durdurmak için “Çüüüşşş” dediğini duyar. Sesi tanır ve durur. Dönüp eşeğin üstündeki adama selam verir. Eşeğin üstündeki adam tarih öğretmenidir. Öğrencisi Şemsi Yastıman’a:
     “Sen yörü, Sen yörü, Sana demiyom !” der. *

*Kaynak: Atila Erdemir, Lafın Tamamı Aptala Söylenir,Sayfa: 107, İstanbul 1998
** Not: Şemsi Yastıman ağabeyimin hayatının anlatıldığı kitapta yarenliklerin daha fazlası var.
     
     Sözün özü: Dostlara şunu söylemekle kendimi sorumlu sayıyorum: Kırşehir’de doğup, büyüyüp burada yaşayan halk okumamış da olsa, ariftir. Şeyh Edebalî,Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahi Evran-ı Velî, Cacabey, Âşık Paşa gibi âlim, ulu Türkmen kocaları başta olmak üzere, pek çok Alperenleri bağrında yetiştirmiş Kırşehir, ‘Milenyum Çağı’nda Türkiyenin bir kültür kentidir. Buyurun, gelin, misafirimiz olun; kapımız ve gönlümüz ardına kadar açıktır.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  26 Mart 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:40)

KIRŞEHİRLİ DİLİYLE YARENLİK


    Bilindiği üzere yöremiz Kırşehir’de yaşayan halkın çoğunluğu Türkmen ve Karacakurt aşiret geleneğinden gelir. Kültürünü bu gelenek anlayışından yaşar ve gelecek kuşağa taşır.Yine Mucur’dayız. Kurugöl Köyü halkı ile ilgili iki anekdot. Buyurun birlikte okuyup, gülüp, düşünelim...

SENİN OĞLAN YAZININ İTİ
     Kurugöl’ün okulunun kuruluşu Cumhuriyetin kuruluşuyla yaşıttır. Okulun kurucu Müdürü de Öğretmeni de yine hemşehrimiz Eyüp (Efendi) Erdemir’dir. Allah rahmet etsin Eyüp Efendi’yi tanımayan, bilmeyen, sevmeyen de yoktur.O yıllarda yeni yazı kabul edilmiş ve eğitim-öğretim de yeni yazıyla birlikte önem kazanmıştır. Öğrencilerin velileri okulda veya öğretmeni her gördükleri yerde;
     “Muallim efendi, bizim oğlan nasıl götürüyo mektebi, elifbayı söktürdü mü?” diyerek, çocuklarının durumunu soruyorlarmış. Bir gün,derslerde geri ( tembel), yaramazlıkta ileri (haşarılıkta başarılı) bir öğrencinin babası da çocuğunun durumunu sormuş. Öğretmen Eyüp Efendi de adamcağızın kalbini kırmak istememiş: “Senin oğlanın okumasına kulak asma, amma yazı(nın)* iti !” demiş.
     Öğrencinin babası da bu habere çok sevinip Köy Odasındaki cemaate böbürlenerek: “Bizim keratanın okuması zayıfmış, amma yazısı iyiymiş.” demiş. Öğretmene de biraz ağcakatık(çökelek) bir hevenk üzüm hediye yollamış.**
     *(yazı): Aynı zamanda yöremizde ova, düzlük, yaban, bozkır anlamında kullanılmaktadır.
     
SIĞIR GÜDENİN AVRADI
     Babamın dayısı yani dedem Ali Çavuş’un gözlemi ve benim yöresel bir duyumum. Bunun bir çok versiyonunu da dedemin köy odasında dinlemişimdir: Gerçi muhabbeti, dedikoduyu herkes sever. Bu husustaki üstünlüğü nedense erkekler hep kadınlara verirler. Her neyse; biz konumuza dönelim:
     Sabahın erken saatinde, sığırı çobanın önüne katan bir kadın; çobanın sığır sürüsünü otlağa götürmesiyle serbest kalan çobanın karısıyla çeşme başında lâfa (dedikoduya) başlarlar. Gün batımına doğru sığırın köye girdiğini görünceye kadar lâfa (çeneye) devam ederler.
     Komşu kadın: “Kör olasıca şu senin çoban kocan ne çabuh döndü.”   Çobanın karısı da : “Bacım, bırahmadı ki şurda ikiçift lâf etsek !) derler. Öfkelerini çobandan alıp, her ikisi de tabana kuvvet kendi evlerine doğru uçarcasına koşarlar.
     Bu manzarayı değerlendiren Kurugöl’ün alim sözlü, altın öğütlü büyüğü Türkmen kocası dedem Ali Çavuş da odadakilere durumu espirili biçimde özetleyip, son noktayı koyar:
“Ula uşaklar! Sığır güdenin avradı, sığır gelirken gıvradı*** diyenler, ne güzel demişler, öyle değil mi?” der.
     (***):gıvramak): hızla, uçarcasına, delicesine koşmak.
     Sözün özü: Anıları anekdot yapan, bu bizim kültürümüz. Dünya ile var oldu. Dünya durdukça yaşayacak. Ne mutlu !
     Hoşça kalınız.
**Kaynak: Atila Erdemir, Lafın Tamamı Aptala Söylenir, Sayfa: 40 İstanbul 1998



(Anekdot Eklenme Tarihi:  19 Mart 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:40)

KIRŞEHİRLİ DİLİYLE YARENLİK


     Yarenlik iki ahbap arkadaşın espirili biçimde çene çalması olduğuna göre; ben de yılların yazarı olarak, cıvıtmadan, göbek altına inmeden, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden, içinde yöresel mesajı olan bazı duyulmayanları sizlere muhabbet tadında ve tavında aktarmanın doğru davranış olacağına inanıyorum. Esasen anekdot yazarı olmanın özelliği de budur. Az, öz, mesajı etkin ve duyulmayanları kısaca duyurmaktır. Örnekleri birlikte okuyalım, buyurun:                                                                                                                                         BENDEN DE MALLARI VAR !
      En büyük ağabeyim dindar yaşar ve sinirlendiğinde de çirkin küfür etmez; mecbur kalırsa karşısındakine “hayvan” anlamına gelen “mal” derdi. Bir oğlu var ki; küçükken nasıl mûzır, nasıl haşarıydı anlatamam. Yaptığı yaramazlıkları ağabeyimi çok kızdırır, ağabeyim de kendisini dövmez, ama yüzüne gayet sert bir bakışla “mal” derdi.
     Bizim yeğen, delikanlılık merdivenlerini bir-bir yürüyüp gün oldu askere gitti. Acemi birliğinde askerliğini yaparken, babasına yazdığı mektubunda aynen şöyle der:
     “Baba, memleketteyken yaptığım yanlışlıklara kızınca bana hep “mal” derdin. Bir görsen burda benden de ‘mallar’ var!”
                                          
ANAM SENDE Mİ MUCUR’LUSUN?
     Bu aktaracağım da fi tarihinden...
     Bir yiğit hemşehrim polis olmuş, ilk maaşıyla dul anasını donatıp hayır duasını alacak. Alışverişi Mucur’da da yapabilirdi ama anasının bu vesileyle Kırşehir’i de görmesini arzu eder. Alır götürür, şehrin içinde bir kaç tur atarlar. Sonra giyim kuşam mallarının da satıldığı bir manifatura dükkânına girerler. Dükkândaki çeşitlerin ve bolluğun cazibesi validanımın aklını başından alır... “Bu ne zenginlik, bu ne ihtişam kurban olduğum Allah’ım !?”
      Yokluk ve kıtlığın ne olduğunu iyi bildiği için, bir taraftan oğlunun kesesine de kıyamaz. Zar zor bir pazende karar kılınır.Bir entere (entari), bir de paçalı don çıkacak kadar kestirilir. Haydi bir de başörtüsü olsun, yeter.
     Dükkânın içini gezerken, dükkânı zengin gösteren aynalardan birinin önüne gelir, ki ihtişamdan iyice başı döner: Fakat aynaya baktığının farkında bile değil... Karşısında bir kadın var ona bakıyor. Kadının biraz gerisinde de arkası dönük bir polis var. Kadına biraz daha sokulur ve sorar:
     “Anam Sen de mi Mucurlu’sun...Kimlerdensin... Senin oğlunda mı polis çıhdı? Allah nazardan saklasın. Pek de yakışıklıymış !” der. *
     Sözün özü: Eskiler geçmişe ‘mazi’ derlerdi. Anılar anlatıldıkça,aktarıldıkça kültürümüz gündemde kalır, yaşanır ve yaşatılır. Özüne bağlı ve kültürünü yaşayan yeni bir nesil de böylece yetiştirilir kanısındayım.
     Hoşça kalınız.

*Kaynak: Atila Erdemir, Lafın Tamamı Aptala Söylenir, Sayfa: 37 İstanbul 1998    



(Anekdot Eklenme Tarihi:  16 Mart 2012, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:10:39)

BİZİM KÖYÜN HURAFELERİ !


      Sevgili hemşerim Şemsi Yastıman’ı dinliyorum eski plakta...

İçinde mi dışında mı ?
Burgusunun başında mı?                                          
Göğsünün nakışında mı?
Şeytan sazın neresinde?

Abdest alsam, aldın demez?
Namaz kılsam, kıldın demez?
Kadı gibi haram yemez !
Şeytan sazın neresinde?
     
      Nerelere gitmişse, çoktan beri ortalıkta görünmeyen ilham perisi, Şemsi Yastıman’ın sazının telindeki nağmelerle, Aşık Dertli’nin dizeleriyle gönül kapımı çaldı. Bana bu yazıyı yazıp, sizlerin huzuruna getirmenin yolunu gösterdi.
    Çocukluğum ve ilk gençlik günlerim Mucur’un Kurugöl Köyü’nde geçtiği için, köy kültürü bütünüyle hemhal olmuş birisi olarak bazı şeyleri, yani hurafeleri (bâtıl) sizlerle paylaşmanın doğru davranış olacağını sanıyorum:      
     Ben doğmadan önce anam birkaç kez düşük yaptığı için komşu Kargın Köyü’ne gidilerek, hiç ölüm acısı tatmamış evlerden çeşitli (rengârenk) çaput ve bez parçaları toplanıp, bu bezlerle bana köynek (gömlek) dikilmiş. Komşu Altınyazı (Aflak) Köyü’ne gidilerek, toplanan bu çaputların bir kısmı da Aflak Baba türbesinin penceresinin demirlerine bağlanmış. Sandukasının üstüne serilmiş, başucuna da mumlar yakılmış.
     Beni doğurunca, çok kan kaybettiği için bayılmış Ana’m. “Albasmış !” demiş komşu kocakarılar. Olmayan Alkızları kovmak için babam dama çıkıp, mavzerle havaya ateş ederek, beş şarjör mermi yakmış. Tüm köy halkı bizim eve doluşmuş, olup bitenleri merak ederek... Kimi “yastığının altına bıçak koyun” demiş; kimi “başucunda Kur’an, ekmek bulundurun” istemiş. Kimi de “canını fazla yakmadan iğne batırın” demiş. Biri de al poşu bağlamış anamın alnına. Bu arada ebem Zübeyde göbeğimi kesip eşiğin dibine gömmüş. Netice de anam bütün bu müdahalelerin ardından kendine gelmiş...
     Kaderimin, ölen diğer kardeşlerime benzeyip kedere dönüşmemesi için; bu dünyada murat alıp yaşamam için adımı da “DURAN” koymuşlar. Şükürler Rabb’ime...1947 de böyle gelmişim cihana !..
     “Kırklı çocuğa su verilmez !” demiş bir kocakarı... Ben susuzluktan morarıp, dudaklarım iyice kavrulunca, çok ağlamaktan sesim kısılmış. Bu sefer de “besmelesiz mi geçirdin eşikten çocuğu, içine cin girmiş” demiş kocakarının kocamış ötekisi. Dedem Ali Çavuş çok kızmış kocakarıya... “Sen bunu hangi kitaptan okudun? Şimdi seni okuduğun o kitabın kavlince...” diyerek, sövüp-saymış kocakarının gelmişine-geçmişine... “Vicdansızlık etmeyin hemen su verin sabiye ...” demiş. Merhamet edip, “Badem Pınarı”nın şifalı suyundan içirmişler kanıncaya kadar.
     Yıllar sonra bulduk bu oğlanı deyip sevinince anam; Kurugöl’ün alim sözlü, altın öğütlü büyüğü dedem Ali Çavuş’a “Baba, ağzına tükür de huyu-husu sana benzesin !” demiş . Çok kızmış bu söze Ali Çavuş dedem: “Çocuğun ağzını bilmem; amma böyle safsatalara inandığın için senin ağzına-yüzüne öyle bir tükürmek geliyor ki içimden” deyip, verip-veriştirmiş anama...
     Bir çocuğun emekleyerek yürümesinin ya da gözümüzün bir yere takılıp dalgınlaşmamızın, eve misafirin geleceğine hükmedilmesinin mantığı nerede? Genelde yedi yaşına geldiğinde,çocuğun çıkan dişinin ineğin altına atılmasıyla, ineğin dişi dana doğurmasına inanılışının makûl nedenini bana niye belletmediniz? Öyleyse, Belediye otobüslerinde, erkeklerin kalktığı koltuklara oturan kadınların gebe kalacaklarına, doğan çocukların da ‘veled-î zina’ sayılması gereğine inanmanın mantıklı dayanağı var mı?. Benim bu tespitimi akılcı buluyor musunuz? Haydi buna da inansanıza !
     “Dünya Sarı Öküz’ün boynuzları üstünde duruyor !”muş. Eğer “sarı öküz başını sallarsa deprem olur!” muş veya “kıyamet kopar, dünya batar!”mış.Şimdi öküzlük edip inanalım mı bu öküz masalına?
     Andolsun ki; ‘Köpeğin ulumasını, baykuşun bacadan ötmesini’ “felâketin habercisidir !” dediniz bana... “Kanarya, bülbül ve hattâ cart sesli kekliğin ötüşünde niçin rahatsız olmuyoruz?” deyişime, cevap veremediniz bile...
     Özellikle mavi (gö) gözlülerin nazarından korunmak için eve asılan üzerlik, evin dışına asılan ölmüş atın kellesi, arabaların ön camlarına takılan ‘maaşallah ve cevşenlerin’ kasko sigortası olarak algılanması kimin cehaletinin belirtisi?
     Gömleğimin sökük düğmesini üstümüzde dikerken aklımız başımızdan gitmesin diye dişimizle çöp tutturuldu, bu bâtıl yalanı hamutuyla yuttuk!... “Topal Elif senin kapında geçmiş de kızının kısmeti bu yüzden kapalı” diyen, kurşun döken falcı Zarife kadının anlattıklarına öyle kandık ki..? Yüznumaraya girince ‘destur’ çekmezsen, burada yaşayan cin ve perilerin bizleri çarpacağını söyleyen benli Kevser’in bu düzmece masalını hayretler içinde dinledik. Geceleri korkudan buralara gidemeyip, altımıza ettiğimizi söylersem, işte bu yalan değil !..
    Koyunu melek, keçiyi şeytanla özdeşleştirip tanımladınız !.. Kerameti eşek bokundan görüp muska yapıp boyunlarımıza taktınız... Yağmurun yağması için yılanı öldürüp yaktınız... İki bayram arasında nikâh kıyılmaz deyip sevgilimle buluşmamı üç ay daha ertelettiniz? “ Sürüye kurtların saldırmaması için üfürükçü “Gıcık Üssüyün’e muska yazdırıp, kurtların ağzını bağlattınız. Karakedinin önümden geçmesinin, uğursuzluk getireceğine inandırdınız. Ay tutulunca bana teneke çaldırttınız...Tek ayağımı kaldırıp yalan yere yemin edersem, cinlerin çarpmayacağına beni ikna ettiniz...Hacı Bektaş-ı Velî Hazretlerinin kabrinin başında amuda kalkılırsa, ya da sağa–sola yatılıp yuvarlanılırsa, “doğacak çocuk hem oğlan hem de uzun ömürlü olur !” deyip, bana maval okudunuz...
      En önemlisi ve en acısı da “biraz sonra kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki ağacı dikin” diyen sevgili peygamberin sözünü hiçe saydınız... Mübârek zatların bahçesindeki o ağaçlara çaput bağlatıp, tuvalet kâğıtlarına da dilek ve temenni dilekçesi yazdırıp astırdınız. Türbenin ‘ağaçları kutsal ve her derde devadır’ deyip, kabuğunu soydurup , şekerli suda ıslattırıp, şerbet gibi içirdiniz. Boynuzlu koçtan, boynuzsuz koçun hakkının alınacağını yazan o kudsî ulu kanunu kadük yaptınız...   
     Sözün özü: Kur’an’ın “Oku” ayetiyle toparlandığımda; büyük görüntülü, büyülü sözlülerin aslında basit ve bayağı birer cahil büyücü olduklarını anladım.
     Şimdi okudum, doğruları öğrendim...Milenyum çağında uygarca yaşıyorum. Sizin safsata hurafelerinize inanmıyorum artık. Beni ıslah eden, iyi, doğru ve güzeli gösteren Allah’ım inşallah sizleri de ıslah eder. Duacıyım!
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  07 Mart 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

YARENLİĞİN KIRŞEHİR’CESİ !


       Kendimi genç gördüğüm günlerdeyken, yeni bir lâf öğrenmek ve biraz da gülmek için genelde lafazan büyüklerimin yanına sokulur, onları dikkat ve rikkatle dinlerdim. Kültürel söz ve deyimlere bayıla-bayıla gülerdim. Demek ki kültür kenti olan Kırşehir’imizin, kültür yazarlığına giden yollarında ‘kültür’ tahsil ettiğimin farkında bile değilmişim o yaşlarda... N’ola, ileride başımın kelleşeceğini düşünüp daha çok not tutsaymıştım...Her neyse !
     Yöremiz lafazanları birbirlerine üstünlük taslamak için , karşısındakine gönderme yapar, eskilerin deyimiyle ‘kaşınır’; kısacası sataşır. Böylece yarenlik başlar. “Bu bizim kültürümüzdür” deyip, yarenliklere hoşgörüyle yaklaşan da tek köyümüz Mucur’un ‘Dalakçı Köyü’dür. Lâfı daha fazla uzatmadan, konuyu da dağıtmadan örnekleri takdim edelim:

KURT FAKI – TOSUN ÇAVUŞ MUHABBETİ
     Yörede ‘Kurt Fakı’ namıyla bilinen nüktedan hemşehrimiz ‘Fakı’ emmi bir grup komşusuyla yakın bir köye başsağlığına giderler. Dönüştede yol üstündeki Dalakçı Köyü’ne uğrayıp Tosun Çavuş’un kahvesini içmeyi kararlaştırırlar. Köye varmadan bir senaryo hazırlarlar. Akıllarınca Tosun Çavuş’a takılacaklar. Tosun Çavuş’ da bir hayli şişman, göbekli, malını damatlara bırakmak istemeyip hepsini kendi yiyen besili, tombul, tonton, şakacı bir tipik kişi...
     Dalakçı’ya gelirler ve Kurt Fakı kafasının içindeki senaryoyu sahneye koyar:
     “Yolda gelirken bir kurt gördük. Nerde büyümüş, neyinen beslenmişse mübarek hayvan(!) tosun gibiydi !..” der. Bu tekmenin kendisine geldiğini anlayan Tosun Çavuş cevabı Kurt Fakı’nın alnının şakına çakar.
     “Yahu siz de hemen bir kurt fakı* bulaydınız, o köpekten(!) daha iyi kapardı kurdu” der.
     *Fak: Tuzak,ağ, kapan, hile anlamlarına gelmektedir.

KURUGÖL’den BİR NOSTALJİ
     Bizim köyün insanları, özellikle kış mevsimi gelince, avcılık yaparak, köy odalarında da bol-bol yarenlik yaparak günü yaşarlardı. Yine üç ahbap ava çıkarlar. Mevsim icabı hava da iyiden iyiye bozmuş, neredeyse tipiye dönecek...Hiç av yapamazlar.
     Avcılardan birisinin karısının adı ‘Hava’, ikincisininkinin adı ‘Duman’, üçüncüsünün de adı ‘Döne’ olduğu belli. Avcılardan en mûzırı biraz da soğuk havayı ısıtmak için arkadaşına gönderme yapar: Der ki;
     “Hava’nın arkası bozuldu” : Yani senin avrat artık yaşlandı. Bol-bol yelleniyor, demeye getiriyor.
     İkincisi: “Duman, üstüme basıyo, nefes alamıyom, Allah için can kurtaran yok mu?” diyerek cevaplıyor.
     Üçüncüsü: “Ne olursa olsun, av yapmadan ‘Döne’nin ırzı ellere kalsın” diyor. Yani Sen de biran önce öl de karın “Döne”yi eller alsın, demeye getiriyor lâfı.
     Not: Bu anlattığımı edep içinde yazıya dökmek için inanın çok zorlandım. Bu muhabbeti olayın kahramanlarından, Köy Odası’nda bizzat dinlemiş olsaydınız, gülmekten ölürdünüz. Vallahi !
      Sözün özü: Bütün bu anlattıklarımdan sonra konuyu nasıl bağlayım, bilemiyorum. Kültür bir milletin yaşadığı tüm değerlerin birleştiği odak noktasındaki özellikli güzellikler olduğuna göre; Allah ağzımızın tadını bozmasın, bizleri birlikte gülmekten de geri bırakmasın.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Şubat 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:13:20)

KÖY ODASI YARENLİKLERİ


        Özellikle kış mevsimi gelince Köy Odalarındaki muhabbet bir başka güzelleşir, kıyasıya ve kıran kırana geçen karşılıklı lâf atmalar, verilen cevaplar oda cemaatini gülmekten yerlere yatırırdı. Hele o gün özellikle komşu köyden gelen misafir lafazan birisi veya ünlü bir Âşık varsa, tadına doyum olmazdı muhabbetlerin...Vay be ! Neydi o günler?... O günleri bu günlere taşıyan sözlerden bir demet anekdot... Buyurun birlikte okuyup, gülerken de beraber düşünelim...

EŞEK ELİN ZERDELİ EMANET
     “Rızkın onda dokuzu ticarettedir!” derler ya adamın aklında bu ünlü söz yer etmiş. Ama yokluk ve kıtlığın hüküm sürdüğü yıllarda ‘öyle eşek yüküyle sermaye nerde bizde, hökümet gibi adam olalım?’ diye düşünürken aklına çerçilik yapmak geliyor.
     Bu hemşerimiz komşusundan hemen bir eşek tedarik eder. Bağ-bahçe sahibinin birisinden de veresiye zerdali alır. Zerdalileri sandıklara yerleştirip, Mucur’un yabanlı aşiretinin yaşadığı veya yörede çöl tabir edilen bölgedeki köylerin yolunu tutar.
     Ne hazindir ki yolda hiç sevmediği bir tanıdığıyla karşılaşır. Adam yeni çerçiyi tepeden tırnağa bir güzel süzdükten sonra, bu girişimi nedeniyle dudaklarını büzüp, alaycı mütebessim yılışıklıkla kutlar. İyi kazançlar diler. “ Hökümet gibi akıllı adamsın vallaha!” der.
     Çerçi hem mahcup ve hem de mahzun bir tavırla: “Öyle göründüğü gibi dââl... Pek kârının olacağına kulak asma hiyerif. Annıyacan, eşşek elin; zerdeli de emanet” der.

SAYID’ın ÖLÜSÜNÜ GÖRÜYÜM
     Mucur’un köylerinin birisinde bir kadın karşısındakileri inandırmak için, her zamanda ve hemen her zeminde olur-olmaz şeylere yemin edermiş. Çoğu yemini de “Sayıd’ın ölüsünü görüyüm” şeklindeymiş. Komşusunun keseri kaybolur ve keser bu kadının evinden çıkar. Kadın her zamanki gibi basar yeminin gözüne; “Sayıd’ın ölüsünü görüyüm” diyerek, suçunu inkar eder.
     Keserin sahibi komşusu: “Nasıl kıydın da, dal gibi oğlun Sayıd’ın üstüne yalan yere yemin ettin?” diye sormuş. Suçlu kadın gayet sakin bir tavırla: “Allah her şeyi bilicidir. Kendi Sayıd’ıma gıyar mıyım? Ben Ali ‘nin Sayıd’ın üstüne yemin ettim.” demiş.

ARKANDAN GENE EŞŞEK DERLER
     Genç, dinamik ve görev aşkıyla dolu olduğu anlaşılan ilin yöneticilerinden birisi ara-sıra köylülerin arasına katılıp onlarla sohbet etmeyi çok seviyor. Yokluğun ve yoksulluğun hüküm sürdüğü o devirde köylüler de yeri geldikçe, “Eşeği olmayan köylü eşekten de kötüdür” diyerek, eşeğin öneminden söz ediyorlardı ilin yöneticisine . Dolayısıyla köylülerin ağızlarından çıkan iki lâfın birisi mutlaka eşek oluyordu. Yönetici eşek sözünü kaba bulur, köylüleri uyarır:
     “- Bu binek hayvanına merkep deyiniz. Merkep sözcüğü zaten binek hayvanı (binit) anlamına gelir. Yani merkep demeniz daha uygun olur.” der. Köylüler zorlana zorlana merkep demeye özen gösterirlerse de... Ancak içlerinden biri de yöneticiyi uyarır:
     “Darılma amma beyefendi! Alışmış gudurmuştan beterdir. Şimdi yüzüne garşı merkep dediklerine bahma. Aha Sen Şehergediğini aşmadan arkandan gene eşşek demeye başlarlar. Bunların ipiynen guyuya inilmez.” der. (A.Erdemir ağabeyden alıntıdır)
     Sözün özü: Genelde eskilerin ‘Çarıklı Erkân-ı Harp’ dedikleri insanlar, ümmî oldukları için aslında kültürlerinin bir hazine olduğunun farkında olmazlardı. Kısacası alim değillerdi ama ariflerdi. Taşı gediğine hem usturuplu koyar hem de güldürürken düşündürürlerdi.Ne güzel...!
     Hoşçakalınız.                                                                                           



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Şubat 2012, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:13:21)

İKİ ÜFÜRÜKLE BİR SABIR


BİRAZ KÜLTÜREL YARENLİK EDELİM !
     Ömrümün önemli bir bölümü Kurugöl’deki Köy Odamızda geçti. Bu odada anlatılan, Kırşehir halk kültürünün tuzu -biberi olan, icabında ağzımızı da tatlandıran; dolayısıyla ibret dolu mesajları olup aklımda kalanları bundan böyle ve bundan sonra bir dizi yazısı halinde sizlerle paylaşmanın doğru davranış olacacağını sanıyorum. Bu vesileyle, anlattıklarımı hatırlayanlar bilgilerini tazelemiş olurlar. İlk defa duyanlar da kendi kültürlerinden belleklerine yeni bir değer kazandırmanın sevinciyle mükemmel mutluluğu yaşarlar umudundayım. Burada amacım, gülmek, gülerken eğlenmek, Türkmen ve Karacakurt aşiret geleneğinden gelen Kırşehir halk kültürümüzü yaşamak ve yaşatmaktır...       
     Anlattıklarımı kaba, çirkin,gereksiz,edepsiz ve sair duygularla yersiz ve amaçsız sayanlar da olabilir. Esasen bir yazar her yazdığıyla herkesi ve herkesimi memnun edemeyeceğini de iyi bilir. Efendim büyüklerimiz “elçiye zeval olmaz” derlerdi. Anlatacaklarımdan ve aktaracaklarımdan pek çoğu anonimleşmiş ve deyim olmuştur. İşte ilk örnek: Buyurun hep birlikte, nostaljik yarenlik tadında ve tavında okuyalım...      

İKİ ÜFÜRÜKLE BİR SABIR
      Derler ki büyüklerimiz:
      Seyahatin ve taşımacılığın eşekle, develerle, katırlarla yapıldığı fi tarihinde Bizim Kırşehir’de ağalardan birisinin konağına birisi yatılı tanrı misafiri gelir. Akşam olur,sofra kurulur,meydan sinisinin etrafına erkekler bağdaş kurup otururlar. Âdet olduğu üzere çorbadan başlanır. Çorba ocaktan henüz yeni indirilmiş; dumanı üstünde, kaynar mı kaynar!.. Açlıktan iyice danikmiş (bitap düşmüş) misafir, besmele çekmeden mübarek çorbaya hızla kaşığı sallar ve aynı hızla midesine indirir.
      Dolayısıyla, kaynar çorbadan aceleci misafirin ağızı, boğazı, bilcümle-tekmil sindirim sistemi yanar, kavrulur. Gözlerinden boncuk-boncuk yaşlar gelir. Konağın tavanına bakakalır. Erkekliğin raconunu bozmayan misafir hane sahibine: “Bu tavanı hangi usta süsledi. Konağı kaça malettiniz?” diye sorar. Ev sahibi de misafirin hem acınacak, hem de gülünecek durumunun ve acziyetinin farkındadır. Hemen taşı gediğine koyar: “Senin annıyacağın, bu konak bana ‘iki üfürüğünen, bir sabıra’ çıktı.” der.
      Sözün özü: Kültürümüzü zenginleştiren ve güzelleştiren bu tür sözlerin pek çoğu anonimleşmiş ve yöresel deyim olmuştur. Kültürümüzü anlatırken yaptığım ve yapacağım gaf ve sürçü lisan olursa, peşinen affola diyor; hoş görünüze sığınıyorum. Çünkü, mümkün oldukça böylesine söz ve deyimleri aslına ve o devirde kullanılan kelimelerle arzetmeye çalışacağım. Bir başka yöresel söz ve deyimi muhabbetimize konu yapabilmek umut ve temennisiyle...
      Hoşçakalınız.                                                                      
                                                                                                   Duran ERDOĞAN                                
                                                                                              Kırşehir Anekdotları Yazarı
                                                                           
E.posta: duranerdogan1947@hotmail.com                     
Tel&Gsm: 0(537) 308 56 58



(Anekdot Eklenme Tarihi:  15 Şubat 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   30 Nisan 2012, Pazartesi   Saat:13:21)

EMİNE ÖZGENÇ VE “EYLÜL 12’DEN VURDU” ESERİ HAKKIN


     Bu edebî alemde kendimi yazar sayıp ya da yazar sanıp yayımladıklarımla insanların ‘bazen önünde, bazen yanında ve bazen de arkalarında’ oldum. Çünkü yazar olmanın temeldeki esas ödevinin böylesine bir ilke olduğunu iyi biliyorum. Hedef kitleye de bu tür yaklaşımla ulaşıldığına eminim. Şunu da biliyorum: Bizleri eğitip, yetiştirenler yayımladıklarımızla “ya okunmaya değer şeyler yazmamızı ya da yazılmaya değer şeyler yapmamızı” öğütlediler. Benzeri bir ifadeyle: “ ya sus seni adam sansınlar, ya da konuş seni adam saysınlar!” felsefesini ilke edinerek, hür vicdanla, yazmanın tadına varıp mükemmel mutluluğu yaşadım. Daima iyi, doğru ve güzeli örnek alıp,başarıyı takdir edip alkışladım.
     Nihayetinde yazar geçinen birisi olarak, her yazılanın edebî metin olmadığına, kalıcı olmadığına, etkilemediğine, etkilenmediğime ve bende olumlu bir iz bırakıp mesajının da olmadığına –hâşa huzurdan- tanıklık ederim.
     Şimdi sizlere bir çırpıda okuyup tanıtımını ve takdimini yapmakla kendimi sorumlu saydığım bir kitaptan ve ilk eserini vermiş bir yazardan söz etmek istiyorum: Yazarımız eğitimci :“Emine Özgenç” Edebiyat öğretmeni. Eserinin adı:“Eylül 12’den Vurdu”
     Emine Özgenç hoca hanımın yazıp yayımladığı “Eylül 12’den Vurdu’ eserini aslında bir otobiyografi tarzında değerlendirdim. ‘Hayatım Roman’ diyen herkesin kaleme alıp yazıya dökmekle yükümlü olduğu kalıcı bir eser olarak gördüm. Ûslubu, akıcılığı ve konunun çekiciliği, mesajının da okurda derin ivme kazandırması, doğrusu bana ‘nobel almış’ pek çok eserden de ötelerdeydi gibi geldi.
     Bu eserde, 12 Eylül 1980 döneminde öğrencilik yapmış; ‘solda ve sağda çarpışanların’ ateş hatlarının içinde kalmış bir insan olarak benim birebir yaşadıklarımla örtüştüğünü gördüm. Sevgili Emine Özgenç ise yaşadıklarını kaleme almakla; mükemmel bir eğitimci olduğunu ve de vuruşanlar hangi cenahta olurlarsa olsunlar, yaşanılanların ayni olduklarının mesajını veriyor bizlere. Okura, usta kalemiyle, tarafsız yorumuyla, mantıklı ve makûl örnekleriyle tüm vatanseverlerin vicdanlarında derin ivme bırakan ‘cız’ları yaşatıyor. Böylece iyi bir edebiyatçı, iyi bir gözlemci ve iyi bir öğretmen olduğunu, dolayısıyla alanında türünün en güzel örneği olduğunu usta kalemiyle, yorumuyla, belgeleyip kanıtlıyor.
     Elimde 408 sayfadan oluşan “Eylül 12’den Vurdu” kitabının 4. Baskısı var. Bir çırpıda okudum. İçim kan ağlayarak, vicdan azabı çekerek, uykularım kaçarak okudum. Fikri hür, vicdanı hür, imanı hür, irfanı hür herkesin ve her kesimin okumasını öneririm. Bizlerin ellerine tutuşturulan ‘Nobel almış eser’ olarak yutturulan nice değersiz kağıt parçalarını yarıda bırakıp, soba tutuşturduğumu iyi hatırlıyorum. Ama ‘Eylül 12’den bizzat ve ciddî vurgun yiyenlerin ve yemeyenlerin bu kitabı okumalarını mantığımla bağdaştırarak öneriyorum.
     Bu eseri, yazılan diğerlerinden farklı kılan da bir kadının, yaşanılanları ‘kadın gözüyle, kadının perspektifinden ve kadının penceresinden bakarak yazması’ değerli kılıyor. Bu açıdan da önemsiyor ve öneriyorum. Yakın tarihimize ışık tuttuğu için önemsiyor ve özellikle edinip okumanızı öneriyorum. Tekrar ediyorum: Bu kitapta, ‘ister solda, ister sağda vuruşsun’, hiç bir siyasi görüş öne çıkarılmamış. Cezaevinin içinde ve dışında yaşanılanlar anlatılmış... İnsan anlatılmış...
     “Eylül 12’den Vurdu” eserini edinmenin iletişim yollarını da söylemek istiyorum: “emineozgenc@gmail.com” ve “eylul12denvurdu@gmail.com” veya şu adresten de esere “www.eylul12denvurdu.com” erişip temin etmeniz mümkün.
     Yukarıda sözünü ettiğim, anladığım ve sizlere iyice anlatamamanın aczini yaşadığım “Eylül 12’den Vurdu” eseri hakkında bakınız sevgili Emine Özgenç kitabının kapağında ne diyor:
     “Onlar derin bir sevdanın çocuklarıydı...Onlar hedef tahtasının tam ortasındaki noktaydı. Kendilerini merkez sandılar... Hedeftiler, bilemediler. Batı rüzgarları soğuk esti zamansız. Sonra Eylül geldi, güçlü kuvvetli kollarıyla gerdi yayını. İthal malıydı yayı, Anadolu’nun çam ormanlarından gelmişti oku.Talimliydi önceden.Vaktiydi. Tam zamanıydı. Gerdi yayı elleri titremeden bıraktı. Ok gitti, gitti, gitti... Kendi gibi Anadolu çam ormanlarından gelen, çam kokulu hedefin üzerindeki noktayı buldu. Ve... Eylül, emredildiği gibi tam 12’den vurdu.”
     Sevgili Emine Özgenç hocahanımefendi ! “Eylül 12’den Vurdu” isimli edebiyat eserinizle artık bu edebî alemde -inanın bana- ebedileştiniz. Dediğim gibi güçlü, güzel kaleminizle de ışık olup tüm gönüllerde taht kurdunuz. Şehrin tam göbeğine heykelinizi diktirmeye, riyakarlık edip nobele aday göstermeye hakkım ve yetkim yok. Ama insanlık önünde ve Allah indinde doğruları yazdığıma şehadet ederim ki, ömrümde okuduğum en güzel eserlerden birine imza atmışsınız.
.    Sözün özü: Aile hayatınızdaki örnek yaşantınızla ‘sadakatin sembolü’ olduğunuz anlaşılıyor... “Eylül 12’den Vurdu” isimli eserinizi meslek hayatınızdaki üstün başarılı tutum ve davranışlarınızla kıyasladığımda, pedagojik bilgi donanımlı, kariyerli, onurlu bir öğretmen olduğunuzun kalite belgesi olarak değerlendiriyorum. Zira “Öğretmen el öpmez, öğretmen eli öpülendir. Öğretmen eğilmez! Öğretmen kırılır fakat yine de eğilmez...” dedirttiniz. İlminizle, ışık olup medenî alemi aydınlattınız. Allah yolunuzu daima açık, ömrünüzü uzun ve yüzünüzü hep ak etsin.
     Daha nice üstün başarılara imza atacağınıza imanım kadar inancımı dile getirerek zat-ı âlînizi tebrik ediyor, takdirlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
     Hoşça kalınız.
                                                                                                       Duran ERDOĞAN
                                                                                               Kırşehir Anekdotları Yazarı



e.posta:duranerdogan1947@hotmail.com
Tel&Gsm: 0 537 308 56 58



(Anekdot Eklenme Tarihi:  02 Şubat 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KURUGÖLLÜ ŞAİR RASİM YAPAR’dan BİR MEKTUP GELDİ


     Değerli gönül dostu okurlarım ! Zaman zaman bazı okurlarımdan mektuplar alırım. Hepsini olmasa bile bazılarını örnek olması açısından sizlerle paylaşırım. Atalarımızın “Hakikat çıplak gezmeyi sever” sözü fanteziliğe örnek olamazdı elbette.Bu şiiri bu özelliği nedeniyle çarpıcı buldum.
      Ayni köylüm ve benden yaşça büyük olan sevgili gönül dostu ağabeyim şair Rasim Yapar’ın şahsıma yazdığı şiirini, içeriğinin özelliği ve gelecek kuşağa örnek teşkil etmesi nedeniyle sizlerle paylaşmanın doğru davranış olacağını düşünerek, yorumsuz yayınlamayı uygun buldum.
     Hayatımı destanlaştırarak kaleme alan Sevgili Rasim Yapar büyüğüme ilgi ve iltifatı nedeniyle; saygılarımın kabulünü ve teşekkürlerimi sunarım.

                                                                                                          Duran ERDOĞAN
                                                                                                  Kırşehir Anekdotları yazarı
e.posta: duranerdogan1947@hotmail.com
Tel&Gsm: 0 537 308 56 58
                                                                                                         
              
               DURAN’ım

Mucur’a bağlı Kurugöl Köyün
Mahmud’un Mehmed’in oğlu Duran’ım
Aynı köyde olan Selver’in oğlu
Altı kardeşin de biri Duran’ım

Ana baba yaşadı ne çileleri
Duran’ın yoğudu ondan haberi
Yaz kış çalıştılar hem de zemheri
Muhaneti kovmak için Duran’ım

Yıllarca paylaştılar çalışmalar
Baba çiftçi etti büyük Ali’yi
Sadettin, Osman şoförüm deyi
Kuzuyu gütmek sana düştü Duran’ım

İki kızları Miyase, Zübeyde idi
Baba birden bire verdi haberi
Merakla dinlediler haber ne idi
Oğlum seni okudacam, Duran’ım

Sevindi babanın öptü elini
Sıçradı dışarı saldı kolunu
Duran görürdü ilmin yolunu
İşte bu diyerek daldı Duran’ım

Köye hasret düştü yıllar boyunca
Her sene bir sınıf üste geçince
Ona durmak yoktu eve gelince
Yemek- bulaşık, çamaşır yıkadı Duran’ım


O davulun sesi bize hoş geldi
Başardı Devletin memuru oldu
İşte bundan keri bekler neler neleri
Aldı kalemini yazdı-yazdı Duran’ım

Yıllar yılı gurbet elde çalıştı
Eyal Zeynep’le ömrü paylaştı
Birisi oğlan biri kızla buluştu
Çalışması daha arttı Duran’ım

Boztepe yoluna yuvayı kurdu
Bu tarlaya ceviz diktim diyordu
Yeşillendirdi köyünü yurdu
Bağ, bahçe asma yaptı Duran’ım

Hem kendine köyüne çalışıyordu
Köylüm okusun diye Kütüphane kurdu
Okuyup öğrensinler ülkeyi yurdu
Onada emeğini saldı Duran’ım

Yolu daim ilim irfan yoludur
Hakk’a yönü dönük sadık kuludur
Muhabbet aşkıyla gönlü doludur
Yurdunu köyünü çok sevmiştir Duran’ım

Bomboş muhabbetle fazla görülmez
Yüreği gül gibi kini bulunmaz
Gönül bahçesine kolay girilmez
Derilir güllerin açmış Duran’ım

Pay pay eder paylaşırsan sarayı
Sarmak ister gönüllerde yarayı
Fakire düşküne bulur çareyi
Yoksullar babası cansın Duran’ım

Kim sever ki o sevsin vefasızları
Mevlâm her kuluna vermez bunları
O bahçede artar bülbülün zarı
Gönüllerde şakar-doğar Duran’ım

Bunları yazdım sana ikibinonikide
Rabbim düşürmesin derde mihnete
Gelsen bize uğramazsın zahmete
Analım atayı yad edelim Duran’ım

Köyüne doğuyor sendeki acı
Her zaman düşünür yoksul muhtacı
Bazı yaralara bulur ilacı
Her sözünde köyü anar Duran’ım

Marifetli elin dilin eseri kalır
Çalışkan varlığın rızkı çoğalır
Bülbül kış gününde susar lal olur
Senin yazın kışın yoktur Duran’ım

Kalmamıştır dağın kışı boranı
Başında sıyrılmış sisi dumanı
Sen kendine örnek eyle Duran’ı
Diyeceklerim burda bitmez Duran’ım

Ekrana çıktın da değer verdiler
Cümle yaran muradına erdiler
Bu konuşan Kurugöllü dediler
Rasim’i de sevindirdin Duran’ım

Kurugöllü şair Rasim YAPAR *
13.01.2012

* Bu şiir örnek vatandaş seçilen köyümüz halkından
Kırşehir Anekdotları Yazarı Duran ERDOĞAN için
yazılmıştır.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  02 Şubat 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   02 Şubat 2012, Perşembe   Saat:11:43)

SEBAHATTİN YAŞAR 'LA RÖPORTAJ‏J


“ACILAR GİZLİYDİ AŞK DEĞİL” ROMANInın YAZARI SEBAHATTİN YAŞAR’LA RÖPORTAJ                                        

     Üretmek çok zor... Hele-hele ortada henüz hiç bir şey yokken, bir kalıp, bir şablon veya bir örnek yokken ortaya eşi ve benzeri olmayan bir eser çıkarmak daha da zor.Burun kıvırarak beğenmemek, yapılanı hor görmek, aşağılamak derseniz çok kolay... Her neyse!
     Sıradan olanı yapmak marifet değil bana göre. Ama sıradan dışı bir eser üreterek zoru başarmak, mükemmeli sunmak –tabir cizse- sıradan dışı özellikli donanımlı olmanın tezahürüdür. Denilir ki “herkes sakız çiğner, amma esmer kız tadını çıkarır”mış...
     Bu güne kadar onlarca roman okumuş bir yazar olarak Sevgili Sebahattin YAŞAR’ın “Acılar Gizliydi Aşk Değil” isimli bu sıradışı romanının biraz üzerinde durmak ve önemli hususların da altını çizerek okurlara ayrıntı sunmakla kendimi görevli saydım.
     Bu vesileyle hem yazar Sebahattin Yaşar’ı biraz yakından tanımak ve hem de “Acılar Gizliydi Aşk Değil” isimli romanını siz değerli okurlarıma takdim etmek istedim. İşte bu röportaj fikri böyle doğdu...
      Elinde “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanıyla sevgili Sebahattin Yaşar karşımda...
     
      Duran ERDOĞAN: Hoş geldiniz üstadım! Kimdir Sebahattin Yaşar, tanıyalım, lütfen?
    
      Sebahattin YAŞAR: Efendim, ben Kırşehir ilinin Kaman ilçesine bağlı Büğdüz Köyünde 25 Mart 1961 tarihinde doğdum. A.Ü.DTCFakültesinden mezun oldum. G.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsü’n de Halk Edebiyatı dalında ‘Türkü hikâyeleri ve Ağıtlar konusunda yüksek lisans yaptım. TRTnin çeşitli Birimlerinde Drama, Belgesel ve Çocuk programlarında yapımcı ve yönetmen olarak görev aldım.
     Halk Edebiyatı,Etnoloji,Çocuk, Türküler ve şiir konulu 10’dan fazla kitabım basıldı. Ayrıca sayısı 50’yi aşan makalem yayınlandı.
     
     Duran ERDOĞAN: Basılı eserlerinizden ve yayınlandığı tarihlerinden de bahsedersek, ne diyeceksiniz?
     
     Sebahattin YAŞAR: ‘Yakınlardan Uzaklara’ şiir kitabı 1997; ‘Kırşehir ve Geycekli Niyazi Sapmaz’ 2003; ‘Kırşehirli Şehitler’ 2004; ‘15.Yüzyılda Kırşehir Varsakları-Büğüz Köyü’ 2005; ‘Bütün Şiirlerim Senin olsun’ şiir kitabı 2011 ve ‘Acılar Gizliydi Aşk Değil’ roman 2011...
     Ayrıca: ‘Ayıkla Pirincin Taşını’; ‘El Elin Eşeğini Türkü Çağırarak Arar’; ‘Ağaca Dayanma Çürür’; ‘Geçti Bor’un Pazarı’; ‘Ağzınla Kuş Tutsan Nafile’ isimli İstanbul Hikmet Yayınları arasında çıkan çocuk kitaplarım var. Yine ‘Keloğlan Hikâyeleri’ isimleriyle 2011 yılında piyasaya çıkmış 10 adet eserim mevcut.
     
     Duran ERDOĞAN: Gelelim Aralık 2011 de okurla buluşan, henüz dumanı üstündeki taptaze eserlerinize...

     Sebahattin YAŞAR: “Acılar Gizliydi Aşk Değil”romanı ile “Bütün Şiirlerim Senin Olsun” şiir kitabım da dediğiniz gibi 2011 yılının son günlerinde okurla buluştu.

     Duran ERDOĞAN: Basıma hazır kitaplar da var mı? dersem,

     Sebahattin YAŞAR: 1. Türkiye’nin 7 Bölgesi (7 cilt 1800 sayfa. İlk ve Ortaöğretim için yardımcı ders kitabı) 2. Ortaanadolu Türkü Hikayeleri (1000 sayfa Master Tezi- alan araştırması) basıma hazır.

   


     Duran ERDOĞAN: Nasıl bir roman “Acılar Gizliydi Aşk Değil”? Üzerinde duralım biraz...

     Sebahattin YAŞAR: Okuyanların hissedip de açılıp anlatamadıkları, içlerine hapsettikleri hususları kapsar. Biliyorsunuz, aşk anlatılmaz yaşanır. Süslü cümlelerle, yaşanmamış aşkı anlatmak çok zor. Ben de bu yüzden ‘pembe kitap’ yazmadığıma inanıyorum. Ama yine de son kararı bilinçli okur verecek.
    
      Duran ERDOĞAN: Örneğin ‘aşkı ve duyguları’ romanınızda anlatırken, izlediğiniz özel bir yol veya yöntem var mı?

     Sebahattin YAŞAR: aşk, mutlaka doğuştan gelen pek çok şeyi içeriyor olmalı. İyilik ve güzellik mutlak gerçekle ilgili olmalı. Zira kötülük ve nefret de öyle... Bunlardan bazılarını yoğuran, öne çıkaran ise hayat boyu öğrendiklerimiz, etkilendiklerimiz ve tanımlanan ya da tanımlanamayan şeylerin bütünü diye düşünüyorum. Aşkın öyle evrensel bir dili var ki, herkes anlaşabiliyor. Cinsellik doğuştan geliyorsa da, gerçek aşkı ise sonradan öğrendiğimiz kanaatindeyim.

     Duran ERDOĞAN: O halde anlattığınız aşkta zaman kavramı da vardır sanırım?

     Sebahattin YAŞAR: Bilhassa Batılının kültüründe ‘aşk ölümlüdür’ anlayışı hakim.. Çünkü zaman kavramı var. Oysa temelinde inanç olan; tüm yaratılanı, Allah’ın yansıması olarak gören eski Hint, İslâm, hattâ Hristiyanlığın özündeki anlayışta zaman kesintiye uğramaz. Gerçek inançta, varlık yok olmaz. İşte “Acılar Gizliydi Aşk Değil” de buna dair göndermeler var. Ama yazdıklarım tasavvufî manâda bir aşk değil elbette. Basit insanların birbirlerine olan aşkları sadece. Sokaktaki her insan gibi fiziksel beğenileri de önemsiyor karakterlerim. Ben insanı anlatıyorum yani gerçekçiyim.

     Duran ERDOĞAN: Her edebî romanda mutlaka temel bir fikir vardır. “Acılar Gizliydi Aşk Değil” deki ana fikir nedir?

     Sebahattin YAŞAR: Mağma tabakası gibidir anafikir...Nasıl ki her aktif volkanda bir kısım madenler yer yüzüne fışkırıyorsa; biliyorsunuz romancı da bir kaç yerde derinlerine gizlediği asıl fikrinden bahseder. Sadece bunu arayan dikkatli okuyucular farkeder ve yakalar bu fikri. “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanımda da böylesine gizli fikirler var elbette. Bu tabii bir aşk değil. Romanımın adında aşk olmasına rağmen, sayfalar arasına gizlediğim fikrin aşk olmadığını düşünüyorum. Ama en az onun kadar insanî bir duygu. Kaygısı olan her yazar gibi romanımda bir ana fikir algısı yaratmaya çalıştım mutlaka.

     Duran ERDOĞAN: “Acılar Gizliydi aşk Değil” romanını nerede ve nasıl temin edebilirim diyenler için ulaşım yollarını da açıklar mısınız?

     Sebahattin YAŞAR : İsim Yayınları arasında çıktı. Adresi: Yüksel Caddesi 34/A Kızılay-ANKARA Ayrıca: e.posta. info@ isimyayinlari.com veya http://www.isimyayinlari.com adresinden temin edebilirler.
     
     Duran ERDOĞAN: Bu röportaj için bizlere vakit ayırdınız. Çok teşekkür ederim.

     Sebahattin YAŞAR: Asıl ben teşekkür ederim.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  02 Şubat 2012, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

SEBAHATTİN YAŞAR VE “ACILAR GİZLİYDİ AŞK DEĞİL” ROMANI


     Edebiyatımızın güzîde, güzel yazarlarından ve gönül dostlarından sevgili Sebahattin Yaşar’ı yazdığı son eseri “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanıyla huzurlarınınıza getirmenin mükemmel mutluluğuyla dopduluyum.Hem kişisel yapısı ve hem de edebiyat alanındaki edebî kişiliği uzun uzun anlatılacak birisi... Bu günkü bu yazımda değerli gönül dostumuzun sadece yazarlık yönünden bahsedeğeceğim. Zira, aslında kendisinin edebî yönünü bir bütün olarak düşünüp değerlendirmemiz gereken birisi. Lâkin ayrıntıya girdiğim zaman da konuyu dağıtmış olurum endişesindeyim.
     Henüz geçen Kasım ayında, Ankara merkezli ‘İsim Yayınları’ arasında çıkan “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanını, konusunda uzman bir okur ve yazar bilinciyle satır satır okuyup, inceledim. Zira etkilenmedim desem yalan olur... Eser hakkında yorum yazmak aklımın ucundan bile geçmedi. İyi bir okur olarak, bu güne kadar işlenmemiş bir konuda esere ulaşmış olmanın keyfini yaşadım. Dolayısıyla, yazar olduğumun farkında bile olamadım. Bir baba, bir dede ve en önemlisi de bir canlı olarak konuyu kendi nefsimde düşünerek değerlendirdim. Hakikaten herkes kendi aklına göre aşkı tadar ve yaşar. Amma ve lâkin, zihinlere kazınan ve damaklarda kalan ‘aşk’ ise de ‘acılar gizli’ kalıyor, kişi bu derin ivme kazanan hatıralarıyla için için yaşıyor. İşte Sebahattin Yaşar da “her gönülde yatan aslan’ın” içe hapsedilmesini, ama bu küllenen ateşin, zaman içinde kor haline gelen ve kükreyen aslan olarak yeniden parlamasını ne güzel anlatıyor...
     Bir düşünürümüz “ kitap olsun, kadın olsun cildine aldanma; içine bak” der. Eseri yorumlarken, bize önce dışından yani kapak kompozisyonundan başlayıp, içini, yayınevini, fiyatını, yazarak değerlendirmemizi söylemişlerdir. Sonunda da, o eser hakkında elimizi vicdanımıza koyarak ‘son noktayı’ koymamızı öğütlediler. Özellikle son günlerde dışı pamuk, içi yamuk bazı yazar bozuntularının yazdıklarının övüle övüle bitirilemediğini, hattâ oskar bile aldıklarını görünce içim burkuluyor. Şairin dediği gibi ‘yazarlığımdan bile utanıyorum’ desem hiç yalan değil. Okuyun Sevgili Sebahattin Yaşar’ın “ACILAR GİZLİYDİ AŞK DEĞİL” romanını, az bile yazdığımı göreceksiniz... Eğer Sebahattin Yaşar’ın ardında bazı dışı başka içi başka yazarlar olsaydı; abuk, sabuk, yamuk-yumuk karakterli kurum ve kişiler olsaydı, bu sessiz sedasız zirveye koşan romanıyla, elli-altmış kere NOBEL alırdı.Yazıp yayımladıkları, arşivlerde kalan ölümsüz eserleri değerlendirildiğinde, elbette Sebahattin Yaşar’ın, ucuz, basit ve bayağı görülmesi de çok çirkin olur. Böylesine ulvî özelliği ve güzelliği olan kalite belgeli Anadolu insanı “Benim reklama ihtiyacım yok, görenler Allah için söylesin” sözünü fantezi olarak söylemezler. Hele-hele bu toprağın gerçek sahipleri de “yiğidi öldür ama hakkını yeme!” derler.
     Sözün özü: Gelelim “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanını (eseri) kimler okumalı veya okumamalı hususundaki görüşlerime... Bu güne kadar sayısız roman okumuş, yorumlamış, biriktirdikleriyle de kütüphaneler kurmuş bir yazar kardeşiniz olarak diyorum ki;
     “Acılar Gizliydi Aşk Değil” romanı konusu itibariyle mürekkep yalamış insanların sıradışı yaşantısını, içini kemiren ‘cız’larının dışa vurumunu; halen günümüzle bağdaştırdığımızda, kimin bölücü, kimin parçalıyıcı, kimin yıkıcı, kimin vatansever, kimin vatan haini olduğunun karmaşıklığının çözümünü okura bırakıyor. Açıkçası: Seven, sevmeyen, sevilen, sevilmek isteyen, boşanmış, boşanamamış, bekâr, evli herkese, bu toplumun herkesimine hitap ediyor. Söz konusu romanı elinize alınca bırakamayacaksınız.
     “Acılar Gizliyde Aşk Değil” romanı, edebiyat alemine Sebahattin Yaşar’ın güçlü kalemiyle, güzel yorumuyla kazandırılan ölümsüz bir eseridir. Eseri okuduğunuzda haklılığım anlaşılacaktır, bundan eminim.
     Hoşça kalınız.

Duran ERDOĞAN
e.posta: duranerdogan1947@hotmail.com
Kırşehir Anekdotları Yazarı
Tel&Gsm: 0537 308 56 58



(Anekdot Eklenme Tarihi:  04 Ocak 2012, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   04 Ocak 2012, Çarşamba   Saat:13:32)

ŞAİR VEDAT FİDANBOY’DAN MEKTUP GELDİ


Gönül dostlarından Kırşehirli hemşehrimiz şair Vedat Fidanboy’un
Şahsıma yazdığı şiirini yorumsuz olarak sizlerle paylaşmaktan mutluyum.
                                                                         Duran ERDOĞAN
                                                                  Kırşehir Anekdotları Yazarı
     Sevgili Dostum,
   Değerli Şahsınıza yazdığım şiirimi aşağıda beğenilerinize sunuyorum… Şiir, çok çok yeni… Âdetimdir; zamanla üzerinde değişiklikler yapabilirim …. Siz şimdilik bu haliyle kayıtlarınıza alınız… Selam, sevgi ve saygılar…

DOSTUM DURAN ERDOĞAN’A
Ömrümün son deminde, gönül gönül gezerken,
Bazen keder, elemle; bazen neşeyle doldum…
Şükür olsun Tanrıma, kendi ile barışık;
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

Kırşehir toprağıyla, yoğrulmuş asil özü,
Mucur’un gülü sanki, güleç mi güleç yüzü,
Nükte, hiciv kokuyor; dilindeki her sözü,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

Bana ölüm yok artık, Duran varsa karada,
Arayıp bulur beni, dağlar olsa arada,
Bir ayağı Mucur’da, diğeri Ankara’da,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

“Anekdot” yazarı O, “Anekdot” akar kanı,
Kimi muhteşem öykü, kimi muhteşem anı,
Kendine öz üslûbu, büyüler okuyanı,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

Çok azdır bu dünyada, kalp kırıp yıkmayan can,
Çok azdır sevilmekten, sevmekten bıkmayan can,
Ben de, bir ömür boyu; kalbimden çıkmayan can,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

Sanattan bir başkaca, beklentisi yok O’nun,
İltifata , övgüye; inan karnı tok O’nun,
Bir şiire sığmaz O; meziyeti çok O’nun,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

               VEDAT FİDANBOY
                 Ankara 06.02.2011



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Mayıs 2011, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

BİR MEKTUP ALDIM ŞAİR FİDANBOY’DAN


          Kırşehir kültürünü özümsemiş, günümüz şairlerinden sevgili Vedat Fidanboy
   bana aşağıdaki şiirini yollamış. Sevgili şairimizin gönlüne sağlık. Şiiri sizlerle yorumsuz
   paylaşmak istiyorum.
                                                                           Duran ERDOĞAN
                                                                Kırşehir Anekdotları yazarı



KIRŞEHİR GÜZELLEMESİ
Neyin var derseniz, doğduğun kentte
Sönmeyen ateşim harım var benim…
Beni şair eden Kırşehir gözlü,
Her an özlediğim yarim var benim...

Sevmeden bu aşka eremezsiniz,
Derdime teselli veremezsiniz,
Bağrımı deşmeden göremezsiniz,
İçimde kanayan yerim var benim…

“Biter Kırşehir’in gülleri biter”
Ona olan sevdam, bin aşka yeter,
Çocukluk yıllarım gözümde tüter,
Eski bir sırada terim var berim…

Ben yoksam boş koymaz alır yerimi,
Anlatır aşkımı, sevda serimi,
Dünyaya duyurur türkülerimi,
Nice âşık, abdal, erim var benim…

Allah’ım göndermiş o yüce kulu,
Hak bildim her zaman gittiği yolu,
Âşıklar içinde bir de çok ulu;
Âşık Paşa derler, pîrim var benim…

Anlatamam sözle, Ahi Evranı,
“Ahi” ilkesiyle, bilinir şanı,
Yunus Emre, Dadaloğlu vatanı,
Nice gezilecek yerim var benim…

Bende tarih olmayan yer, pek ender,
Kümbet dolu, türbe dolu cümle yer,
Fatma Hatun,Aflak Baba, Kalender,
Melik Gazi… eserlerim var benim…

Ati bizde, geçmiş bizde, gün bizde,
O muhteşem tarihi gör; gel, gez de,
Merkez, Mucur, Dulkadirli, Kepez’de,
Yer altında şehirlerim var benim…

Alâeddin, Lâle, Kapıcı, Çarşı,
Cacabey’ de gözler alimler arşı,
İlmi mürşit eden, softaya karşı,
Okul gibi camilerim var benim…

Tarihe mal olmak ah ne güzel şey,
Ey Bekir Efendiler, Sülükçüler ey!
Ağalar konağı ve de Hacıbey!
Halka sofra serenlerim var benim…

Obruk, Seyfe, Hılla, Çuğun, Hirfanlı,
Kimisi barajdır, şanlı mı şanlı,
İnsanı büyüler doğası canlı,
Balıklı, kuşlu göllerim var benim..

Ciğerine temiz hava dolduğu,
Termalinde sıcak suya daldığı,
Cümle gelenlerin hayran kaldığı
Çok turistik tesislerim var benim…

Şifaya hazırdır, dört termal ordum,
Başta Terme’m ile öğünür yurdum,
Karakurt’um, Bulamaçlı’m, Mahmutlu’m,
Derde deva verenlerim var benim…

Meşhurdur Mucur’un bahçesi bağı,
Akpınar güzeli, Kaman’ın yağı,
Akçakent, Boztepe ve Çiçekdağı,
Yedi güzel ilçelerim var benim…

Verseler de el aşına karnım tok,
Köftür’ümden, boranı’mdan güzel yok,
Su böreği’m, soğanlama’m… daha çok,
Türlü türlü yemeklerim var benim…

Bin bir çiçek açar çayır da çim de,
Varsa bu güzellik söylesin kim de?
Ceviz, elma, armut, üzümlerim de,
Çok değişik onca türüm var benim…

Gezinirim gurbet elde, rûya da,
Can dayanmaz içimdeki feryada,
Zenginlerin zenginiyim dünyada,
Neyim yok ki; Kırşehir’im var benim…



                    VEDAT FİDANBOY
                           Şair



(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Mayıs 2011, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   06 Mayıs 2011, Cuma   Saat:15:04)

DADALOĞLU


    30 Nisan 2011 Cumartesi günü Kaman’da yapılan 1. Dadaloğlu Anma Günü nedeniyle bendenizle birlikte gönül dostlarından sevgili Mümtaz Boyacıoğlu, Yaşar Şahin konuşmalarımızla;   Şairlerimizden İsa Erdoğan, İbrahim Düğer, İbrahim Özdemir, Serdar Atabay, Ali Aydemir, Zübeyde Gökbulut ve Derviş Ekim de Dadaloğlu için özel yazılan şiirleriyle söz konusu etkinliği onurlandırdığımızı sanıyorum. Konar-göçer bir ‘Avşar Kocası’nın Kaman, Kırşehir ve Mucur’u yurt edinerek Kültürümüze ve yöremize sevdasını dizeleriyle dillendirmesi, geleneğin geleceğe taşınması, özellikle Türkmen ve Karacakurt aşiretlerinden oluşan Kaman’lıların anma etkinliği düzenlemeleri ahde-vefanın üstün saygıyla anılması gereken örneklerinden birisi değil, bana göre birincisidir.
     Söz konusu etkinlikteki yaptığım konuşmamı siz değerli okurlarımla da paylaşarak konuya ayrıntılı açıklık getirmek istiyorum:
                   DEĞERLİ GÖNÜL DOSTLARI !
     Kaman Belediyesince düzenlenen Dadaloğlu’nu anma etkinliğine hepiniz hoş geldiniz, safa geldiniz, safalar getirdiniz...
     Gönül dostu kardeşim Sevgili Mümtaz Boyacıoğlu hocam Belediyenin “DADALOĞLU” nu anmak amacıyla düzenlediği bu programda benim de konuşmacı olarak yer almamı söyleyince, daveti bir bahaneyle reddetmem elbette şık bir davranış olamazdı. Ancak bir an duraksadım,   ne anlatacağımı düşündüm. Yöremizi karış-karış dolaşan, kültürümüzün dününü, güzelliklerini –tıpkı- bu gün de yaşıyormuşuz gibi bizlere aktaran sevgili Halk Ozanımızın elbette “nev-î şahsına münhasır” pek çok çarpıcı özelliğini huzura getirebilirdim. Ozanımızın yöremizde geçirdiği günleri film izler gibi kare-kare hayalimde canlandırdım. Bu filmin içinde Dadaloğlu’dan ziyade, çok değil iki asır öncesinin “Kırşehri’ni, Kırşehir ulularını, daha net ifadeyle kendimi buldum. Nasıl olsa Araştırmacı Yaşar Şahin hocam Dadaloğlu’nun pek çok yönünü değerlendirip, birazdan detaylandıracak. Bana da “sözün özü”nü söylemek kalıyor...
      Sizleri daha fazla sıkmadan, bir kaç hususu satırbaşı olarak huzura getirmek istiyorum:
     Bazı yazarlar Dadaloğlu’nu “asi” tipini uygun görerek; o günkü deyimle adeta “yol kesen” , “baç alıcı” yani “haraç alan” kişi olarak tanımlamışlar... Diğer özelliklerini ve güzelliklerini ya görmemişler ya da görmezlikten gelmişler. Avşarların yerleşik düzene geçmesini isteyen Padişah yönetimi ne kadar haklıysa , kültürünü doya doya ve özgürce yaşamak isteyen konar-göçer Avşar halkı da haksız değildi zira.. “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” dizesiyle Dadaloğlu’ bu başkaldırıyı, iskana tepkiyi çok güzel anlatıyor. Hani deriz ya, “bülbülü altın kafese koymuşlar da ille vatanım” demiş... Galiba Avşarların genlerinden gelen özgürlüğüne düşkünlükleri bülbülün çektiği çileyle aynı gibi geliyor bana.
     Dadaloğlu, Anadolu’yu karış- karış dolaşmış... Özellikle “Kırşehir, Kaman ve Mucur”a   da dizelerinde yer vermesi, yöremize olan sevgisinin akılcı kanıtı olarak belleklerimizde ivme kazanmıştır. Yöremizle ilgili şiirin Sevgili Şemsi Yastıman ağabeyim tarafından büyük bir ustalıkla bestelenmesi, bu türkünün günümüzde hareketli bir oyun olarak folklorumuza kazandırılması da kültür zenginliğimizin mirası olarak, geleneği geleceğe taşıyan değerlerimizdendir. “Severim güzeli bir de kıratı” derken, “güzellerin kaşı keman görünür” derken, Kaman’la-keman ne güzel bütünleştirilmiş...
       Değerli gönül dostları !      
       Eskiden “Çırakma dibine şavk vermez” denilirdi... Bu günkü dille söyleyecek olursak: “Mum dibini aydınlatmaz”mış. Aslında Dadaloğlu, yaşarken kıymeti pek bilinmeyen; ancak, ölümünden sonra değeri anlaşılıp, önce gönüllerde ve daha sonra meydanlarda anıt mezarları yapılan gönül tahtlarında taçlandırılan gönül erenlerinden birincisi olmasa bile; birisidir. Kamanlı’ların ahde-vefa örneği göstermeleri, şehrin en güzel yerindeki bir parka adını vermeleri, anıtını ve sembolik kabrini yapmaları, anma etkinliği düzenlemeleri bence ayakta alkışlanacak davranış biçimidir.
        Demin söyledim: Ancak, gerçek değeri ölümünden sonra anlaşılan , yazılı bir eser bırakmadığı için halktan derlenen şiirleri türkü olup dilden-dile gönülden gönüle yankılanıp günümüze taşınan şu örneklerle sözlerimi bağlıyorum; hoş görünüze sığınarak bu eserleri makamıyla söylemeye çalışacağım.

        Bir Muharrem ERTAŞ bozlağı ... Aynı zamanda Türk Hafif Müziği formunda da bestelenmiş...
   
   1.Aydost ! kalktı göç elleri Avşar elleri
      Ağır ağır giden eller bizimdir
      Arap atlar yakın eder ırağı
      Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

   2. Kozan dağı çatal matal                            Çıktım Kozan’ın dağına
       Arasında aslan yatar                                Karı dizleyi dizleyi
       Ünü büyük kozanoğlu                             Yaralarım göz göz oldu
       Türk geydirir at bağışlar                          Hekim gözleyi gözleyi

   
   3. Çıktım yücesine seyran eyledim
       Cebel önü çayır çimen görünür
       Bir firkat geldi de coştum ağladım
       Al yeşil bahçeli Kaman görünür, gülüm amman aman ...

      Gerisi bu işin ustalarına ait... Ne olur hakkınızı helâl edin. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.Böylesine güzide güzel bir etkinliğe konuşmacı konuk sıfatıyla beni davet eden Kaman Belediye Başkanı Sayın Erhan Talu’ya, eğitimci-şair Sayın Mümtaz Boyacıoğlu hocama çok çok teşekkür ediyorum. Beni sabırla dinleme nezaketi gösteren sizlere de çok çok teşekkür ediyor ve hepinizi üstün saygıyla selamlıyorum efendim.                                                            
                                                                                
                                                                              Duran ERDOĞAN
                                                                         Kırşehir Anekdotları Yazarı


DADALOĞLU’M DEĞİL Mİ?

Gâvur dağından kalkar bir yiğidin narası,
Deliliğin burağı, Dadaloğlu’m değil mi?
Ona yaren bir atı, bir de yanık avazı.
İmanın saf direği, Dadaloğlu’m değil mi?

Kimsede göremezsin vallahi yoktur eşi.
Haykırırken şiiri sanki yarılır döşü.
Barandağ’ım görmez mi içindeki ateşi.
Karanlığın çerağı, Dadaloğlu’m değil mi?

Ezilenler biliyor çektiği onca çile.
Gerçeği çekinmeden sen getirdin sen dile.
Ovalarda, dağlarda o Arap atlar ile.
Yakın eden ırağı, Dadaloğlu’m değil mi?

Türkmenlerin destanı yazılırdı zamanda.
Kılıç, kalkan sesleri uzak değil yamanda.
Ayakların iz sürdü yemin olsun Kaman’da.
Vuslatın son durağı, Dadaloğlu’m değil mi?

Asaleti sen oldun besmelede dillerin.
Bülbülün nazarında açıyordu güllerin.
Yetimin, gariplerin yolda kalmış ellerin.
Sofradaki çöreği, Dadaloğlu’m değil mi?


Mucur sana hasrettir seni arar Özbağ’ın.
Kırşehir’den el eder sanki sana her dağın.
Kızılırmak, Çuğun’da, bellenen her toprağın.
Kazma ile küreği, Dadaloğlu’m değil mi?

Anlatmakla biter mi yiğitliğin destanı.
Vatan için ölenin boşa gider mi kanı?
Avşarların atası, hem özü, hem de canı.
Türkmenlerin yüreği, Dadaloğlu’m değil mi?

Âşık Serdar Atabay Kaman’a selam eder.
Tüm gönül dostlarına Allah’ım verme keder.
Davaya bağlı kullar, zaferi yakın güder.
Şahadetin ereği, Dadaloğlu’m değil mi?

        ÂŞIK SERDAR ATABAY




(Anekdot Eklenme Tarihi:  06 Mayıs 2011, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   06 Mayıs 2011, Cuma   Saat:14:58)

KIRŞEHİRLİLERE AÇIK MEKTUP (2)


“Dostlar Vasiyetimi Açıklıyorum !”

        Bu mektubumun tamamen siyaset üstü ve herkesi kucaklayan bir zihniyetle okunup, hemşericilik perspektifinden değerlendirilmesini istiyorum. Bundan önceki mektubumda, “Kırşehir neden hızlı bir şekilde göç veriyor?” konusundaki kişisel düşüncelerimi masaya yatırmış ve sizlerle paylaşmıştım. Bu ikinci mektubumla da sorunun somut çözüm önerilerini dilimin döndüğü ve aklımın erdiği kadarıyla sizlere aktarmaya ve içimi kemiren bu kurttan kurtulmaya çalışacağım. Umarım anlattıklarımı en az bir kişi bile anlarsa, kendimi vicdanen müsterih sayacağım.
      Kırşehir hızla göç veriyor!...Doğrudur... Şimdi ‘bu da Allah’tandır’ diyerek, kehaneti gaipten mi bilelim? O yüce yaratanın kulu olarak ‘bizlerin hiç mi suçu ve kusuru’ yok? Bu göçü durduracak makûl ve mantıklı hiç mi yapılacaklar yok? “Olmaz olur mu efendim” diyorsunuz...Biliyorum. Bakınız önce bu konuda samimi olalım. Milenyum denen bu çağda baskıyla bu hızlı göçün önü alınamayacağına göre; gayret yine Kırşehir sevdalılarına düşüyor. Topu taca atmanın ve sorunların çözümünü de Amerika’da beklemenin mantığı yok.Öyleyse: Kırşehir’in içi göçle ve hızla boşalıyorsa;
1.     Her Kırşehirli öncelikle hemşericilik bilinciyle hareket edip,siyaset üstü düşünüp,bu konuda ‘ilgili ve duyarlı’ alternatifsiz tavır alacak. Birliktelik sağlanacak.
2.     Kırşehirdeki tüm ‘Oda’lar aktif olacaklar,üyelerini ve hemşerilerini bilgilendirip, bilinçlendirecekler. Nemelâzımcılık, vurdumduymazlık, felâketin boyutunu artırır.
3.     Elinizi vicdanınıza koyup “adam gibi adamları” seçmeniz gerekir. Kırşehir için ne yaptın sorusunu sormayı ihmâl etmeyin. Hatır için oy verip, kendinizi,ailenizi ve yörenizi yakacak kadar cesur olmayın.
4.     Seçilmiş milletvekillerimizin bu hususta suskun kalmalarını, oy kaygısıyla hareket ettiklerini düşünüyorum. Kırşehir için sevgilerini ve sevdalarını yetersiz buluyorum.Başarı notları sıfır.
5.     Yaşarken kıymetini bilemediklerimizin, ölüsüne bari sevgiyle yaklaşalım ve gurbetteki mezarlarını Kırşehir’deki ata toprağıyla buluşturalım. Daha açıkçası, Kırşehir’e katkı veren aşık,şair, ozan, yazar ve tüm sanatçılarımızın kabirlerini gelecek kuşağa birer anıt tarzında gösterelim.
6.     Kırşehir sevdalısı değerlerimizin isimlerini cadde, sokak vesair yerlere verelim. Bu hususta Gaziantep ile Adana’yı örnek alalım.
7.      Hemşeri dernekleriyle birebir ilişki içinde olup, kültür,yardımlaşma ve sosyal dayanışmadaki ahengi sağlayalım. Dernek Yönetiminden memnun değilsen, işin başına sen geç. Sorundan korkmayıp ve sorumluluktan kaçmayalım.
8.     Ankara’da yaşıyorsan şayet, başta GMK.Bulvarı 31 numarada faaliyet gösteren ‘Kırşehirliler Federasyonu’ adıyla bilinen ‘Kırşehirli Dernekler Federasyonu’nu) ziyaret et. Kızılay’ a gelince otur, çaylarını iç ve dinlen... Kırşehir yayınlarından ücretsiz edin ve evde aileni bilgilendir. İkamet ettiğin yerdeki (varsa) diğer hemşeri derneklerini de ziyaret et. Dernek yoksa, eksikliğini ihtiyaç hisset ve bizzat kur.
9.     Her türlü alışverişini hemşerilerinle yap. Kıran kırana pazarlığını da yap. Örnek: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’daki kamu binalarının yapımında çalışan Alman asıllı işçilerin eskiyen ayakkabılarını tamir ettirmek için Almanya’ya yolladıklarını biliyor musunuz? Bilmiyorsan öğrendin... Milliyetçilik, hemşericilik ve ticarette dayanışma diye işte ben buna derim.
10.      Kırşehir doğumlu hemşeri Bürokratlarımızın Kırşehir’in sorunlarıyla yeterince ilgilen(e)mediklerini düşünüyorum. Her gördüğünüz yerde, “Kırşehir için projeniz var mı?” diyerek sormanızı istiyorum. Davetlerde Protokol Masasına kurulup, hazurun konuklara hamasi nutuk atanlara da sorun ki Kırşehir’e ne kazandırıyorlarmış, ben de öğreneyim.
11.      1950’li yılların iktidarınca, Kırşehir’imizin ilçe yapılışını gören ve bilen birisi olarak; o günlerdeki çirkin partizanlığı ve ağlayan hemşerilerin ahlarını asla unutmuyorum... Kırşehir’imizden cebren koparılan, gözümüzün önündeki ve burnumuz kadar yakınımızdaki bu ilçelerimizi köyleriyle birlikte biran önce baba ocaklarıyla birleştirip, buluşturup, hasretliği giderelim. Bu vicdansız partizanlığın, bizlere reva görülen bu haksızlığın ve hukuksuzluğun sonuçlarının nerelere kadar uzandığını altmış yıl sonra (şimdi) anladınız mı? Halk referandumu başta olmak üzere, her yasal yolu deneyerek, talebimizden vazgeçmeyelim; her zeminde ve zamanda takipçisi olalım.
12.     Çiçekdağı ilçemizle, Yerköy ilçesinin idari taksimatının durumu hem günümüz Türkiye’sine ve hem de milenyum çağında yaşayan bu ilçenin halkına hiç yakışmıyor... Buradaki adaletsizliğin,haksızlığın ve zulûmün de adil biçimde çözümlenmesi gerekir düşüncesindeyim.
13.     Yaşarken tüm esnafları birleştirmeyi, kaynaştırmayı, Kırşehir’i merkezileştirmeyi beceren Ahi Evran-ı Velî Hazretlerinin emaneti olan ‘Ahilik ilke ve prensipleri’ doğrultusunda bu masûm, makûl ve haklı taleplerimizi’ ülke çapındaki diğer ‘kitle örgütleri’yle de paslaşıp, paylaşalım.
14.     Kırşehir dışından gelen öğrencilere misafirperverliğimizi gösterelim. Bu öğrencileri yolunacak kaz değil, velinimet sıfatında ve birer kültür elçisi olarak görelim.
15.        Hızlı trenin ve ucuz taşımacığın faydalarını bilmeyenlere de sesleniyorum! Zamanında kolaya kaçılarak boş ve düz arazilerde geçirilen ‘Devlet Demiryolu ağı’nın güzergâhının İlimiz merkezinden geçmesi için gerekirse günlerce, hattâ aylarca oturma eylemi yapalım.
16.     Var mı, yok mu ne olduğu iyi bilinmeyen, bana göre içi boş olan ‘Organize Sanayi’ nin içini doldurmak için, başta hemşeriler olmak üzere tüm yatırımcıları her ne pahasına olursa olsun davet edelim.
17.     Petlas ve Şeker fabrikası örneğinde olduğu gibi, yaldızlı ve yıldızlı fabrikalarla ilimize yatırım yapmasını ‘Devlet Baba’dan isteyelim ve öz evlât muamelesi beklediğimizi alenen bildirelim.
18.      Şimdiki il, ilçe ve Belde tüm Belediye Başkanlarımıza sesleniyorum: Allah için çalışınız. Yalnız Allah’tan korkunuz. Eğer beldelerinizi birer ‘cazibe merkezi’ haline getirmezseniz. ‘rûz-î mahşer’de ‘ hem vallâhî- hem de billâhî’ iki elim yakanızda olacaktır. Bunu iyi bilesiniz.
       Sözün özü: Vasiyetimi yukarıda okudunuz...“Kendim için bir şey istiyorsam vallahî namerdim!” diyorum. Yöremiz Kırşehir’imiz için, sorunların çözümüne katkı sağlayacak herkesten biraz “ilgi ve duyarlık” göstermenizi istiyorum. Acaba çok mu birşeyler istiyorum?
      Hoşça kalınız.     



(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Nisan 2011, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KIRŞEHİRLİLERE AÇIK MEKTUP (1)


     Oldukça uzun ömürlü yaşayan dedem Ali Çavuş ölüm döşeğindeyken yanındakilere : “Eğer ben kendi dertlerimle başbaşa kalsaydım daha çook yaşardım. Beni kendi derdim değil, elin derdi öldürüyor; hem de ecelimden önce öldürüyor.” demiş ve rûhunu teslim etmiş. Dedemin genlerinden bazı şeyler bana bulaşmış olmalı ki, bunları yazarken inanın kendimi akîl adam sıfatında bile görmüyor ve bu hususta kendimi sadece dedem gibi ‘ilgili ve duyarlı’ hissediyorum.   
     Güzel ve güzîde bir görüntü içinde, mutlu ve mükemmel biçimde yaşamak elbette en tabii hakkımız... Toplum içinde ve medenî bir alemde yaşıyorsak; şüphesiz ki düşünen insan sıfatımızla yaratanımıza şükrümüz; ülkemize, çevremize, ailemize ve komşularımıza karşı sorumluluklarımız var... Bu hususta kendimizi ‘duyarlı ve ilgili’ saymak zorundayız. Sorunlara karşı sorumsuzlukları prensip edinirsek; taşın altına elimizi sokmazsak, biz biz olmaktan çıkar, başkalaşır ve ‘kolay lokma’ oluruz...Ucuz adam oluruz! Birileri bizleri basit ve bayağı emellerine alet edip maşa gibi kullanır!...
     Atalarım, Ortaasya’dan gelip Anadolu’nun merkezindeki Kırşehir’i yurt edinirken, medeniyete çağdaş görünüm kazandırarak merkezileştirmiş. Kendini sorumlu kılarak koca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında akîl adımlar atmış. Önder olmuş, duyarlı davranmış ve sorunların çözümünde de sorumluluk almış. Acaba “ben nerelerdeyim?” diye hiç kendinizi sorguladımız mı?
     Konuyu daha fazla dağıtmadan esasa doğrudan girmek istiyorum: Kırşehir durmadan ve hızlı bir şekilde göç veriyor. Göçü durdurma adına neler yapılabilir? “Ben tek başıma ne yapabilirim, ki !” mantığıyla, ne olur kendinizi ‘yeteneksiz ve yetkisiz’ görmeyin...Herkesin üstüne düşen görev ve bireysel yapacakları var:
     Kırşehir, doğduğumuz, tozlu topraklarında koşup oynadığımız yurdumuz, yöremiz... Vicdanı hür her insanın kendi yöresine karşı sorumluluğu ve vefa borcu var. Aslımızı inkâr edemeyeceğimize göre; okumuşundan, okumamışına; zenaatkârından, serbest meslek sahibine; küçük esnafından, sanayicisine kadar elimizi vicdanımıza koyup bir düşünelim bakalım... Kırşehir neden küçülüyor, neden nüfus fire veriyor ve tarihî o güzelim beldemiz niçin ufalıyor?
     Demin söyledim: Elbette daha mutlu ve daha mükemmel yaşantı içinde olmak ve çağdaş medeniyetin nimetlerinden yararlanmak herkesin en tabii hakkıdır. Amma velâkin insanın doğduğu yöresine, o yörenin sorunlarına karşı ‘duyarsızlığı ve ilgisizliği’ de doğru değil. Sayfa editörümün “Duran ağabey,yine uzun yazmışsın. Bu kadar uzun yazıyı sayfaya nasıl sığdıracağım?” sıkıntısını yaşamaması için bu günkü bu yazımı maalesef kısa kesmek zorundayım. Bakınız gelecek yazımda hem gelişen sorunları ortaya dökecek ve hem de somut çözüm önerilerimi bir-bir sıralayacağım. Bu yazımda sadece konunun tartışılmasını, düşünülüp değerlendirilmesini, çözüme katkı verilmesini hatırlatmak için konuyu huzurlarınıza getirmenin doğru davranış olduğu kanaatindeyim. Eğri oturup, doğru düşünüp, herkesin birbirleriyle bu hususu konuşmasını ve tartışmasını istiyorum.
     Öğünmek için değil, örnek olması için kendimden örnek vererek bu günkü bu yazımı noktalıyorum: Kırşehir’in, Mucur İlçesinin Kurugöl Köyü’nde doğdum. 18 yaşına kadar bu köyde çobanlık yaptım. Otuz yıla yakın Ankara’da Devlet memurluğu yaptıktan sonra emekli olup, tekrar köyüme döndüm ve köyümde mezarımı bile hazırladım. Kendi imkânlarımla köyüme kurduğum Kütüphene dolayısıyla Kırşehir Valiliği beni örnek vatandaş seçti ve Millî Eğitim Bakanlığı da adımı bu kütüphaneye vererek ölümsüzleştirdi. Bu davranışım gariban, küçük bir memurun memleket sevgisinin ve Kırşehir sevdasının güller açmış, yöresine gülücükler saçmış ilgisi ve duyarlılığına örnek teşkil etmiyor mu? Tüm hemşeri Bürokrat ve iş adamlarımız! Elinizi vicdanınıza koyup bir düşünün ne olur... Allah aşkına kendi yören “toprağın” için bireysel olarak Sen ne yaptın?
     Sözün özü: Dün bitti ve gitti... Yarına çıkacağımızın da garantisi olmadığına göre; acaba yaşadığımız bu günde, kendinle gurur duyacak ne plânın var? Zebani Hazretleri ve Sorgucu Meleği değilim amma bu gün “Allah için, ülken için,ailen için, memleketin Kırşehir için ve kendin için ne yaptın? Her ne arıyor ve bekliyorsan, umduklarını önce kendinden bekle. Anlatabildim mi? Bu yazımın 2. Bölümünde çözüm önerilerini açıklayacağım. mutlaka oku, unutma!
     Hoşça kalınız.                                                             



(Anekdot Eklenme Tarihi:  16 Şubat 2011, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

BİR MEKTUP GELDİ ŞAİR FİDANBOY’DAN


     Kırşehir Kültür Merkezinde 6 Kasım 2010 Cumartesi günü akşamı yapılan “Aşıkpaşa 1. Ulusal Şiir Şöleni”nde okuduğu “DANDİNİ” şiiriyle tüm şiirseverlerin gönüllerinde taht kuran Sevgili Şair Vedat FİDANBOY, internetteki elektronik posta adresime aşağıdaki mini girizgâhlı şiiri göndermiş.
     Değerli büyüğüm, Fidanboy hocam, hakkımda,lütfedip, tevazû içerikli, iltifat dolu bir şiir yazmış. Gönülden-gönüle köprü kurmuş...Edebiyatımızda yer almış, yayımlanmış bir çok yazışmaların ve mektupların sayısız örneklerini de görürüz. Milenyum denen çağın harikası internetle gelen bu elektronik mektubu da edebî alemle buluşması gereken o örneklerden biri olarak değerlendiriyorum.
          Söz konusu şiiri ve açıklamasını siz değerli okurlarımla yorumsuz paylaşmanın doğru davranış olacağını sanıyor; üstadıma teşekkürlerimi ve üstün saygılarımı sunuyorum.

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı

     Sevgili Dostum,
Değerli Şahsınıza yazdığım şiirimi aşağıda beğenilerinize sunuyorum… Şiir, çok çok yeni… Âdetimdir; zamanla üzerinde değişiklikler yapabilirim …. Siz şimdilik bu haliyle kayıtlarınıza alınız… Selam, sevgi ve saygılar…

DOSTUM DURAN ERDOĞAN’A
Ömrümün son deminde, gönül gönül gezerken,
Bazen keder, elemle; bazen neşeyle doldum…
Şükür olsun Tanrıma, kendi ile barışık;
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

Kırşehir toprağıyla, yoğrulmuş asil özü,
Mucur’un gülü sanki, güleç mi güleç yüzü,
Nükte, hiciv kokuyor; dilindeki her sözü,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

Bana ölüm yok artık, Duran varsa karada,
Arayıp bulur beni, dağlar olsa arada,
Bir ayağı Mucur’da, diğeri Ankara’da,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum…

“Anekdot” yazarı O, “Anekdot” akar kanı,
Kimi muhteşem öykü, kimi muhteşem anı,
Kendine öz üslûbu, büyüler okuyanı,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

Çok azdır bu dünyada, kalp kırıp yıkmayan can,
Çok azdır sevilmekten, sevmekten bıkmayan can,
Ben de, bir ömür boyu; kalbimden çıkmayan can,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

Sanattan bir başkaca, beklentisi yok O’nun,
İltifata , övgüye; inan karnı tok O’nun,
Bir şiire sığmaz O; meziyeti çok O’nun,
Duran Erdoğan gibi, bir dosta nail oldum...

               VEDAT FİDANBOY
               Ankara 06.02.2011


(Anekdot Eklenme Tarihi:  16 Şubat 2011, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

MEHMET BADEM


              “BADEM PINARI” FİRMASI KURUCUSU MEHMET BADEM’le RÖPORTAJ

     Önünden geçerken görkemli “BADEM PINARI” tabelası dikkatimi çekiyordu. Esasen bu firma ve kurucuları hakkında da biraz bilgi sahibiydim. Hizmet sunumları ve üretimlerinin ayrıntılarını öğrenmek istiyordum. Bilinmeyenleri basın ve medya aracılığıyla tüm müşterileriyle paylaşmanın da doğru davranış olacağı kanaatindeyim. Bu amaçla yola düştüm ve Şirketin Ostim’deki Ankara Temsilciliğinde soluğu aldım.
     Kırşehir İlimizin Mucur İlçesinin Kurugöl Köyü’ndeki “BADEM PINARI” nın dolum tesisinden gelen bir TIRdaki 19 litrelik su damacanalarının depoya nizami olarak yerleştirilmesi işlemi bitmiş ve Tır tam kapıdan çıkarken, Mehmet Badem beni gördü. Elini uzatıp ‘hoş geldiniz’ dedi.
     Her zaman ki sevecen ve babacan tavrıyla sevgili Mehmet Badem konuk makamına buyur etti. Öğünmek gibi olmasın, ama bir Mucur’lu olarak “baş köşeye oturdum” ve - tabir caizse- gönül tahtına kuruldum. Büronun girişinden tutun da makam odasının duvarlarındaki tanıtım fotoğraflarını kare-kare incelediğimde kendimi Kırşehir’de ve Mucur’da sandım.
     Bir taraftan “BADEM PINARI”nın suyuyla pişen kahvelerimizi yudumlarken, diğer taraftan da: “Eğer izniniz olursa, sizinle röportaj yapmak ve bu röportajımı Kırşehir, Mucur basınında ve Kırşehirli Dernekler Federasyonu’nun yayın organlarında ve bazı Web sitelerinde yayımlamak istiyorum” dediğimde; “Umarım zor sorular sormazsınız!” cevabını aldım. Gülüştük...
      Öyleyse,sorunun en zorunu en başta soruyorum: “İş adamı Mehmet BADEM kimdir?”
      
      Mehmet BADEM: 1959 Mucur-Kırşehir doğumluyum. Üç çocuk babasıyım.Bu kadar.

      Duran ERDOĞAN: Aileden gelen potansiyel işadamı kişilik ve kimlikli olduğunuz anlaşılıyor. Şimdi biraz da “BADEMLER ŞİRKETLER GRUBU”ndan da söz ederseniz, adımlarınızı ve atılımlarınızı sanırım daha iyi tanımış oluruz?

      Mehmet BADEM: Ticaret hayatına, çocukluğumda tanıştım. Şu anda aynı hızla devam ediyor. İşletme olarak Taş ocağı, mozayik tesisi, mermer ocağı, mermer fabrikası, su dolum tesisi işletmeciliği yapıyoruz. Bu zaman zarfında da otomotiv satıcılığımız vardı.

     Duran ERDOĞAN: Tüm yatırımlarınız Kırşehir’de... Kısacası, Kırşehir’de üretiyor; yurt içinde ve yurt dışında pazarlıyorsunuz... Halbuki diğer yerlerde ve yörelerde de yatırım imkanına da sahipsiniz. Neden öncelik Kırşehir’de?

     Mehmet BADEM: Fanatik bir Kırşehir’li olarak yatırımlarımız Kırşehir’dedir....Kırşehir’de devam edecektir.

     Duran ERDOĞAN: Sizin Ankara’ya Büro açıp satış ağınızı genişletmenizle iş çevreniz de ister- istemez genişledi...Artık Ankara Ticaret ve Sanayi Odası esnafı olarak bu camiada söz sahibisiniz. Konuyu buraya getirmişken “KIRŞEHİR İŞBİRLİĞİ-GÜÇBİRLİĞİ HAREKETİ” ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

     Mehmet BADEM: Çok hoş bir birliktelik olduğuna inanıyorum.İlerleyen zamanlarda güzel şeyler olacağını şimdilerde görür gibiyim.


      Duran ERDOĞAN: Kendi memleketimin suyunu şifa niyetiyle içmek biraz bencillik ve biraz da memleket severlik olsa gerek. “BADEM PINARI” Tesislerinizden söz edersek, bizlerle neleri paylaşırsınız... Tüm ayrıntılar lütfen!

     Mehmet BADEM: Arge çalışmasında Kırşehir’imizin suyunun Dünya standartlarında olduğunu öğrendik. Allah’da bize Dünya’nın son teknolojisiyle su dolum tesisini kurmayı nasip etti. Biz de bu hizmetleri Kırşehirli’lerin eseri olarak Türkiye’mize ve Dünya’mıza tanıtmak için elimizden geldiğince ve bütün imkanlarımızı da sonuna kadar kullanarak vermeye hazırız.


    Duran ERDOĞAN: Çarık döneminden sonra, soğukkkuyu lastik ayakkabı satışı,gazoz imalatı ve nakliyatçılık derken; ticaretten sanayiciliğe sıçrayış... Geriye dönüp kendinizle hesaplaştığınız oluyordur mutlaka. Başarının sırrını özetler misiniz dersem, bizlere neleri öğütlersiniz?

      Mehmet BADEM: Öncelikle bizi yaratan bu işi yapmamıza izin verecek. Sağlığımız yerinde olacak. Sonra da çalışmak, çok çalışmak, planlı –proğramlı çalışmak ve hele-hele de dürüst çalışmak lâzım. Ayrıca işimizi severek yapmak ve müşterimizi de velinimet görürsek, gerisi gelir.

      Duran ERDOĞAN: “İşşizlikle mücadele” dersem; bu güncel konuda bazı diyecekleriniz olmalı ?

      Mehmet BADEM: Parası olan kişilerin, parayı para olarak tutmayıp, iş alanı ve istihdam yaratmaları için yatırım alanını genişletmeleri gerekir. Çözümlerden birincisi olmasa bile birisidir, diye düşünüyorum.

      Duran ERDOĞAN: Ankara perspektifinden bakıldığında, Kırşehir’in Sanayi ve Ticaret alanındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani; artılar, eksiler, potansiyel görüntü nasıl bir profil çiziyor?

      Mehmet BADEM     : Kırşehirliler olarak Ticaret ve Sanayii alanında başarılı olabilmek için, bence ,sosyal dayanışma ve birlikteliği sağlamamız her şeyden önce gelir. Babamın bu hususta güzel bir sözü var: “Dışarıda gelen yabancıyı sırtımızda taşırız. Kendi öz evlâdımızın arkasına da tenekeyi bağlar göndeririz.” Bunu tersine çevirmedikçe yani, kendi hemşerimize önem ve değer vermedikçe , iş adamı olarak kendi memleketimize yatırım yapmadıkça başarılı olamayız. Büyük Atatürk’ümüz biz Mucurlu’lar için “Gözleriniz çakmak çakmak” demiş. Gözlerimiz gerçekten çakmak çakmak, ama konu iş alanına ve istihdama geldiğinde her ne hikmetse çakmak çakmayı bir türlü becerememişiz. Bürokraside, bürokrat olarak önemli makamlar yakalamışız; ama bunu iş alanında verimliliğe çevirememişiz. Elbette bunu söylerken, yöresine faydalı hizmetleri dokunan bürokratlarımızı tenzih ediyorum.                     

     Duran ERDOĞAN: Sizin deyiminizle soruyorum: “Hem balık yetiştirmeyi ve hem de balık yemeyi” öğrenmişsiniz...Bunca yıllık deneyimlerinizden sonra bizlere Kırşehir’in önceliklerini nasıl sıralardınız? Tabii ki, iş alanında konuşuyoruz.

      Mehmet BADEM: Büyük Sanayicilere Kırşehir’e yatırım yaptırmadığımız sürece göçü durdurmamız zor.Eğer daha büyük imkânlarla Kırşehir’e yatırım yapmayı Cenab-ı Hakk bana kısmet ederse, Petlas ve şeker fabrikası gibi yaldızlı ve beş yıldızlı fabrikalar yapmak isterdim.

      Duran ERDOĞAN: Kırşehir bütün bu girişimlere rağmen yine de göç veriyor. Benim aklım ereli, Milletvekili sayımız 7 den 5e, 3e ve şimdi de 2 ye düştü... Demek ki Kırşehir’de artan bir şey yok... Aslında geniş bir konu ve derin bir yara nüfustaki bu düşüş... Göçü durdurmak adına pek çok diyeceğiniz olmalı... Toplumsal ve bireysel bir şeyler yapılamaz mı?

      Mehmet BADEM: Elbette gerek kişisel ve gerekse toplumsal olarak hemen her konuda çok güzel şeyler yapılabilir.Eğer şimdiye kadar yukarıda söylediklerim iyi anlaşılmış ise, bu sorunuzun cevabını da yukarıda verdiğimi sanıyorum.
      Duran ERDOĞAN: Bu yoğun iş ortamında bana zaman ayırıp, biraz da ‘sıla-yı- rahm’ yaptırdınız. Aslında sorduklarım soracaklarımın yarısı. Unuttuklarım ve soramadıklarım da olabilir. Son mesajlarınızı da almak istiyorum.Ne dersiniz?

     Mehmet BADEM: Kırşehirli’ler olarak daima hep dayanışmayı, yani birlik ve beraberliğimizi sağlamayı etkinleştirmediğimiz sürece yalnız. kalırız. “Bir elin nesi var,iki elin sesi var” ata sözünün anlamı doğrultusunda mutlak ve mutlu sona hep beraberce ulaşırız.

     Duran ERDOĞAN: Değerli hemşerim, sorularımla seni hem terlettim, hem de bir hayli yordum galiba. Bu arada benim de dilim damağım kurudu. Bir bardak ‘BADEM PINARI’ suyu rica ediyorum. Beni kabul etme nezaketi gösterip, zaman ayırıp bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için çok çok teşekkür ederim.

     Mehmet BADEM: Asıl ben teşekkür ederim. Afiyet olsun.   



(Anekdot Eklenme Tarihi:  16 Şubat 2011, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAİR SERDAR ATABAY


      Kırşehir için hemen her yerde, her zamanda ve her zeminde “Şairler,Ozanlar ve Yazarlar” diyarıdır, denir. “Görünen köy kılavuz istemez” ve “Güneş balçıkla da sıvanmaz” deyiminden hareketle, bilinen ve doğruluğu gerçek olan bu hususu kanıtlamak için yemin etmeye de zaten gerek yok ki! Bu yazımla, sizlere “Ey Ahali ! Artık bu edebî alemde Ben de varım!” diyen ve yazdıklarıyla, yayımladıklarıyla ‘Kültürümüzün 40 Pınarları’ mertebesine yükselmiş bir kelâm ve kalem erbabını sizlere takdim etmeye ve tanıtmaya çalışacağım. Kim den mi bahsedeceğim: Elbette, Kırşehir halk kültürünü içine sindirmiş genç, dinç, dinamik, yakışıklı ve yağız, memleket sevdalısı ‘Türkmen torunu’ sevgili Serdar ATABAY’dan...
     Geçtiğimiz günlerde beni telefonla arayıp”İnternetteki yazılarınızı okuyor ve beğeniyorum. Hocam acaba tanışmamız mümkün mü?” diye sordu. Kurugöl’deki evime buyur ettim ve böylece gönül dostluğumuz başladı. Kırşehir’in eski Kızılcaköy Türkmenleri’nin kültürel yaşantılarından bahseden “Keçi Kalesinin Bağrında Bir Türkmen Oymağı” isimli kitabını hediye etti. Şiirlerinden örnekler sundu. Heyecanlı ve dolu doluydu.. Kendisini, muhterem eşini ve dünya tatlısı kızları Hatice Naz’ı tanımaktan mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum.
     Sevgili Serdar Atabay 1977 yılında Kırşehir’de doğmuş. Babasının işi nedeniyle ilk, orta ve lise öğrenimini Zonguldak Ereğli’de tamamlamış. Dumlupınar Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde de maden mühendisliği tahsil etmiş.Uzun lâfın kısası: Kırşehir’den kopmamış, yaz tatillerini Kızılca Köyü’nde geçirmiş, kültürüyle kaynaşmış, bu kültürle yoğrulmuş, pişmiş, pekişip katmerleşmiş ve bu aşk O’nu, “ yöresinin kitabını yazacak kadar” sorumlu yapmış. Ne kadar güzel!
     Kendisini Kırşehir Ahi Televizyonunda hazırlıyıp sunduğum “Kültürümüzün 40 Pınarları” programıma konuk ettim.Maaşallah döktürdü de döktürdü. Ayrıca, ‘Aşıkpaşa 1. Ulusal Şiir Şöleni’nde okuduğu, aşağıda size örnek olarak sunacağım “Bu Toprağın Oğluyum” şiiriyle de dinleyenlerin gönlünü fethetti. Hakikaten kalite belgeli bir Kırşehir sevdalısı ‘Türkmen Torunu’ olduğunu hem yaşam biçimiyle ve hem de yazdıklarıyla örnekledi.
     Burada yeri gelmişken şu hususun özellikle altını çizerek ve üstüne de basa basa yüksek sesle söylemek istiyorum: Değerli Serdar Atabay’ın; Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasına önderlik etmiş Türkmen kocalarının torunu olduğuna tanıklık ederim. Zira, öz kültürüyle bu kadar hemhal olmuş millî ve muhafazakâr bilgi donanımlı genç ve edepli birisini ‘Milenyum’ denen bu günümüz dünyasında edebî alemin içinde görmek oldukça gurur duyulacak husustur.
     Kim ne derse desin, sevgili Serdar Atabay’ın, işlediği kültürel konular O’nun fanatik bir Kırşehir’li oluşunun, memleket sevgisinin, sevdasının dört-dörtlük resmidir. Yazdıkları ve yayımladıkları ‘görünmeyen köyün, görülmeye değer’ yönleridir. Eksikliği tamamlayan belgelerdir. Gelecek kuşağa ışık olup, kaynaklık edecek kaymak gibi bilgilerdir. Büyük bir keyifle okunacağını bizzat bir çırpıda okumak suretiyle yaşadım. Bu güzel yöremizin kültürüyle bir kere daha sarmaş-dolaş olup, kendimi tarifi imkansız duygularla mutlu hissettim. Önemli olan da böylesine duygu ve düşüncelerle kültürümüzün yaşanması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara da taşınması olduğuna göre; edindiği bilgileri “övünmek gibi olmasın amma işte ben “Bu Toprağın Oğluyum” diyerek , göğsünü gere-gere herkesle paylaşması çok hoşuma gitti.Sayesinde bilgi eksiğimi telâfiettiğim için inanın ‘alnından öperek kutlamak ve tebrik etmek’ istiyorum. Lâfı fazla uzatmadan konuyu da daha fazla dağıtmadan Sevgili Serdar Atabay’ın yukarıda bahsettiğim ve örnek aldığım şiirini geliniz hep birlikte okuyalım:
       
BU TOPRAĞIN OĞLUYUM
Gür sesimde haykırış duyun beni dostlarım
Varsa yurdumu soran bu toprağın oğluyum
Şerefli tarihiyle nice asırlar boyu
Dimdik ayakta duran bu toprağın oğluyum

Orta Asya’dan kalkıp yollar aştık uğrunda
Allah’ın kelâmı var avazında, çağrında
Göğsündeki imanla Kırşehir’in bağrında
Türkmen yurdunu kuran bu toprağın oğluyum.

Yürekli anaların salladığı beşikte
Besmeleyle kurulan sofradaki kaşıkta
Kınalar yakılıp ta geçilen her eşikte
Şahadet düşü gören bu toprağın oğluyum

Helâlinden süt aldık gözlerimiz karadır
Hak aşkıyla kanayan yüreğimiz yaradır
Er meydanı denilen alan işte buradır
Namerdi yere seren bu toprağın oğluyum

Sevda gülleri ancak yarenlere derilir
Soframızda ikram var gariplere serilir
İman dolu yayımız hainlere gerilir
Küffar dalını kıran bu toprağın oğluyum

Kalenin eteğinde coştum Kılıç özüyle
Cemalini ararım Şeyh Süleyman gözüyle
İlim meclisindeki ‘Edep Ya Hû’ sözüyle
Boynu bükük hal süren bu toprağın oğluyum

Hâlâ Yunus Emre’nin duaları arşında
Bak Cıncıklı Camiin heybetiyle karşında
Fatma Hatun bir yanda Ahi Evran çarşında
Vatan için can veren bu toprağın oğluyum

Ruhum huzur buluyor, her gün Dinekbağı’nda
Bir yanım Seyfe gölü, öbür yanım Çuğun’da
Cemele’den salınıp estim Baran dağında
Akpınar’a tez varan bu toprağın oğluyum

Âşık Paşam şiiri okudu Türkçe ile
Gülşehri’min nazından bülbüller geldi dile
Hacı Bektaş eliyle kıraçlar döndü güle
Cennete tabi horan bu toprağın oğluyum

Kapucu’da ibadet, dillerde sonsuz âmin
Melik Gazi türbesi sanki ediyor yemin
Bakın Keçi Kalesi nasıl kendinden emin
Dostun bağını deren bu toprağın oğluyum

Kırşehir’in gülleri türkülerin şahıdır
Kızılırmak ağıdı, Said’imin ahıdır
Çiçekdağ’da Zahide’m aşığın eyvahıdır
Derdiyle sazı yoran bu toprağın oğluyum

Bu gönül dergâhında âşıklara dil oldum
Gül zülüflü o yârin nazarında kül oldum
Gurbet elin kahrıyla ela gözde sel oldum
Boztepede kar, boran, bu toprağın oğluyum

Sıladan sevdiğime el ederim turnayla
Hasretin pınarında akışırım kurnayla
Abdalların çaldığı davul ile zurnayla
Bağ başında toy, tören bu toprağın oğluyum

Tasavvufla yoğrulan Edebali nesli ben
Türkülerde ağıtta Neşet Ertaş sesli ben
Koca Yastıman gibi, Kırşehir’in aslı ben
Ahi, gazi, alp, eren bu toprağın oğluyum

Avşar oğlu diyorlar Türkmen’dir benim soyum
Mazlum için pamuktur, zalime demir huyum
Haykır Serdar Atabay, Özbağ Kızılca köyüm
Eski köyde bir ören bu toprağın oğluyum

     Sözün özü: Büyüklerimiz “öldükten sonra unutulmamak istiyorsanız ya okumaya değer şeyler yazın; ya da yazılmaya değer şeyler (işler) yapın” derlerdi. Öyle inanıyorum ki Sen bu denilenin ikisini de yaptın. Artık edebî alemdeki Kırşehir halk kültürüne ilişkin ölümsüz eserlerinle ebedileştin. Daha nice üstün başarılara imza atmanızı temenni ediyor ve tebriklerimi sunuyorum.Rabbim yar ve yardımcın olsun.
Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  24 Ocak 2011, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

CEHALET


     İnsan hayatında insana dayanak yani destek olan iki önemli unsur var: Birisi ilim, diğeri de maddiyat, yani para... Bu ifademin daha net algılanması ve anlaşılabilmesi için konuya tersinden bakarak yaklaşacak olursak; insanı ve insanlığı mahveden iki şey bütün çıplaklığıyla dimdik ortada, aşikâr..! Bunlardan birisi CEHALET, diğeri YOKSULLUK... yoksulluğun yok edilmesi için çalışmak, çok çalışmak; plânlı-programlı çalışmak ve hele-hele ilmi esas alarak mantıklı çalışmak kural olmalıdır. Ancak bu yolla somut sonuca ulaşılır kanaatindeyim... Aksini savunmak ilmi inkâr etmek olur, ki bu düpedüz cehalettir...

      Cine-periye, şeytana inanmak ve tapmak; nazar değme inancını kabullenip eşek b....dan muskayı boynuna takıp kerameti b...tan beklemek; çaput-bez ve özellikle de tuvalet kağıtlarına ‘dilek ve temenniler’ yazıp ağaçların dallarına asmak; üfürükçü ve falcılardan medet ummak; kısacası bu masalların maskarası olmak, içinde bulunduğumuz milenyum çağında bana göre cehalettir ve mantıksız örneklerdir. Bütün bu çirkinliklere ve kusurlara hoş görüyle bakıp yaklaşmak da daha açık ve net deyişle toplumsal yanlış ve katmerli CEHALETTİR !..

      İşin aslına bakıldığında, CEHALET toplumumuzda aşama kaydetmiş ve bir kültür düzeyi oluşturmuştur... Cehalet -tıpkı- bir virüs gibi aileden başlayıp, yaygınlaşarak tüm topluma bulaşmıştır. Misâl mi istiyorsunuz? Yalanın ve yanlışın hoş görülmesi, hatalı kişilerin uyarılmamaları, duyarsızlığın normal davranış biçimi sayılıp toplumsal tepki verilmemesi, cehaletin temelini teşkil etmiyor mu? Son günlerin gündemi ‘KÜRESEL ISINMA’ her ne kadar ‘DÜNYA’nın sorunu gibi görünse de; kıyametin kopmasına adım-adım yaklaşılması, ekolojik dengenin ve evrensel düzenin bozulması, yokluklar-kıtlıklar yaşanması, tabiatın hunharca katledilmesi, anız ve ormanların halen yakılıyor olması, israf edilen suların yerin derinliklerine çekilmesine zemin hazırlanması, toplumsal cehaletimizi kanıtlayan en çarpıcı örnekler değil midir?

      Her işin başı EĞİTİM ve şarttır diyoruz !.. Eğitim önce aileden başlar. Öyleyse herkes önce kendi kapısının önünü süpürmeli, ki ancak kapısı pis olan komşusunu eleştirme hakkını kendinde görebilsin...Herkes önce kendi nefsinin, kendi vicdanının muhasebesini yapıp kendini sorgulayıp, yargılayıp denetlesin ki, karşısındakinden daha mükemmelini isteme ve bekleme hakkını kendinde görebilsin... Bir dost bana “Seni onurlandıran en önemli özelliğin nedir? diye sormuştu: Ben de “İnsanlara, hürmet ve hizmet etmek için yaratılmışım” cevabını verdim. Çünkü “incinsen de incitme” felsefesini ilke edinenlerin başkaca ‘istisnası’ olamaz... Zira Mevlâna da “CAHİL KİMSENİN YANINDA KİTAP GİBİ SESSİZ OL !”diyor.   Yeri gelmişken yöremiz diliyle demem gerekirse: “Süsünüyün köküne sumsuğu kodum mu oturtur; alimallah, yere iki seksen uzatır, boyuyun ölçüsünü alırım!” denilmesi de en büyük cehalettir. Sonuç: Cahil cüreti !

      Çok geniş biçimde ele alınması gereken ‘CEHALET’ konusunu zaman-zaman irdelemek, incelemek, gündeme taşımak bir köşe yazarı olarak görevimdir. Bakınız bu hususta Tahir Olgun üstadımız ne diyor dizelerinde: “A çocuk kalmışsın ilimde sıska/ Ne ilâç kâr eder sana, ne muska !”

       İlmi esas alan aydın toplumlarda cehalet reddedilir... Cehaletin şimşirine ve cafcaflı kürklüsüne ‘cahil’ denir ve bence böyleleri yaşayan ölü fosildir. Daha çarpık olanı, acemi elindeki davul gibi kulağımıza ve kafamıza hoş gelmeyen cırtlak ve   ritimsiz sesler çıkarırlar. Üstelik bunu marifet sanırlar veya sayarlar ! Zaten âlim ölse de yaşar. Aşık Veysel kendini yırtarcasına “Yeter gayri yumma gözün kör gibi” derken, verdiği mesajı algılamayanlaradır sözüm. Yine toprağımızın bağrından çıkarak tüm medenî âleme ışık olmuş hemşehrimiz Şeyh Edebalî Osman Bey’e öğüdünde “üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene” diyor.

      Sözün özü: Bütün bu anlattıklarımdan sonra yine de bu yazımın sonunu istediğim şekilde bağlayıp son noktayı koyamadım. Gönlümden dökülen ve arzu ettiğim mesajımı bir türlü sunamadım. Lütfen cehaletimi bağışlayın efendim .

     Hoşça kalınız.

                                                                                  
Duran ERDOĞAN

E.Posta: duranerdogan1947@hotmail.com                     
Kırşehir Anekdotları Yazarı


(Anekdot Eklenme Tarihi:  16 Ocak 2011, Pazar)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAİR VEDAT FİDANBOY


     Kırşehir Kültür Merkezinde 6 KASIM 2010 Cumartesi akşamı ‘Aşık Paşa’yı anma amacıyla düzenlenen 1. Aşıkpaşa Şiir Şöleni’nde, sunucu Abdullah Gündüz “şimdi , huzurlarınıza gelecek şairimiz : “Vedat Fidanboy, 1944 doğumludur. O bir Kırşehirli’dir” derken, tüm dikkatimi bu ‘müstesna görünümlü ‘minyon’ beyefendi’ye odaklandırmıştım. Mini bir girizgâh konuşmanın ardından, şiirini okurken, her dörtlüğün sonundaki “Dandini” yi vurgulu okuyuşu dinleyenlere tebesssüm ettiriyor; mesajın alındığı izleniminin şavkı Vedat Fidanboy’un da yüzünü mütebessimleştiriyordu. Kısacası: “şiiri şairinden dinle” veciz ifadesi sanki sevgili şair Vedat Fidanboy için söylenmiş gibiydi. Ne kadar güzel!
     Etkinlikten sonra Ankara’ya varır-varmaz, bana 2010 yılında Kültür Ajans Yayınları arasında 76 numarayla henüz piyasaya yeni sunulmuş -tabir caizse- dumanı üstünde “KARDELENSİN KALPTE AÇTIN” isimli son eseriyle birlikte, 2007 yılında basılan ve Saküder Kültür yayınları arasında yayımlanan “mabet”, yine 2004 yılında okuyucuyla buluşan “A’DAN ÖNCESİ” isimli kitaplarını imzalayıp adresime postalaması, elbette saygı duyulacak bir nezaket örneğiydi. Ayrıca İlesam şiir dinleti programı sırasında, 1961-1968 yılları arasındaki şiirlerini topladığı ve “sefil SAVAŞÇILAR” adını verdiği şiir kitabını takdim edişi beni fevkalâde mütehassis etti. İnanın, dört adet kitabını   bir çırpıda hatmedercesine ve keyifle okudum. “1998 yılında yayımlanan ‘Sevda Ayları’kitabımın mevcudu kalmadı” derken ne kadar hüzünlendi, bir bilseniz...
       Biraz ayrıntıya girersek; Kimdir şair Vedat FİDANBOY?: Doğumundan bu güne 67 yıllık ömrünün hemen hepsini neredeyse, ilime, eğitime ve kültüre adamış. İlimle yatmış, irfanla kalkmış ve tecrübelerini medenî alemde yaşayanlarla paylaşıp, paslaşmış... Daha öğrencilik yıllarında gazete ve dergi çıkarmış... Kitaplar yayımlamış. Şiirleri pek çok Antolojiye girmiş.Yazdığı şarkı sözleri bestelenmiş.Ödüller almış. Yazıp yayımladıklarıyla akîl adam olduğunu kanıtlamış...Gönül adamı olmuş, gönül almış, ama asla gönül kırmamış...
     İçeriğinin güncelliği nedeniyle unutulmaz klasikler arasında yer alacağına emin olduğum “DANDİNİ” şiirini sizlerle paylaşmak istedim:      


DANDİNİ
Her şey tuhaf oldu bu son yıllarda,
Şarkılar dandini, sözler dandini...
Bir garip vuruyor mızrap tellere,
Makamlar dandini, sazlar dandini...

Udi mi, neyzen mi, ney belli değil,
Kim erkek, kim kadın, şey belli değil,
Bayan belli değil, bay belli değil.
Oğlanlar dandini, kızlar dandini...

Gelmeden geçiyor yazlar hız ile,
Gelince gitmiyor kış denen çile,
Zamana uydu bak mevsimler bile,
Baharlar dandini, yazlar dandini...

Neye baksam her şey sapıttı biraz,
Vişneye özenip ekşidi kiraz,
Şaşmam, yumurtlarsa folluğa horoz,
Ördekler dandini, kazlar dandini...

Çokları ülkemde sezar oldular,
Halkın asabını bozar oldular,
Lisan bilmeyenler yazar oldular,
Yazılar dandini, tezler dandini...

Sardı dünyamızı kokan terimiz,
Daha da kokuttu parfümlerimiz,
Sonunda delindi atmosferimiz,
Buzullar dandini, buzlar dandini...

Mevcut yasaların sanki bir yanı,
Koruyor gizlice halkı soyanı,
Keyfince verilir gelir beyanı,
Fazlalar dandini, azlar dandini...

Her kime sorarsam ‘uluyum’ diyor,
Tanrının namuslu kuluyum diyor,
Depoda tepinip suluyum diyor,
Benzinler dandini, gazlar dandini...

Şehirleri magandalar bastılar,
Sokaklara tükürdüler kustular,
Musluklardan akan sular sustular,
Kanallar dandini, büzler dandini...

Saçını kazıtır şaşıran velet,
Yüzünün kılına kullanmaz jilet,
Parayla ölçülür oldu asalet,
Soylular dandini,yozlar dandini...

Bir kitap açıp da okumaz cahil,
Bu yüzden yalaka, bu yüzden gafil,
Yediği kazıklar çuvaldız dahil,
İğneler dandini, biz’ler dandini...

Fidanboy kısa kes uzatma sözü,
Her şeyin bozuldu mayası özü,
Böyle uygarlığın kör olsun gözü,
Kederler dandini, hazlar dandini...

     Sözün özü: Sevgili şair Vedat FİDANBOY hocam ! Büyüklerimiz “Eğer bu dünyada unutulmak istemiyorsanız; ya okunmaya değer şeyler yazın ya da yazılmaya değer şeyler (işler) yapın” derler.
     Müsterih olun, artık öldükten sonra değil; henüz yaşarken kıymeti anlaşılanlardan olduğunuza şahitlik ederim. Eğer yetkili birisi olsaydım adınızı -tahtadan da olsa- bir “Tabela”ya yazdırır, tarihî bir anıtla bütünleştirirdim.   Ama bilesiniz, ölümsüz eserlerinizle, resminiz “asla ve kat’a” - sizin tabirinizle-“DANDİNİ” olmayacak ve dünya durdukça gönüllerde taht kurup, taç olacaktır.
     Yaptığınız iyi, doğru ve güzîde güzel şeylerle uygarlığa giden yolda ışık olup insanlara klavuzluk ettiniz.Yazdıklarınızla, yayımladıklarınızla edebî alemde artık ebedîleştiniz. Her evde, her kütüphanedeki basılı eserlerinizle, radyo ve televizyonlarda çalınan, söylenen musikî alanındaki notalı eserlerinizle, her zamanda ve her zeminde çok şükür varsınız. İşte “ölümsüzlük” diye ben buna derim. Daha nice başarılara imza atmanız dileğiyle...   
    Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  07 Ocak 2011, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ŞAİR RAMAZAN KURT “TOPRAĞIM”


      Gönül dostlarından şair Vedat Fidanboy bir ‘İlesam’ üyesi olarak, kamu yararına çalışan bu kitle toplum örgütünün Cumartesi günleri saat 14.00 de Genel Merkezlerinde gelenek haline getirip yaptıkları ‘şiir dinletisi’ne beni de konuk olarak davet etmişti. Geçtiğimiz Aralık ayının son haftasında yine böyle bir etkinlikte şiir okurken tanıdım şair Ramazan Kurt’u. İyi ki bu davete gitmiş, iyi ki de tanımışım şair Ramazan Kurt’u. Kimdir Ramazan Kurt ve niçin bu günkü köşemin konuğu diyenlere cevabım:
     Dostlar ! Sevgili Ramazan Kurt aşağıda sizlerle paylaşacağım “Yuh Olsun” konu başlıklı şiirini İlesam’ın mini konferans salonunda okuyup, coşkulu alkışı alarak yerine oturduğunda; Vedat Fidanboy dostum kulağıma fısıldayıp“Ramazan Bey Toprağımızdır” dedi. Kısacası etkinlik bitince tanıştık ve bana 2010 yılı sonlarında“Yıldızlar Yayıncılık”ın yayımı olarak basılıp dağıtımı yapılan,-tabir caizse- ‘henüz dumanı üstünde’ “Hayali Kaldı” isimli şiir kitabını imzalayıp hediye etti. Aynı gün bir çırpıda okudum ve oldukça etkilendim. Özgeçmişinden kısa alıntılar yaparak kendisini sizlere takdim etmek istiyorum:
     Efendim ! Ramazan Kurt ‘Toprağım’1951yılında Kırşehir İlinin Akçakent ilçesi Yaylaözü Köyü’nde doğmuş. Dededen toruna bütün aile genetik şair.Teknik olarak aşıklık geleneğine uygun hece vezinli şiirler yazıyor. “Tebessümet” isimli kitabından sonra,şimdilerde okurlarla buluşan “Hayali Kaldı” Ramazan Kurt’un ikinci kitabıdır. Bu ikinci kitabını okuduğunuzda sizler de benim gibi etkilenecek ve içinizden, gönlünüzden geçenleri bulup keyifleneceksiniz. “Hayali Kaldı” isimli son kitabındaki “Yuh Olsun” şiirini güncelliği nedeniyle sizler için seçtim:

             YUH OLSUN
Biz besledik bize kurşun atanı,
Eğil de gör şehit düşüp yatanı,
Candan üstün Cennet gibi vatanı,
Satana yuh, sattırana yuh olsun.

Kanımız Sakarya, can Fırat nehri...
Coniye yurt oldu komşunun şehri...
Tatlı aşımıza acıyla, zehri,
Katana yuh, kattırana yuh olsun.

İmralı’da yatar hain başları,
Meclise taşındı çatık kaşları,
Askere, polise çakıl taşları,
Atana yuh, attırana yuh olsun.


Bozkurtlar ovada çekerken çile,
Dağdaki çakallar geldiler dile,
Gece hayatında tilkiler ile,
Yatana yuh, yattırana yuh olsun.

Her yüze gülene açıldı kapı.
Kesere denendi küreğin sapı.
Şekere bezenmiş esrarlı hapı,
Yutuna yuh, yutturana yuh olsun.

Sorun yokken sorun çıkar dilinden,
Şeytanice tambur çalar telinden,
Kardeş deyip dağda terör elinden,
Tutana yuh, tutturana yuh olsun.

Yasa işlemedi pamuk samura,
Aydınlar mayayı kattı hamura,
Nobel deresinden akan çamura,
Batana yuh, battırana yuh olsun.

Ramazan’ım der ki gelin acıma,
Bir çiçekte sizler dikin tacıma,
İslâm’ın izinde giden bacıma,
Çatana yuh, çattırana yuh olsun.

    Sözün özü: Kırşehir Anekdotları yazarı olarak sevgili Ramazan Kurt “Toprağım”ın “Hayali Kaldı” isimli kitabındaki şiirlerini “faydalı ilimler” arasında görüyor; kitabını da “ölümsüz eserler” mertebesinde değerlendiriyorum. Bir kültür klasiği olacağına inandığım ”Hayali Kaldı” kitabını okuduğunuzda, şair Ramazan Kurt”u da gönül tahtınızdaki zirveye oturtacağınıza eminim. Gönül dostu kardeşim, “Toprağım Ramazan Kurt” tebrikler ve teşekkürler.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  03 Ocak 2011, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   03 Ocak 2011, Pazartesi   Saat:11:58)

KIRŞEHİR VE GEYCEKLİ NİYAZİ SAPMAZ


       Yakından tanıdığım ve ozanlık yönünü çok takdir ettiğim “Geycekli Niyazi Sapmaz” da maalesef bazı sanatçılar gibi ancak öldükten sonra değerinin ‘altın kıymetinde hazine’ olduğu anlaşılanlardandır. Halbuki böylesine kıymetli evlâtlarımıza daha hayattayken sahip çıkılsa da o güzîde insanlar da mükemmellik koltuğunda mutluluğun tadını ve keyfini yaşasalar ne kadar güzel olurdu?
      Niyazi Sapmaz’ın Mucur ve köylerinde çok meşhur olan şiirlerinden birisi de, inek için yazdığı mizah ögeleriyle dolu olan şiiri, yani Geycekli köylülerin deyimiyle "İnek Türküsü"dür. Bu türkünün hikâyesi de şöyledir:
      Kıran Köyü’nden Şemsettin Gündüz'ün birkaç İneği vardı, satacaktı. Geycek'ten Niyazi Sapmaz ve Asaf Sargın'a da inek gerekli idi. Şemsettin Gündüz ineklerinin iyi cins olduğunu söyledi. Geycek'li iki ozan kalkıp Kıran'a gitti. Ancak inekler övüldükleri gibi değildi, zayıf, çelimsiz yaratıklardı. İnek sahibi ineklerini nasıl bulduklarını sordu. Âşık Niyazi: "Şemsettin bey, iznin olursa bunu türkü ile söyleyelim" dedi. Aşık Niyazi Sapmaz'a iyi kulak verelim, bakalım ne demiş!

        İNEK TÜRKÜSÜ
Fitilsiz idareye benzer gözleri
Körpe oğlak ayaklı kibar izleri
Çok intizar almış çarpık dizleri
Bir kusurun bulamadım ineğin

Kuyruğu pek kısa, bozuk arkası
Beş senelik palto gibi hırkası
Yumruk gibi sırtındaki ohrası
Hiç kusurun bulamadım ineğin

Çok meşhur arkadaş gel de gör dedi
Sağdırdım baktım ki bir cezve südü
Hakikat halapa, üç parmak budu
Bir kusurun bulamadım ineğin

Erzurum’dan gelmiş cinsi anası
Emerkene görünmüyor danası
Çiftçi döğmüş bütün yara sinası
Bir kusurun bulamadım ineğin

İsdemem Asaf'ım gidelim aman
Yem döktüm bilmiyor, görmemiş saman
Muhanete gitmez alan bir zaman
Bir kusurunu bulamadım ineğin

Milâyım duruyor uyumuş danı
Noksanı boynunda bir yörük çanı
Caydın mı Niyazi eyi olur sonu
Hiç kusurunu bulamadım ineğin

Boynuzu yok, boğazında kendiri
Çökeleği olmaz, meşhur pendiri
Çok gezmiş pazarı, görmüş Çandır'ı
Ben kusurun bulamadım ineğin"


Dört yiğit getirin, yıksın yatırsın
Örmesini Kalhannı'ya batırsın
Aşık Hasan noksanını yetirsin
Ben kıymetin bilemedim ineğin

Yazılmamış, katim kalmış sayımda
Çökmüş kalmış Kalhannı'nın suyunda
Var ise müşteri Kıran köyünde
Ben kıymetin bilemedim ineğin

      Sözün Özü: Önerim üzerine Geycek'li   Âşık Niyazi Sapmaz'ın şiirlerini Türk kültürüne kazandıran sevgili Sebahattin Yaşar'ı verimli çalışması nedeniyle bir kez daha tebrik ediyor, daha nice üstün başarılara imza atmasının onurunu ve gururunu yaşamasını diliyorum.
Ancak,”Niyazi Sapmaz” kitabının birinci baskısının tükendiğini ve az sayıda basıldığı için ihtiyacı karşılamadığını da iyi biliyorum. Kültür içerikli bu güzide güzelim eserin ikinci baskısının tez zamanda yinelenmesini Kırşehirliler Federasyonundan umutla beklendiğini hatırlatmayı görev sayıyorum.
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  03 Ocak 2011, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   03 Ocak 2011, Pazartesi   Saat:11:59)

KIRŞEHİRLİLER’İN TOPLANTISI HEP BÖYLE OLMALI


     Kırşehirli Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Sayın Hilmi Gökçınar’ın istişare amaçlı tertiplediği, sevgili Nedim Çetin’in Keçiören Kuyubaşı Durağındaki görkemli ‘Anılar Düğün Salonu’nda 23 Aralık 2010 Perşembe günü akşamı verilen yemekli toplantıya davet edilişim, ne yalan söyleyim çok hoşuma gitti. Zira, yöremizde söylenen “davet edildiğin yere erinme, davet edilmediğin yere görünme” veciz sözü, bana ‘madem davetlisin, o halde üzerine düşeni yapmalısın’ dercesine, içimdeki ses bu toplantıya katılmam hususunda rotayı ilgili mekâna çevirtti. Gönlümden bu davete icabet etmek geldiği için, belki de ben bendeki sesi böyle algılayıp, uçarcasına katıldım. Bilemiyorum... Her neyse ! Toplum içinde bulundum ya, bu bana yeter !
     Değerli okurlarım! Ömrümde ender gördüğüm ve katılmaktan onur duyduğum yemekli toplantılardan birincisi olmasa bile, böylesine gûzîde güzel toplantılardan birisi olan bu yemekli istişare toplantısındaki ayrıntılara girerek tespit edebildiğim ve yaşadığım tüm güzellikleri kalemimle kelâma dönüştürüp sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki çok uzunca yazı olacak, ama ‘Dizi Yazı’ tadında ve tavında okursanız taşları yerli yerine ancak oturtabildiğimi, toplantıyı da ancak yorumlayabildiğimi, konuşmacı konuğu çok olan bu toplantının mesajını verirken de nasıl zorlandığımı, kendinizi benim yerime koyarak anlayış gösterirsiniz düşüncesindeyim.
     Şimdi dönelim asıl konumuza:... ‘Anılar Düğün Salonu’ sahibi sevgili Nedim Çetin her zamanki mütevaziliğiyle hınca hınç dolu kendi mekânındaki konuklarına ev sahibi sıfatıyla ‘Hoş Geldiniz’ ve ‘afiyet olsun’ derken, çok duygulu ve çok heyecanlıydı. Zira, belki de birbirinden değerli elit insanlardan oluşan mükemmel bir kalabalığı ilk defa bir arada görmenin coşkusuyla dopdoluydu, kanaatindeyim. Ne mutlu sevgili Nedim Çetin kardeşimize, ki hiç bir zahmet ve masrafdan kaçınmayıp, hem müessesesinin ve hem de gönlünün kapılarını tüm misafirperverliğiyle hemşerilerine ardına kadar açtı...Tebrik ve teşekkürlerimi sunarım.
     Kırşehirliler Federasyonu’nun Genel Başkanı sevgili Hilmi Gökçınar, güzel hitabetiyle, birlik ve beraberlik mesajı vererek, Federasyonun her türlü politikadan ayrı tutulduğunu, özellikle ve öncelikle Kırşehir hemşehriciliğinin ön plânda geldiğini vurgulaması alkışlanmaya değerdi. Kurucu Genel Başkan Avukat Mehmet Ali Alan’ın ‘Konsept’ olarak başlattığı bu birlikteliğin meyvelerini vermeye başladığını, Türkiye genelindeki Dernekleri çatısı altında toplayan Federasyonun artık kendi kabuğunu yırtıp, başarı basamaklarını birer birer çıktığını anlatması büyük alkışlarla desteklendi. Ayrıca, İkide bir maddî yardım için kapıları çalınan zenginlerin artık rahatsız edilmeyeceğini, bundan böyle ‘Ahi Evran Sigorta Acentesi’nin kurulduğunu, tüm sigorta aktiviteleriyle hizmet verdiğini ve herkesin bu sigortaya hemen müracaat etmelerinin bir ‘görev’ olduğunu belirtmesi çok haklı temenniydi. Sosyal ve kültürel amaç paydasında birleşip bütünleşen hemşerilerin bu başarıları, ‘Ahi Evran Sigorta’nın gelirleriyle ‘öğrencilere burs’ desteği olarak dönecektir, derken; her evden bir hemşerinin sigortayla ilişkilendirilmesini istemesi, içindeki güzelliğin dışa yansıması şeklinde şavk veriyordu. Ne güzel !
     Kırşehirliler Vakfı Başkanı Erol Tosun: “Birlikte hareket etmek istiyoruz.Ahi Evran, Süleyman Türkmani ve Aşıkpaşa’mızın ruhu bu birliktelikte şad olacaktır.” derken, ufuktaki tanın aydınlığını anlatır gibiydi.
     Yine işadamlarımızdan “Kırşehir İşbirliği-Güçbirliği Başkanı sevgili Mehmet Akyürek de tüm sevecen sempatikliğiyle: “Ahi Evran ilkesinde ve felsefesinde birleşirsek alışverişlerimizi birbirimizle yaparsak başarıyı yakalarız, birlikte güçleniriz.” derken; işadamı tecrübesiyle konuşuyordu.
     Kırşehirliler Konseptini kurarak, Federasyona dönüşmesinin temellerini atan, maddî ve manevî hiç bir fedakârlıktan kaçınmayan bu görüntünün emektar mimarı Avukat Mehmet Ali Alan da özetle: “Allahın kopmak bilmeyen ipine sarılın, dağılmayın. Konsepti kurarak bir meş’ale yaktık.Kırşehir’e hizmet etmek ibadettir. Kırşehir’de doğduk,Ankara’da   doyduk.Ama yine de gönlümüz Kırşehir’dedir.” derken; inanın bana fantezi yapmıyordu. Çünkü geçmişindeki başarı, gelecekteki gördüklerini ayna gibi yansıtmaktaydı.Hayalleri hakikat olmuştu.
     AVEA Gsm Şirketinin bir yetkilisinin, Kırşehirliler Federasyonu aracılığıyla ‘Kırşehirliye özel indirimli hizmetler sunacağını belirtmesi, Hilmi Beyin ‘Kırşehircell’ yeni gsm şirketimizin adı olacaktır, espirili yorumuyla alkışlandı.
     Hakikaten bütün aktivitelerini çok başarılı bulduğum Nermin Hendek hanımefendinin Kadın Kolları’nın; genç, dinç, yakışıklı ve yağız delikanlı Coşkun Aşkun’un da Gençlik Komisyonundaki başarılarını Başkan Hilmi Beyin takdir etmesi, elbette konukların da gönlünden dökülen alkışlarla salon çın-çın çınladı dersem, inanın asla abartmıyorum.
     Eski Vali Yardımcılarımızdan Kayserili Mustafa Öztürk de yaptığı anlamlı konuşmada: “Görev yaptığım sürece insanlarından gördüğüm ilgi ve kültür ahlâkı, bana Kırşehir sevgisi aşıladı ve Kırşehir sevdalısı yaptı.” derken; hem kendisinden ve hem de Kırşehirliliğimden bir kez daha gurur duyduk.
     Masak Başkanı sevgili Mürsel Ali Kaplan o sempatik ve genç görünümün altında ve arkasında yatan dinamik dinamizmiyle şu önerileri sıralıyordu dinleyenlerine: “1.Artık bundan böyle ve bundan sonra ‘Ben’ değil, ‘Biz’ kavramıyla hedefe koşalım. 2. Kişisellikten sıyrılalım, kurumsallıkta kenetlenelim. 3. Şemsiyemizi geniş tutalım.”
     Mucur Belediye Başkanı Ali Şahin yaptığı konuşmada: “Yerel Yönetimler olarak Federasyonun her projesini destekliyoruz. Dün olduğu gibi, yarın da desteğimizi, hem maddi mânâda hem de manevî anlamda kayıtsız ve şartsız olarak vereceğiz.” diyordu.
     Boztepe Belediye Başkanı Ramazan Aydın’ı tanımayan yok gibiydi. Gönülden ve en candan alkışlar, onun bütün aktivitelerden kendini ‘sorumlu sayması ve sorumlu sanması’nın haklı gururuyla bütünleşmişti sanki.
     Milletvekilimiz Metin Çobanoğlu yaptığı konuşmasında çok bir şey istemiyor ve “uzayan kol bizden olsun” derken şu önerilerde bulunuyordu: “ 1. Her türlü sigortalarımzı Federasyona yaptıralım. 2. Telefonlarımızı Federasyona katkı sağlayan gsm şirketleriyle ilgilendirelim. Bütün bu hizmetlerde siyasetüstü olmamız lazım.Göçveren bir ilden geliyoruz. Göçü durdurma adına gerekli bazı adımları atmak zorundayız.”
     Milletvekilimiz Abdullah Çalışkan da görüşlerini şöyle sıralıyordu: “ Kırşehrimize bazı işadamlarımız büyük ve başarılı hizmetler ürettiler. Küçük bir milletvekili kardeşleri olarak bu iş adamlarımızın ellerinden öpüyorum.Kırşehirliler olarak, hatalarımız, eksiklerimiz, yanlılşlarımız var mı? sorusunu kendimize soralım.Avantajlarımızı ve dezavantajlarımızı bilerek hareket edelim. En önemlisi Kırşehirliler lobisini oluşturalım.”
     Milletvekilimiz Mikail Arslan konuşmasında birlik, beraberlik mesajı verdi. Özetle: “Yapılan iyi hizmetler var. Yapılacak olanlar var. Tanış olalım.Birbirimize sevgiyle yaklaşalım. Bir olalam,iri olalım,diri olalım.Şeyh Edebali döneminde olduğu gibi, bir motor, bir öncü güç olmanızı istiyorum.”dedi.
     Sayıştay Başkanı Recai Akyel de yaptığı kısa konuşmada: “Makamıma gelirseniz, sizleri hoş karşılarım. Toplantılara çağırırsanız gelirim.” derken, birliktelik mesajı verdi.
     Eski siyasilerden Hilmi Şimşek ise; “Yunus Emre’den, H.Bektaş-ı Veli’den ve Mevlâna’dan özgü dizeler okuyup, barış, sevgi, birlik, beraberlik,dostluk,kardeşlik mesajı sundu. Bu başarılı birlikteliğin önümüzdeki günlerde daha dorukta olacağını söyledi.Sözlerini Ahi Evran-ı Veli’nin cömertliğiyle,Hoca Ahmet Yesevi’nin hizmet aşkıyla ve sizleri Allah’ın selâmıyla selâmlıyorum.” diyerek bitirdi.
   Toklümen Belediye Başkanı İsmail Kalaycı yaptığı çok kısa konuşmada net ifadelerle şunları söyledi: “Belediyemin sorunlarını çözmek için çok sık geldiğim Ankara’da Kırşehirli’leri bir yerlerde gördükçe çok mutlu oluyorum.Milletvekillerimizden daha çok Genel Müdür üretmelerini bekliyoruz.” dedi.
     Mucurlu hemşehrilerimizden Noter Mustafa Köksal ise geceyi unutulmaz kılacak ve ilgililerin daha aktif olmalarına katkı verecek duygulu konuşmasını şu sözlerle duyarlılık kazandırdı: “1. İlimizin göç vermesi nedeniyle milletvekili sayımız ikiye düşmüştür. İlimizden koparılarak elimizden alınan iki ilçemizin yeniden il sınırlarına katılmasını acilen istiyoruz.Bu talebimizden vazgeçmeyip, takipçisi olalım. 2. Komşu illerimizin sanayileri ilerilerde. Bizimkisi ise tabir caizse ‘uyuyan kaplan’ gibi. Organize Sanayisi boş olan il durumundayız. Her branştaki elemanımızla,ulaşım kolaylığımızla,altyapı yeterliğimizle ilimizin istihdamını ‘devleti buyur ederek’ artıralım.3. Uluslararası yatırımı buraya çekelim. 4. Hızlı tren’in ilimizden geçmesini sağlayalım.”
     Mucurlular Dernek Başkanı Bekir Onan son konuşmacıydı.Geceye heyecan katan coşkulu konuşmasında özetle şöyle diyordu: “Kırşehirli önce kendisini tanımalı. Herkesten milletvekili olmaz. Herkesten Belediye Başkanı olmaz. Ehil olanları destekleyelim. Milletvekillerimizi artık Bakan görmek istiyoruz.”
     Bu istişare amaçlı toplantıda “Ben ‘Kırşehirli’yim.Kırşehir benden sorulur.’ diyen,işçi,esnaf, bürokrat,sivil toplum örgütünün temsilcileri, sanayici, siyasetçi ve sair tüm hemşeriler burada gönlünden geçenleri, aklına gelenleri bir bir sıraladılar. Konuştular...Bir ben konuşmadım. Not almaktan yorulmadım. Satır başlarını kaçırmaktan ve hatiplerin isimlerini atlamaktan korktum. Kim ne derse desin, hemen herkes iyi şeyler söylüyor, güzellikler istiyor, kısacası her şey Kırşehir ve Kırşehirli için deyip, çırpınıyorlardı.
     Hani topal karıncaya “nereye böyle?” diye sormuşlar. Karınca da: “Hacca gidiyorum.” demiş. Karşısındaki de karıncanın bu haline bakıp gülmüş ve “ Bu yolu bu topal halinle gidemezsin!” dediğinde, karıncanın cevabı malûmunuz “Gidemeyeceğimi ben de biliyorum, ama bu amaç uğruna yolunda ölmek bile bana göre bir fazilettir.” demiş.
     Sözün özü: Bir sivil toplum kitle örgütü olan “Kırşehirli Dernekler Federasyonu”nun değerli Başkanı sevgili kardeşimiz Hilmi Gökçınar’ın herkesi ve her kesimi kucaklayıp birlikteliğimizi sağlaması bana göre çok önemli ve ayakta alkışlanacak özellikli güzellik. Herkes oradaydı.Herkes notlarını ve gerekli mesajları da aldılar zaten. Duymayanlara da medya mensupları aracılığıyla bizler duyurma görevini üstlendik. Şimdi üstümüze düşen şu: Mantıklı düşünecek,eğri oturup doğru karar verip, aslımızı unutmadan ileriye bakacağız. Ben bir garibanım, tek başımayım,elimden ne gelir ki demeyeceğiz. İki elin sesi olacağız. Yukarıda kısaca andığım karınca misâlli hikâyeden kendimize ders çıkarmamız gerekir. Belki tek başımıza bir şeyler yapamayabiliriz, ama yolunda ölmek bile erdemdir, fazilettir.
      O toplantıda hizip yoktu. Particilik yoktu. Kalleşlik yoktu. Kardeşlik vardı. Türklük mayasını , milliyetçilik,halkçılık,hakçılık,adalet,sevgi ve barış ilke ve hedeflerine oturtan Osmanlı’nın kurucu mimarları Şeyh Edebalı ışığı,Yunus Emre’nin ısısı, Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesi vardı...Bu koskoca imparatorluğu kuran insanların nesilleri ve torunları olarak geliniz: “Bir olalım! İri olalım! Diri olalım!”
     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Aralık 2010, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)
Anekdot Hakkında Bilgi:

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı

MUHARREM ERTAŞ’I BÖYLE ANDIK


     Mahallî sanatçı ve kaynak kişi Kırşehir’li hemşehrimiz Muharrem Ertaş’ı, ölümünün 26. yılında 3 Aralık 2010 Cuma günü akşamı Kırşehir Kültür Merkezi salonunda andık. Kendisini unutmayan biz gönül dostları vefa örneği göstererek, yaptığımız konuşmalarla, repertuarlara kazandırdığı türküleriyle anıları tazeleyip, ruhunu şad ettik.

     Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürü Sayın Fuat Dursun’un girişimiyle, Valimiz Sayın Mehmet Ufuk Erden’in destekleriyle gerçekleştirilen ölüm yıl dönümündeki bu anlamlı anma törenine, Muharrem Usta’nın sevenleri de Kültür Merkezi’nin salonunu doldurdular. Kendisini sadece plak ve kasetlerde seslendirdiği türkülerde tanıyanların hafızalarında derin iz bırakması için,O’nun manevî huzurunda gerçekleştirilen bu müstesna programın içeriğini sizlerle paylaştığımda, kendisine verilen değerin daha anlaşılır ve daha az olduğunu düşünüyorum:

     Söz konusu programı gönül dostlarından şair ve yazar Geycek’li Sait Sargın sundu.Sait Sargın’ın takdim esnasında, gerek kendisine ve gerekse diğer şairlere ilişkin okuduğu şiir ve bozlak ile anıları espirili biçimde anlatışı Üstad Muharrem Ertaş’ın sevgisini bir kez daha pekiştirdi.

     Bendeniz Kırşehir Anekdotları Yazarı olarak, Muharrem Usta’nın hayat öyküsünü kısaca anlatmaya çalıştım:“Muharrem Usta abdal geleneğini geleceğe taşıyan, Kırşehir Halk türkülerini tüm medenî aleme duyuran; nev-î şahsına münhasır ses tonuna sahip mahallî sanatçı ve kaynak kişidir.Kadrininve kıymetinin değerini ölümünün bilmem kaçıncı yılından sonra anlayıp, kadirşinaslık göstererek anıtını diktik. Geç de olsa, adını taçlandırıp, gönül tahtındaki haklı yerine kondurduk.” cümlesiyle konuşmamı bitirdim.

     Geycek’li Aşık Derviş Ekim, Muharrem Ertaş için yazdığı şiirinde:

“Senden sonra ozanlar bir-bir sustular,
Sazlarını başköşeye astılar,
Bilmiyorum acep kime küstüler,
Senin yerin dolmuyor ki üstadım!”

derken yine yüreklerimizi hoplattı.

     Kaman’lı Araştırmacı yazar Mümtaz Boyacıoğlu da; Muharrem Usta’nın sahnede türkü söylerken etkilendiği bir kesiti konuklarla şöyle paylaştı: “O meşhur ‘Şahin gocasa da vermez avını,Aslı kurttur, kurt yavrusu kurt olur’ bozlağının ardından, ağıt ve türkülerini birbirine ekledi. Bizim ekibin solisti Pembe Gönç yanıma gelerek kulağıma eğilip “öğretmenim, bu ses gerçekten bu adamdan mı çıkıyor?” diye sordu. “Evet kızım baksana, canlı söylüyor” dedim. “İnanmıyorum öğretmenim ! Böyle yaşlı bir kişinin nefesi nasıl yetişiyor bu uzun havalara!?” diyerek hayretini gizlemedi.”derken, ustayı görenlerin, dinleyen ve bu sesi duyanların hayranlığındaki bu tevazuun bir fantezi olmadığını vurguladı.

     Programa Bekdik’ten davet edilen Halk ozanı İbrahim Düğer ise, ustanın sevenlerine:

“O söylerdi bozlakların hasını,
   Açar idi kulakların pasını,
   Aydost diyen ince yanık sesini,
   Dostların duymaya geldi Muharrem.”

dizeleriyle hasretini ifade etti.

     Öte yandan Kırşehir Polis Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin ‘İstiklal Marşı’mızı mükemmel okumaları, ayrıca, Kaman Abdallarının Muharrem Ertaş türkülerini seslendirmeleri, ustaya duyulan sevgi, sempati ve hayranlığı bir kez daha pekiştirip, gönüllere perçinledi.

     Dalakçılı İbrahim Özdemir (Ozan İhvanî) de “Usta’nın oğlu Neşet’le Almanya’da birlikte çalıştıklarını, maddî sıkıntı içinde olan babası Muharrem Usta’ya bir takım elbise ile zarf içinde para yolladığını, ustanın bunları ihtiyacı olan diğer akrabalarına dağıttığını ve hiç birisine el sürmediğini” anlatışı, gözleri nemlendirdi ve ustanın tok gönüllü olduğunu ispatladı.

     Mucur Cumhuriyet İlköğretim Okulu Müdürü şair ve yazar Ali Aydemir de:

“Gönül tellerinde hüzün duyarsan,
Muharrem’in yanık sedası kaldı,
Yaşayan çınarı yıllar sayarsan,
   Türkü kervanında sevdası kaldı.”

dizelerinde, ustanın unutulmazlığını söyledi.

     Sahneye davet edilen Kırşehirli Aşık İsa Erdoğan, usta için yazdığı şiiri sevenlerine sunarken şöyle diyordu:

“Yağmurlu Köyünde geldin cihana,
Seni arıyoruz biz yana yana,   
Kırşehir sahipti böyle ozana,
Ozanlar ozanı Muharrem Ertaş.”

     Muharrem Ertaş ustayı anma programı Kırşehir Güzel Sanatlar Lisesi’nin Abdal asıllı öğrencilerinden Tolgay Ertürk ve Ali Şahin’in ustaya ilişkin sevilen türküleri koro ve solo olarak seslendirmeleriyle son buldu.

     Sözün özü: Aşık,ozan,şair,yazar ve pek çok bilge gönül adamlarını bağrında saklayan Kırşehir insanının; ölümünün 26. senesinde unutulmazlar arasında gördüğü gönül eri mahalli sanatçı ve kaynak kişi Muharrem Ertaş’ı onuruna yaraşır biçimde anmaları, üstadın ölmezliğini kanıtlayan nitelikli saygının gereğidir. Dolayısıyla ilimizin kültür alanında ışık olan ‘adam gibi adamlarıyla’ birlikte anılması, Kırşehir’in Kültür şehri olarak bu alanda “marka” oluşunu tüm medenî aleme duyurmuştur kanaatindeyim. Ruhu şad olsun.

     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Aralık 2010, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   14 Aralık 2010, Salı   Saat:17:38)

ABDULLAH GÜNDÜZ’Ü TEBRİK EDİYORUM !


       On parmağında onlarca marifet, konuşmasında, bakışında onlarca maharet; en önemlisi kişiliğinde, yapısında, duruşunda görkemli azamet ve kimlik karakterinde de katmerli asalet olan bir gönül dostunu yazıya dökmek o kadar kolay mı? Profesyonel bir kalem ve kelâm erbabı mükemmel bir insanı anlayabilmek ve anlatabilmek ne kadar düşündürücü, biliyor musunuz? Eğer anlamaya, anlatmaya çalıştığım bir insan -tabir caizse- evrensel ve çağdaş bilgi birikimiyle donanımlı, yaşamında daima ‘başarıyı kural edinerek’ kibirsiz ve kinsiz özellik ve güzelliklerini medyanın tüm etkinliğini kullanmak suretiyle cümle alemle paylaşıyorsa; ne mutlu kendisine ve ne mutlu bu örnek insanı izleyip eksiğini telâfi edenlere... Çünkü, gönül gözlerini dikkat ve rikkatle açanlar: Günlük yaşantılarında pek çok kez o sarışın, elâ gözlü, yakışıklı, sempatik insanı bazen önlerinde, bazen yanlarında, bazen arkalarında görürler... Gazete ve dergilerde hep “O”nun yazılarını, isim ve resimlerini; Radyo ve Televizyonların sabah, öğle, akşam ve gece yayın kuşaklarında; tüm kültürel etkinliklerin sunumlarında hep “O”nu görürler... Bu günkü bu yazımla espirili, sevecen,dik duruşlu bu değerli abide insanı, “adam gibi adamı” sevgili Abdullah Gündüz’ü ve eserlerini huzurlarınıza getiriyor ve sizlere üstün saygılarımla takdim ediyorum !..

     Efendim!.. Kimdir Abdullah Gündüz? Dilimin döndüğü kadarıyla bu gönül dostu kardeşimi ‘hayat öyküsü’nden alıntılar yaparak sizlere kısaca tanıtmaya ve belleklerinize şırınga etmeye çalışacağım. Kırşehir ilinin, Mucur İlçesine bağlı Karacalı Köyü’nde 1952 yılında doğdu. Çakır Ali’nin oğludur. Eğitimini, 1977 yılında Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunun “Radyo-Televizyon” Bölümünü bitirerek tamamladı. Halen Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünde ‘Araştırmacı’ olarak çalışmaktadır.

     On parmağında onlarca marifet var demiştim ya bakınız 58 yıllık yaşantının içine neler sığdırmış: Kurum yayını ‘PTT, Türk Telekom ve Halkla İlişkiler Dergileri’nin editörlüklerini yaptı . Şimdilerde Kırşehirliler Federasyonu yayını ‘Kırkkültür ve Aktüel Kırşehir Dergileri’nin de editörlüklerini yapmaktadır . Halk müziğinin ve folklorumuzun her konusunda araştırmalar yaptı. Birçok türküyü derleyip, notaya almak suretiyle repertuarlara kazandırdı. Halen HAMOY Halk Müziği Topluluğunun şefliğini yapmaktadır. Bilecik Yöresi Türküleriyle, baba yurdu Kırşehir Türkülerinin kitaplarını (notaya alınmış haliyle) yayımladı. 2010 yılında da yine değerli iki çalışmasını kitaplaştırdı ve okuyucuyla buluşturdu.

     Sevgili Abdullah Gündüz kardeşimin adıma imzalayıp,lütfedip takdim ettiği son bu iki güzîde eserinden bahsederek biraz ayrıntıya girmek istiyorum:

     İlki: “Tarihe Tanık Fotoğraflar” : Bu kitap, özellikle tarihe tanıklık etmiş; eski, hemen hiç bir yerde yayınlanmamış siyah-beyaz fotoğraf karelerinden oluşmaktadır. Dolayısıyla ‘eski fotoğrafların ışığında hazırlanmış ve satır aralarında tarihsel gerçeklerin yattığı, tarihi popülize ederek sevdirmeye çalışan, okuyucuyu bu yolda daha araştırmacı bir yapıya yönelterek farklı kaynaklara ulaşmalarını amaçlayan bir eser’ olarak önümüze getirilmiştir.

     İkincisi: “Kırşehir’in Dilinden”: Mükemmel bir kapak kompozisyonu içinde sunulan kitabın içeriğinde unutulmaya yüz tutmuş-tabir caizse- bir ‘hazine’ keşfedilmiş ve ortaya çıkarılmıştır. Sevgili Abdullah Gündüz bu kitabıyla da oldukça önemli kültürel bir eksiği görüp, açığı kapatmıştır.

     Kitabın kapağındaki: “Bu kitap, halkının büyük bir bölümü Türkmen olan ve bu gün Türkçe’yi özüne sadık kalarak günlük hayatına taşıyan, Anadolu’nun Türkleşmesindeki engin katkılarıyla bayraklaşan Ahi Evran,Hacı Bektaş-ı Veli, Aşık Paşa ve Yunus Emre gibi Türkmen kocalarının yurdu Kırşehir’de, onların torunları arasında yapılan ‘halk ağzından söz derlemesi’ni kapsamaktadır”, şeklindeki açıklama; zaten içeriğini de yeterince özetliyor.

     “Eser, yerel bir kültürün gün ışığına çıkarılmasından öte, Türkçe’nin yabancı sözcüklerden arındırılmasına destek sağlar bir nitelik taşımaktadır. Bu gün geniş halk kitlelerinin bir çok yabancı kökenli sözcüğün yerine konulabilecek özbeöz Türkçe kelimelerin bu kitapta yer alıyor olması bunu doğrulamaktadır.” Ki, Kırşehirli Dernekler Federasyonu’nun 3 numaralı yayını olarak basılıp, dağıtımının bu yolla yapılması da sevindiricidir.

     Sözün özü: Kültürüne ilgi duyanların, akademisyenlerin, kitapsever okur ve yazarların istifadesine sunulan bu iki eseri nedeniyle; değerli araştırmacı, şair, yazar, ses ve fotoğraf sanatçısı sevgili Abdullah Gündüz’ü kutluyor ve tebrik ediyorum. Ayrıca bu bu eserlerin basılmasına öncülük edip, destek vererek Kütüphanelerimize kazandıran Kırşehirli Dernekler Federasyonu Başkanı Sayın Hilmi Gökçınar’ı da alkışlıyor ve teşekkürlerimi sunuyorum.

     Daha nice üstün başarılara imza atarak Kırşehir halk kültürünün gün ışığına çıkarılması temennisiyle ...

     Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Aralık 2010, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   14 Aralık 2010, Salı   Saat:17:38)

MUCURLU’YSAN GEÇ YUKARI !


      Esasen ‘Türkmen, Karacakurt ve Yörük’ aşiret boylarından geldiği iyi bilinen Mucur yöresi halkının en belirgin özellik ve güzelliklerinden birisi de ‘konuksever’ oluşudur. Ailedeki iman ve ihlas varlığının yaşam kültürüne yansıması, güzel ahlâk ve anlayışın katmerleşerek büyümüş biçimi neticesinde “büyüklere saygı, küçüklere sevgi ve konuğa hürmet” burada daima kural olarak uygulanır. Zira Mucurlu ‘hürmetin, edilenden ziyade, edeni yükselteceğini’ iyi bilir. Tanrı misafirinin hem gönülde ve hem de mekândaki yerinin ‘başköşe’de olduğunu gelenek halinde görür. Konuğunu evinin veya misafir odasının baş köşesine oturtup, altına yatak veya Mucur’a özgü halı minderin en büyüğünü sererek, sırtına da Mucur’a özgü halı yastığını dayayıp, elini göğsüne (döşüne) koymak suretiyle, hizmette kusur etmeden tüm cömertliğiyle konuğunun rahatını sağlar.

     Gelelim “Mucurlu’ysan Geç Yukarı !” veya “Mucurlu’ysan Sen de Geç yukarı !” efsanevî deyimine:

      Ali Rıza Güney, Ankara Ocak Yayınları arasında çıkan 1997 yılı basımı “Tarihçesi,gelenekleri ve Halk Şairlerini anlatan   Mucur kitabı”nın 84. sayfasında konuyu hikâye etmiş ve olayın Mucur merkezinde ‘ağalardan birisinin odasında gerçekleştiğini’ duyumlarına dayandırarak anlatmış. Yine Mucurlu şair ve yazarlardan Ali Aydemir ise bu deyimi 24 Mayıs 2010 tarih ve 387 sayılı “Mucur Gazetesi”nin 2. Sayfasında, bildiklerini ve duyduklarını özetleyip olayın ‘Kırşehir İl merkezindeki bir düğünde yaşandığını’ belirtmiştir. Konu bana göre yoruma açık, anonim ve adeta bir efsane hükmündedir...

     Bütün bu anlatılanlardan ve birebir yaşadıklarımdan çıkardığım kişisel sonucun değerlendirmesi şöyle:

     Yöredeki köylerin birisinde düğün olmaktadır. Düğün evine (Düğün derneğinin toplandığı odaya) davetli olarak önce Mucurlu olmayan birisi gelir ve kendisi baş köşeye oturtulur. Bu arada diğer davetliler de birer ikişer veya gruplar halinde gelmekteler. Daha önce gelen ne de olsa biraz eskimiş, kıdem basmış bir konuk olduğu için, misafirler odaya girdikçe verilen selâmı alır ve kendinden sonra gelene yer verip kademe kademe bir aşağı mindere oturur. Öyle ki, odaya gelen misafir sayısının çok fazla olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bu misafirin de bir sonra gelen misafire yerini vermesiyle neredeyse kapı ağzına kadar geldiği anlaşılır. Bu arada kapı açılır ve giyimli halinden ve yanındaki çullu tazısından avcı olduğu belli bir başkası da içeri girer. Kapı ağzına kadar gelen misafirin sabrı taşar ve çullu tazıya (av köpeği) odanın baş köşesini işaret ederek “Mucurluysan sen de geç yukarı !” der... Mucurluya gösterilen misafirperverlikten rahatsız olan yabancı böylece hırsını ve hıncını tazıdan almış; dolayısıyla da Mucurlu’nun yerinin başköşe olduğunun farkına kapının ağzına geldiği zaman ancak varabilmiş...Belki de ‘misafir misafiri sevmez’ deyimini üretenler bu nedenle haklı galiba...

      Bana sorarsanız: Misafir olduğumuz yerlerde bazen “arzu ettiğiniz yere oturabilirsiniz” diyen dostlarıma: “Ben Mucurluyum, yerim daima baş köşedir” şeklinde cevap veririm. Bu ifadem asla kibir değildir !..

     Sözün özü: Mucurluluğumdan,
konukseverliğimden, başköşedeki tescilli yerimin değiştirilmesinden asla ödün veremem...Daha ne diyeyim: “Mucurlu’ysan Sen de geç yukarı !”

     Hoşça kalınız.                                         
                                                                      
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı


(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Aralık 2010, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   14 Aralık 2010, Salı   Saat:17:39)

ÂŞIK PAŞA 1. ULUSAL ŞİİR ŞÖLENİ


     Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) Kırşehir Temsilciliğinin ortaklaşa düzenlediği Aşık Paşa 1. Ulusal Şiir Şöleni 6 KASIM 2010 Cumartesi günü akşamı Kültür Merkezi Salonunda yapıldı. Bu güzide kutlama şölenine ilimizi temsilen Valimiz Sayın Mehmet Ufuk Erden ve Belediye Başkanı Sayın Yaşar Bahçeci hem kurum ve hem de gönül kapılarını ardına kadar açtılar. İlesam İl Temsilcisi şair sevgili Zübeyde Gökbulut ablamızı “öğünmek gibi olmasın ama” gönül dostlarından şairler Ali Aydemir, Ali Sarı, Derviş Ekim, İbrahim Düğer, İbrahim Özdemir, İsa Erdoğan ağabeylerle, Kırşehir Anekdotları Yazarı olarak bendeniz de yalnız bırakmadık. Ev sahibi gönül dostları olarak, konuklarımıza hizmette ve hürmette kusur etmeden adeta yarıştığımızı sanıyorum. Bizlere verilen görevi ve üzerimize düşeni eksiksiz yaptığımız kanaatindeyim. Öncelikle şunu söylemekte yarar var: Her şey ilimizin şerefi içindir...
      Söz konusu etkinliği onurlandıran otuz şair için duygu, düşünce ve iyi dileklerimi yazmaktan kendimi alamıyorum. Bu etkinliğin en genç, dinç, dinamik, enerjik, yağız, delikanlı şairi görüntüsüyle ta Kütahya’dan teşrif eden Serdar Atabay’ın özellikle bu etkinlik için yazdığı “Bu Toprağın Oğlu” şiiri coşkuyu doruğa çıkardı. Şairlerimizin hemen hepsi birbirinden değerli, kişilikli, alanında mutlaka kariyerli ve kaliteli insanlardır. Unuttuklarım ve hakkında düşüncelerimi arz etmediklerimin hoş görülerine sığınıyorum.
     Gelelim kültürel etkinliğin değerlendirilmesine... Bana göre her şey mükemmeldi. İlimiz için bir şans olan valimizi ve Belediye Başkanımızı, esprili sunumuyla sevgili şair Abdullah Gündüz’ü, bütün şair ve yazar, ses ve saz sanatçılarımızı, etkinliği katılımıyla onurlandıran şiir sever halkımızı ve yarınımızın ufkunu aydınlatacak olan Polis Meslek Yüksek Okulu Öğrencilerini de anmadan geçmek istemiyorum. Otuza yakın şairimizin elit şiirlerini seslendirmeleri, Mehmet Akif Ersoy merhumun ‘Çanakkale Şehitleri’ne ithaf ettiği şiirini de Mustafa Firengiz Hoca’nın harika yorumlaması bu şölenin taçlandırılışıydı.
      Türk kökenli insanların yaşadığı, konuşulan dilin Türkçe, yazı dilinin de Arapça ve Farsça olduğu bir dönemde “Türk diline kimesne bakmaz idi, Türklere hergiz gönül akmaz idi. Türk dahi bilmez idi bu dilleri, ince yolu ol ulu menzilleri.” diyerek ortaya çıkan Âşık Paşa’yı anlamamak ve anmamak elbette Millet ve Devlet olarak bir eksiklik idi. Devletimizin kurulmasının temeline harç olmuş gönül dostu alperenlerimizin Kırşehir’de yaşaması, bu uluların kültürümüzü yaşaması ve bu güzelliğin günümüze kadar taşınması Allah’ım ne kadar hoş... Yukarıda adlarını saydığım görünenlerle, burada adlarını teker teker sıralamanın mümkün olmadığı görünmeyen daha nice emeği geçenlere bu şölende hizmet etmenin mutluluğunu yaşatmak en güzel ahde vefa örneğidir. Tekrar bu güzel insanları kutlarım.
     Kırşehir Belediyesi’nin Sosyal Tesislerinde konuklara sunulan akşam yemeği ve ardındaki ikramlar -tabir caizse- hakikaten tam bir Türkmen kültürüne has misafirperverlik örneğiydi. Yine burada Abdallarımızın geleneksel Kırşehir Halk müziğine ilişkin türküler sunması çok hoş idi.Yine bu mekânda ilimiz dışında gelen tüm şair, yazar ve gönül dostlarına Ali Aydemir ‘Kalemden Gönüllere’, Aşık Derviş Ekim ‘Aşığım Sana Kırşehir’,Aşık İsa Erdoğan ‘Kırşehir Gönlümde Yatıyor’ isimli şiir kitaplarını; Ozan İhvani (İbrahim Özdemir) ‘Takvimden Seçme Yapraklar’ adlı derlemesini, ben de ‘Kırşehir Anekdotları’isimli kültürel eserimi birer Kırşehir anısı olarak hediye ettik. Ayrıca Âşık İsa Erdoğan ile Âşık Ali Sarı(Nivani) sazı ve sesiyle kendilerine has deyiş, beste ve yorumlarıyla bizleri büyülediler. Muhabbet öyle koyulaştı ki,   benden Kırşehir Halk Kültürüyle ilgili bir anekdot anlatmam istendi. Çok nezih ortamda ağırladığımız bu gönül dostlarına anlattığım anekdotu şimdi burada sizlerle de paylaşmanın bu yazıya güzellik katacağını düşünüyorum: “Efendim! Mucur’un köylerinden Gümüşkümbet’te çok yaşlı bir hemşehrimizin karısı ölür. Dini âdetler yerine getirilip ölümünün kırkıncı günü de mevlid okunduktan sonra köylüler karısı ölen komşularına: ‘artık senin yalnızlıktan kurtulman için evlenmen şart oldu. Eğer istediğin, beğendiğin birisi varsa, seni evlendirelim.’ derler. Bu teklif üzerine, ölü karısının kırkı henüz yeni çıkmış hemşehrimiz masumane serzenişle gıkını şöyle çıkarır. ‘Evlenmek istiyorum istemesine de, amma ve lâkin beğendiğim bütün kadınların kocaları sağ, kıran giresiceler.’şeklinde içini döker.    
     Ayrıca, Kaman Belediyesinin organizasyonuyla Kaman-Kalehöyük Arkeoloji Müzesinin, Kaman’daki Dadaloğlu Kültür parkının ve sair yerlerin gezdirilmesi ve Kaman Abdallarının konuklara Abdal geleniğini yansıtan müzik ziyafeti sunması, Mümtaz Boyacıoğlu hocanın Belediye Başkanı adına yöre ve yöre kültürünün özelliklerini ve güzelliklerini anlatması bu şöleni unutulmaz kılmıştır. Ve yine Mucur yer altı şehrinin, eski milli futbolculardan Necdet Özbay kardeşimizin görülmeye değer muhteşem malikânesinin gezdirilmesi, Necdet Özbay’ın sevgili eşleri Esther hanımefendinin öğle yemeği vererek konuklarını ağırlaması; malikânenin bahçesinde Mucur Fatih Camii imamı Nevzat Soylu hocanın şair Ali Aydemir’in sözlerini yazdığı “Muradım kasidesini o güzel sesiyle Medet Ya Sahibel imdat!” diyerek duygulu okuması; Çiçekdağlı hemşehrimiz Cemile Yücel’in bozlak söylemesi ve bu satırların yazarı bendenizin de “Liliyâr” türküsünü ve bu türküye ilişkin bir öyküyü anlatışım, Âşık Derviş Ekim ‘Bir Dünya İstiyorum’; şair Vedat Fidanboy’un okuduğu “Dandini” şiiriyle bizleri mest etmesi, şair İlter Yeşilay’ın ‘Zeytin gözlü dilberi’ anlatan kendi şiirini tatlı sesiyle çok güzel okuması görülmeye ve yaşanmaya değer bir anı olarak hafızalarımızda derin ivme bırakan izler olarak hatırlanacaktır. Bu güzelliği yaşatanlara ve yaşayanlara ne mutlu!
     Sözün özü: Aslında bu güzide güzellik anlatılmaz. O atmosfer maneviyatı Kırşehir’imizin temiz havasıyla, dostlarla birlikte sindire sindire yaşanırdı. İşte böyle de oldu. Bir ilk olduğu için eksiği-kusuru mutlaka olmuştur. Gerek Selçuklular zamanında ve gerekse Osmanlılar döneminde memleketimize ve medeniyetimize beşiklik etmiş bu kültür şehrinin ulularından olan ceddimiz Âşık Paşa’nın torunları olarak bize verilen görevi ahde vefa ciddiyetiyle ancak bu kadar yapabildik.
     Tüm katılımcı emeği geçenleri şahsım adına kutluyor; ilgi, iltifat ve zahmetlerinden dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Gelenek halindeki münferit bu Ulusal kutlamaların da bundan böyle ve bundan sonra Uluslararası boyuta taşınmasıyla “Âşık Paşa”mızın ruhunun huzur bulacağına inanmanızı istiyorum.
     Hoşça kalınız.


e.posta: duranerdogan1947@hotmail.com
http: www.duranerdogan.com

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
Tel. gsm: 0537 308 56 58


(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Kasım 2010, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   09 Kasım 2010, Salı   Saat:14:34)

PEKMEZ AKILLI KIRŞEHİRLİ !


      Hemen her yöre veya o yörede yaşayan insanlar için bazı şöhret ya da lâkapların söylendiği bir gerçektir. Bu şöhret veya lâkap güzellik içerdiği gibi çirkin anlam da çağrıştırıyor. Bize kaba ya da çirkin gelen söylemleri bazılarının kütüklerine tesçil ettirip ‘Soyadı’ olarak resmen kullandığını bile görüyoruz. Kültürümüzde bunun sayısız örnekleri var. Burada kişiler ve diğer yöreler için bazı örnekler vermek detaya girmektir ki konuyu dağıtırız.
      Ancak yaşadığım yörem Kırşehir için genel de başkalarının şöylesine sözlerine muhatap olduğumu hatırlıyorum. Tanışma veya takdimden sonra biraz mütebessim yılışıklıkla, “Kırşehirli misin? Pekmez akıllısın!” veya “Kırşehirli’yim” dediğimde “Pekmez akıllıyım” desene?” diyenler maalesef var. Olmasa mıydı? Denilmese miydi? “Elin ağzı torba değil ki büzesin!” isteyen istediğini der. Amma ve lâkin ‘öküzün altında buzağı arar’ gibi, bu sözün altında, arkasında,önünde, yanında çirkinlik aramak zaten yanlış. Söyleyenlerin dahi gerçek anlamını bilmedikleri bir söz için,onurlu bir Kırşehirli olarak gocunmamıza da zaten gerek yok.
     Gerek bunca yıllık yaşadıklarımdan ve gerekse yaptığım araştırmalardan “Pekmez akıllı Kırşehirli!” söyleminin ortaya çıkış nedenini açıklayan yazılı, ciddi bir kanıt, belge ve bilgiye de maalesef rastlayamadım...Özellikle internet üzerinde dolaşan bilgilerin pek çoğu da duyuma ve yoruma bağlı kişisel düzmecelerdir. Yalnız şu var ki, düzmece de olsa konu artık ‘anonim’leşmiş ve böylece sıfat özellikli bu deyim günümüzde evrensellik kazanmış. Burada bize düşen, iyiyi bulmak ve doğruyu hedef göstermektir. Yalan ve yanlışlara da sabırla akîl açıklık kazandırmaktır.
     Aslında “Pekmez akıllı Kırşehirli!” deyiminin ne anlam içerdiğini bilmek için, Cumhuriyet öncesindeki Kırşehir’in coğrafi konumunu, halkının sosyal yaşantısını, kısacası geçim kaynaklarını da iyi bilmek lâzım. Konuya bu şekilde yaklaşarak mantıklı ve makûl değerlendirmeyi buna göre yapmak çok önemli. Aksi halde: “lâf ola, beri gele. Uydur, uydur söyle.Aklın olmaya da inanasın!” demezler mi?
     Konuya açıklık getirelim: Cumhuriyet öncesinde fabrika yok. Geçim kaynakları kısıtlı. Henüz ‘şeker’ ve kimyasal tatlandırıcılar icat edilmemiş. Kırşehir’in iklimi de bağcılık yapmak için çok elverişli. Herkesin onlarca dönümlük (hektarlık) bağları var. Üstelik pekmez hemen her şeyin ana veya ham maddesi. Yöre halkını da ister-istemez bağcılığa yönlendirmiş. Kendi ailemden de çok iyi biliyorum. Kurugöl’ün uzağındaki bağımızın yanında yazlık bağ damımız (bağ evi) vardı. Üzüm toplama mevsimi geldiğinde bağ damlarında yatar, üzümleri kurutur, bir aydan fazla bağ bozar, pekmez kaynatır ve bu pekmezleri kağnılarla köy evimize taşırdık. Çünkü ailemizin ana geçim kaynaklarından birisi, daha doğrusu çiftçilik ve hayvancılıktan da önce birincisi bağcılık idi. Haram ve günah inancının gereği ailem şarap yapmazdı. Başköşeye oturtulup altına yatak serilerek onurlanrılan misafirlere çay ikram edildiğinde, şeker olmadığı için çayın pekmez veya kuru üzümle içildiğini daha dün gibi hatırlıyorum.
     Günümüzde ortalıkta dolaşan ve kafa karıştıran söylentiler şöyle: Efendim !

      1.     Deprem olmuş da yıkıntılar arasında kalan Kırşehirli adam öncelikle pekmez küpünü kurtarmış... Mantıksızlık veya komiklik bu davranışın neresinde? “Mal canın yongası!” değil mi?
      2.     Evde yangın çıkımış da, ölümü göze alarak alevin içine dalan vatandaş, yangının ortasında kalan karısını ve çocuğunu kurtaramayınca, elinde pekmez küpüyle dışarıya çıkmış. Şimdi bu safsataya inanalım mı?
      3.     Ankara İtfaiye meydanında iki camı taşıyamayan hamala camların arasına pekmez sürdürüp, taşınma kolaylığını sağlamış. Bu yapışık camların evde birbirinden nasıl ayrıştırılacağını da para alarak öğretmiş. Aferin, bravvo Kırşehirliye, çok da güzel etmiş.
      4.     Gönül dostlarından Dalakçılı şair ve yazar İbrahim Özdemir (Ozan İhvan-î) 27 Temmuz 2010 tarihli Kırşehir Kervansaray Gazetesindeki “Pekmez akıllı Kırşehirli” başlıklı köşe yazısında özetle: “Adana’lı işadamı Osman ağa, yokluk ve kıtlığın hüküm sürdüğü fi tarihinde, çiftliğinde çalıştıracağı adamları sınava tabi tutar.Bir kaba pekmez, diğer bir kaba da susam koyar. Kaşıksız olarak pekmezle susamı yiyen sınavı kazanacaktır. Açlıktan iyice danikmiş (bitap düşmüş) Dalakçılı Ese’nin Ahmet de işaret parmağını pekmeze batırıp, susamı da pekmezli parmağına iyice doladıktan sonra kaptaki pekmezle, tüm susamı yeyip bitirir.” Böylece sınavı kazanır. İşveren Osman ağa; pratik zekâlılığından dolayı Ahmet’i işe alır. Ahmet’in sevecenliği ve tatlı yapısı hoşuna gider, bundan böyle kendisine çok akıllısın anlamına gelen; “Pekmez akıllı Kırşehirli!” diyerek iltifat eder, diyor.
Bu hususta yaşanmış ayrıntılardan sayısız örnekler vermek elbette mümkün. Ancak, takdir edersiniz ki buna sayfalar yetmez.    
     Sözün özü: Hep anlatılır ya, karamsarın birisi muhatabına“Senin baban açlıktan öldü!” demiş.Adam da “Babamın bunda suçu ne? Babam buldu da yemedi mi?” cevabını vermiş... Eğer, açlıktan öldü denen adam; anamın üzümden yaptığı,her türlü hastalığa iyi geldiği çok iyi bilinen, içinde sayısız faydalı vitamin ve minarel dolu hormunsuz “Kırşehir pekmezi”ni, (yoğurdun üstüne döküp) hıyar turşusuyla beraber yemiş olsaydı; daha uzun ömürlü ve sağlıklı yaşar, ecelinden de önce ölmezdi, bana inanın.
     Günümüzde pancar, dut, keçi boynuzu( v.s.) gibi ürünlerden dahi yapılan çeşitli katkı maddeli fabrikasyon pekmezlerin üreticilerine kimsenin bir diyeceği yok galiba...Kırşehir sevdalısı yazar olarak; “Kırşehirli misin? Pekmez akıllısın!” söylemi konusunda alınganlık gösterip polemiğe girmeyi de çirkin ve anlamsız buluyorum.
     Makûl ve mantıklı düşüncelerimi içeren bu yazımla; karamsarların pastan barlanmış şom ağızlarına bir parmak baldan da tatlı Kırşehir pekmezi çalarak (sürerek) dillerini tatlandırıyor,böylece konunun ibretlik aslını öğrettiğimi sanıyorum.
     Hoşçakalınız.                                                              

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.Posta: duranerdogan1947@hotmail.com
www.duranerdogan.com
Tel gsm: 0537 308 56 58



(Anekdot Eklenme Tarihi:  17 Eylül 2010, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   17 Eylül 2010, Cuma   Saat:13:30)

MUCUR’un TİCARET ve SANAYİ ALANINDAKİ YERİ ve ÖNEMİ


     Mucur’un Ticaret ve Sanayii alanındaki yerinin önemini bilmeyen kararsız dostlara, samimiyetime inanmalarını peşinen hatırlatarak bu yazıma başlamak istiyorum: Kırşehir ili baz alındığında ve diğer ilçeleriyle karşılaştırdığımızda; Mucur, gerek ticaret ve gerekse sanayii alanında önde ve önderdir. Şöyle ki;
     Mucur’un ilçeye bağlı köyleriyle olan yol ağları ve Türkiye’yi doğudan batıya, güneyden kuzeye bağlayan karayollarının ana yol ağının üzerinde oluşu, Mucur’a yatırım yapmanın önemini artırmş; dolayısıyla yöreyi cazibe merkezi haline getirmiştir. Bu özelliği iyi bilen Mucurlu sanayici işadamlarımız da gerekli yatırımlarını Mucur’a yaparak iş kapasitelerini artırmışlar; zira, ilimiz vergi rekortmenleri arasındaki haklı yerlerini alarak , gururumuz olmuşlardır. Bu başarılı performanstan dolayıdır ki sevinç duymamak mümkün değil.
     Mucurlu İş adamlarımızın yatırım için anayol güzergâhında olan Kurugöl’ü seçmeleri de elbette boşuna değil. Bu köyümüzün kapalı su havzası olması, ayrıca üç anayol kavşağında bulunuşu yatırım alanı için tercih nedeni sayılmıştır. Yatırımcılarımızın bölgeye kişisel girişimcilikleri bir bakıma yine de yeterli olmamış; ayrıca kamu destekli Mucur Organize Sanayiinin de Kurugöl bölgesinde kurulmasının uygun görülmesi, ilkeyi hedefle birleştirip, bütünleştirmiştir. Bu karar şaibelerden uzak, oldukça yerinde bir davranış biçimidir. Yeri gelmişken, emeği geçen Kamu Yöneticilerine de tebrik ve takdirlerimi bildirmeyi görev sayıyorum.
     Mucur Ticaret ve Sanayi Odasının Ramazan ayında üyelerine verdiği geleneksel iftar yemeğine son iki yıldır davet edilişim, beni fevkalâde mutlu kıldı. Bu yemekte yaşanılanları görüp, Yönetim Kurulu Başkanı başarılı işadamımız Sayın Ferhat Çağlayan’ın yaptığı kısa konuşma sırasında üyelere ve basına yaptığı açıklamaları şahsım ve yöremiz adına sevindirici buldum. Özellikle çarşı içindeki güzel bir işyerinin (dükkân) - Oda üyelerinin aidatlarına dokunulmadan- tamamen “Odalar ve Borsalar Birliği”nden hibe olarak karşılanmasının teminini,yönetimin başarısı nedeniyle ayakta alkışladım.
     Şair diyor ki : “Ol mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler.” Bu günkü dille açıklarsak “O balıklar ki, denizde yaşadıkları halde ; denizde yaşadıklarını bilmezler.) Mucur deyip geçmeyelim... Demin de söyledim ve bir kere daha altını çizerek ve üstüne basarak vurguluyorum: Ticaret ve Sanayi alanında özellikle iç piyasaya sunulan mal ve hizmetlerin değerlendirilmesinde Mucur’un önemi oldukça büyük. Gerek ilimiz ilçelerini ve gerekse diğer bazı il ve ilçeleri yakından izlediğimizde bu söylediklerimin hemşehricilik fantezisi olmadığı anlaşılacaktır.
     Sınırlı sayıdaki işadamı üyesi olan Mucur Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı, Mucur ve Kurugöl de örneğin: l tane tavuk ve yumurta üreten çiftlik, 5 tane (bana göre 5 yıldızlı) dinlenme tesisleri, 5 tane un fabrikası, 3 tane yem fabrikası, 2 tane briket fabrikası, 1 tane mermer fabrikası, 1 tane su fabrikası, 1 tane mantar üretim tesisi, 2 tane süt üretim entegre tesisi, 3 tane büyük baş hayvanların besiciliğinin yapıldığı tesis, 1 tane inşaat malzemesi silisyum üretim (taş kırma) tesisi, 1 tane inşaat izolasyon malzemeleri imalat tesisi, 1 tane otobüs firması aktif olarak mal ve hizmet üretmektedir.
      Halen özellikle Ankara- Kayseri karayolunun kenarında yapımı devam eden irili ufaklı tesisler, yarınlarda yine Mucur’un önemini artıran yeni yaldızlı ve yıldızlı yatırımlar olacaktır. Ayrıca önümüzdeki günlerde Kurugöl’deki Organize Sanayiininde yapımına hız kazandırıldığında Mucur’un önemi katmerlenerek artacaktır, eminim.
      Bu arada yeri gelmişken şunu da belirtmek istiyorum: Yukarıda sıralamaya çalıştığım fabrika ve işyerlerini tanıtan bir belgeseli Mucur Ticaret ve Sanayi Odasının katkılarıyla hiç bir ücret ve masraf talep etmeden çektim. Bu sezonda gerek yerel ve gerekse ulusal televizyon kanallarında yayınlanacaktır. Böylece Mucur’un ticaret ve sanayi alanındaki yeri ve öneminin nerelerde olduğunu başarılı işadamlarımızın ve yöneticilerin kendi ağızlarından dinleme, öğrenme ve yöreyi daha yakından tanıma fırsatı yakalayacaksınız.
    Sözün özü: Ancak ne var ki, il olarak, hızlı göç verilen bu zamanda ve ‘kılın kırk yarılarak yatırım temellerinin sağlam atıldığı zeminde’ diğer büyük illere ve başka bölgelere de yatırım yapan hemşehri işadamlarımıza da hak veriyorum... Hattâ milletvekili sayımızın bile ikiye düştüğü bu iç karartıcı devirde , tersine bir düşünceyle yöremize yapılan yatırımlar fanatik hemşehriciliğin ta kendisidir, dersem; asla abartmamış oluyorum ki, bunu iyi bilesiniz.
     Para ne havadan atılıyor ne de çöplükte toplanıyor...Ömrümde görev aylığımdan ve emekli maaşımdan başka cebim hiç para görmedi. Her ne hikmetse, hep- muhannete muhtaç olarak- geçindim, elhamdülillâh ! Halen,neredeyse emeklinin -fitre, zekât ve kurban derisi gibi sadakaları kabul edecek seviyeye düşürüldüğü bir zamanda- yine meteliksiz ve yine garibanım... Amma, millî ve manevî duygularla donanımlı, gönül dostu kişilikli, Kırşehir sevdalısı bir yazarım, çok şükür...Burada bu ifademle, yeri gelmişken şunu demek istiyorum: İşsizlere iş ve aş veren, çevremizin çehresini değiştirerek güzelliklere çağdaş görünüm kazandıran bu aktif , atılımcı yatırımcılarımızı takdir ve tebrik ediyorum. Eğer yetkili birisi olsaydım ,yatırımcı işadamlarımızın adlarını cadde ve sokaklara verir, heykellerini bile şehrin tam göbeğine dikerdim, vallahî...Çünkü, “büyüğünü bilmeyen, Allah’ını bilmez !” demez mi Kırşehirliler ?
      Başta Mucur Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Ferhat Çağlayan ve Oda Genel Sekreteri sevgili Hayati Kıyak kardeşlerim olmak üzere, sergiledikleri yüksek performans; biliniz , beni Mucur için hem coşturur ve hem de bu yaşta, hizmet üretiminde yormaz ve şampiyonluğa koşturur.
     Kim ne derse desin, tüm karamsarlıklar bir yana; başarıyı daima ayakta alkışlar, hizmet üreten büyüklerimin önünde üstün saygıyla ve hürmetle eğilirim.
      Sağlıklı ve saadetli erişilecek günlerde verilecek geleneksel nice iftarlarda buluşma arzu ve temennisiyle herkese hayırlı işler, bol kazançlar...
     Hoşçakalınız.                                                        



(Anekdot Eklenme Tarihi:  02 Eylül 2010, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   06 Eylül 2010, Pazartesi   Saat:09:14)

EŞİM VE BEN


       Kültürümüzde aile kavramının kutsallığına açıklık getirmek maksadıyla “unu elemiş eleği asmış” bir baba, daha açıkçası altmışüç yaşını devirmiş bir dede tecrübemle, birkaç hususu öğünmek için değil, örnek olması için sizlerle paylaşmanın doğru davranış olacağını sanıyorum.
      Bu gün benim, eşim Zeynep hanımla tanışmamızın kırkdördüncü ve evlenişimizin de kırkbirinci yıldönümüdür. “Sizin evliliğinizin bilmem kaçıncı
yıldönümünden kime ne (?)” diyenlere de saygı duyarak örneklerle konuya yaklaşıyor, özellikle de yeni evlenenlere mesajım şu: Dikkatinizi çekerim ! Bir genç kız beni kastederek nişanlıma: “Aldığın oğlana hiç bakmadın mı? Ne kadar çirkin !” demiş... Nişanlım Zeynep hanım, beni beğenmeyen genç kızın yüzüne karşı tarihî cevabını şöyle açıklamış: “Biliyorum ! Komşumuzun oğlu olur. Kendi çirkin amma, aklı çook güzel ... Lâmbaya püf deyince çirkinlik kaybolur, geriye güzel akıl kalır. Sen de bu lâfımı aklın varsa bir kenara yaz emi !”
     Ben de diyorum ki, çirkini Allah asla yaratmamış... O iyiyi, doğruyu ve güzeli yaratmış... Benim için bundan kırkdört yıl önce ‘çirkin’ diyeni merak mı ediyorsunuz ?...Söyleyeyim !.. Maalesef bir kaç koca eskitti... Fakat ‘beyaz atlı süvarisinin gelip kendisine reverans yapmasını’ halen umutla bekliyor.
     Aile kavgamızdan örnek vereyim: Bizim kavgamızda bile ‘muhabbet’ vardır. Çünkü, kavgamızda yaralı, bereli, kırılan, dökülen yoktur. Bu nedenle davacı ve davalı hele hele hiç yoktur. En fazla üç dakika süren kırgınlığımızdan sonra güler ve pirzola yemiş gibi oluruz. Gerekçesi mi? : ‘Sevgiye dayalı hoş görü’dür.
     Eşim Zeynep hanım çok güzel yemek yapar. Fakat sevmediğim yemekleri, eşimin sevgisiyle: ‘Yâr elindeki zehir bade olur’ hoşgörü prensibine cevap niteliğinde yediğim için, eşimin bundan fevkalâde mutlu olduğunu gördüm. Diyeyim: Sevmediğim yemekler de sevdiklerim arasında mönüye girdi.
     Ailemiz büyüdü oğlumuz ‘Kemal Hakan’ doğdu. 18 Haziran 1971 tarihinde oğlumuzun doğumuyla ‘Aile İmparatorluğumuzun’ temeli güçlendi. Hayvan Yetiştiriciliği ve Sağlığı konusunda eğitim yapıp uzmanlaştı. “Baba, bir evde bir memur zayiatı yeter !” deyip, serbest çalışmayı seçti ve kendi yoluna yürüdü.
     18 Temmuz 1977 de kızım ‘Melike’ doğumuyla gönül tahtımızın son ecesi, yani imparatoriçesi oldu. O şimdi birkaç lisan bilen mühendis ve öğretmendir.
     Eşim ‘Zeynep’ hanıma toplumda ömrümce hep ‘Sultan’ hanım dedim. ...ve İlkokul mezunu olan eşimi aile tahtımızda daima hep bu unvanla andım. Dedim ya, oğlumun adı ‘Hakan’, kızımın adı ‘Melike’... Beni sorarsanız 18 yaşına kadar Kurugöl’de çobanlık yaptıktan sonra, eşimin moral desteğiyle ve bana güven duymasıyla , Ankara’dan üç okul bitirip, birinci dereceden emekliye ayrılmış bir garip... Tahtsız, taçsız; aile fertlerine ve içinde bulunduğu topluma hizmeti ve hürmeti prensip edinmiş aile reisi... İddiasız bir kültür yazarı...
     Sevgili gençler ! Bu sözümü de iyi belleyin: Hani denilir ya, her başarılı erkeğin arkasındaki ‘kadın’ da başarılı sayılmalıdır. Çünkü Aile Kurumu Kültürümüzde, aile; iyi günde, zor günde her şeyi birlikte paylaşır... Artık ‘İletişim Çağı’na girildi. Mucurlular’ın deyimiyle demem gerekirse: “Allah yetirsin,herif getirsin !” mantığını şimdilerde çöpe attılar... Zira, hayat müşterektir. Sorunlar birlikte göğüslenince hayat kolaylaşır ve mutluluk pastasındaki paylar büyür ve bereketlenir.
     Son söz olarak, yeni evliliğe ‘ilk adım’ atacak gençlerimize diyorum ki ! : “Aile yuvanızda ister ‘kadın’ olun, ister ‘erkek’ olarak bulunun fark etmez !... Eksikleri,çirkinlikleri görerek birbirinizde ‘suç ve kusur’ aramayın. ‘Küçük şeylerden daima büyük mutluluk vardır’ sözünü yaşantınızda ‘kural’ haline getirin. Zorlukların üstesinden geleceğinize inanın ve karamsarlığa düşmeyin. Hatasız kul olmaz. Kimse dört dörtlük değildir. Aile içindeki her şeyi paylaşın. Birbirinize asla yalan söylemeyin. Eşinizin eğitim düzeyi ve kariyeri ne olursa olsun, onu daima ayni yastığı paylaşan ‘Baş Asistan’ mertebesinde görüp; ilmi, irfanı, izanı yücelerde sanıp,kendisini bu açıdan önemseyin...
     Mutluluğun ve mükemmel yaşantının sihirli formülü bana göre, tekrar ediyorum: ‘Sevgi ve hoşgörü’dür... Bu sözümü hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın...
     Eşinizle, birbirinizi onurlandıran, mutluluğunuzu pekiştirip perçinleyen bir şarkı veya türkünüz olmalı... Sizi TRT’ye as solist seçecek değiller ya, başbaşa kaldığınızda dilinizin döndüğü kadarıyla hep o şarkı veya türküyü mırıldanın...
     Bir eğitimci olan kayın babam merhum, eski taş plaktan severek dinlerdi: Ben de ayni türküyü çok sevdiğim için, sesimin güzelliğini eşimin sevgi ve hoş görüsüyle her zaman bütünleştirdim. Türkümüzün sözleri şöyle başlıyor:

Zeynep bu güzellik var mı soyunda?
Elvan elvan güller biter bağında,
Arife gününde bayram ayında,
Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim,
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim.

Zeynebe yaptırdım altından tarak,
Tara zülüflerin bir yana bırak,
Zeynebe gidemem yollar çok ırak,
Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim,
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim.

Söğüdün yaprağı narindir narin,
İçerim yanıyor dışarım serin,
Zeynebi bu hafta ettiler gelin,
Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim,
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim.

      Sözün özü: Büyüklerimiz “boyu güzelden usanılır da huyu güzelden usanılmaz” derler. Aslında, akıl ve mantık birleştirilince, sevgi ve hoş görüyle de pekiştirilip perçinlenince ‘samanlık seyran olur’ böylece, hem evliliğin hem de dünyanın tadına doyum olmaz. Kırşehirliler’in deyimiyle o zaman : “Gir oyna, çık oyna !” Eğer, iki kere ikinin dört ettiğini bilemez ve tüm hesaplar şirket kurar gibi ‘zengin oğlanla güzel kızın birlikteliklerine’ odaklandırılırsa, o zaman da “Gir ağla, çık ağla !” diyorum. Açıkçası, evlilik ‘bir şey değil’ her şeydir. Acaba yalanım ve yanlışım var mı?
     Hoşça kalınız.                                   
                                                                       Duran ERDOĞAN
                                                                Kırşehir Anekdotları Yazarı






(Anekdot Eklenme Tarihi:  09 Haziran 2010, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)
Anekdot Hakkında Bilgi:

e.posta: duranerdogan1947@hotmail.com

POLİS


      10 Nisan 1845 tarihinde İstanbul’da kurulup daha sonra Anadolu’ya yaygınlaştırılan ‘Türk Polis Teşkilatı’nın 165. yılı içinde bulunduğumuz bu haftada Yurdumuzda ve yöremizdeki tüm polis birimlerinde halkla el-ele ve gönül-gönüle verilerek çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır.
     
     Türk Polisini tanımak ve tanımlamak için öncelikle şöyle diyebilirim: Kuruluştan bu güne kadar gelinen zaman içinde;Polis, Zaptiye, Zabıta, Emniyet, Güvenlik görevlisi v.s. adlarla tanınır olmuşsa da ‘POLİS’ adı genelde EVRENSEL sıfat olarak kabul görmüştür. Güvenliğimizi sağlayan bu ‘Teşkilât’ın adı her ne olursa olsun; toplum huzurunun sağlanmasında kendisine yasalarla verilen görevin üstesinden geldiği ve lâyıkıyla yaptığı muhakkak ve tartışmasızdır.
     
      Polisimiz, bildiğim kadarıyla teknolojinin gelişmesiyle değişkenlik arz ederek şekillenen suç unsurlarını yine üstün teknolojiyi kullanarak çözmekte, böylece çok kısa sürede ülke genelindeki yaygın ağıyla paslaşarak etkili sonuç alınmaktadır. Bu durum, küresel dünyadaki diğer emniyet kurumlarıyla ve hatta başka emniyet örgütleriyle kıyaslandığında –tabir caizse- başarıya giden yolda daima (2-0) önde giderek bitiş çizgisini göğüslemektedir. Bu başarıda bana göre, ‘Polis Teşkilatı’na alınan personelin seçimindeki titizlik ve uygulanan eğitim metodu, hizmet kalitesini ve başarıdaki hedef çıtasını yükseklere çıkarmıştır.   Hayata atıldığım ilk günlerimde bizlere: “hiç iş bulamasa bile aç mı kalacak, ‘Bekçi-Polis’ olur, geçinir gider” derlerdi. Oysa günümüzün Polis Memurlarının eğitim kalitesinin fevkalâde yüksek oluşu hizmetteki kalitenin de çağdaş görünüm kazanmasının somut örneğidir. Zira, özellikle meslekî eğitim veren okulların yaygınlaştırılması da yine bu kurumdaki ‘Mektepli ya da Alaylı’ tanımını tarihe gömmüştür.
     
      Ne hazindir ki kendine sayısız görevler verilen ‘Polis Teşkilatı’nın çok sayıdaki elemanla hizmet ürettiğini sanmıyorum. SINIRSIZ hizmetten sorumlu tutulan Polis’in sınırları belli olmayan mesaisinde SİNİRSİZ hizmet vermemesi de icabında normal karşılanmalıdır. Nihayetinde polis de bir insandır; başına taç kondurulması umuduyla görev yaparken,aksine başına atılan taşlarla sabrının taşması gayet normaldir. Herkesin ki ‘can’ da onun ki ‘patlıcan’ mı?   
     
      Diğer yandan ‘Toplum Destekli Polis’liğin genel anlamda suç önlemedeki önemini vatandaş olarak bizler maalesef yeterince bilemiyoruz. Polis’e yardımcı olmadığımız gibi,pek çok nedenle kendimizi vicdanen sorumlu bile saymıyor, Polis’in eğitim kalite ve kariyerini önemsemeyip; kendi kalite ve kariyerimizin de nerelerde olduğunun farkında bile olamıyoruz. Polisi dışlarken, taşlarken ve   saygınlığını görmezlikten gelerek –tabir caizse- onu dilimizle haşlarken bile önce iğneyi kendimize, sonra da çuvaldızı başkalarına batırmanın acısını ah bir nefsimizde duyabilsek ... Suçu gizlemenin de ‘suç’ olduğunu ah bir bilebilsek ..! Örneğin: “Bana değmeyen yılan bin yaşasın’ nemelazımcılığımızın nelere mal olduğunu, insanlığa neler kaybettirdiğini ah bir anlayabilsek..! Gördüklerimize ‘görmedim’ deyip, topu taca atma duyarsızlığımız , bizlere olaylar karşısında sorumluluğu paylaşmayı ‘aklın yolunun bir’ olduğunu hançerlercesine vicdanlarımıza ve beynimize ah bir şırınga etse ..!
     
      ‘155 POLİS İMDAT’ telefonunu aramayı, bu telefonun özelliklerini ve medenî hayatımızda bize sağladığı kolaylık ve güzelliklerin farkında olduğumuz zaman ‘mutluluk ve mükemmellik’ pastasındaki payımız evrensel değer kazanır. Polise yardımcı olmak, 155 numaralı ücretsiz telefona “ALO” diyerek bilgi vermek, şikayetçinin “DEŞİFRE” edilme kaygısını veriyorsa da; sekiz bilinmeyenli denklem çözer gibi tüm şüpheli varsayımların masaya yatırılması, haliyle istikrarlı çözüm üretilmesinde zaman kaybına neden olmaktadır. Polis’e bir suçun duyurulmasında ise kişi kendine ‘MUHBİR,MÜNAFIK, MÜFTERİ, İHBARCI, İSPİYONCU, ŞiKAYETÇİ, JURNALCİ, AJAN,PROVAKATÖR’ ve sair sıfat yakıştırmalarıyla anılmasının toplum kültürümüzdeki bilincin artık kırılması ve hafızalarda silinmesi düşünülmelidir. Polis, hizmet içi ve dışı eğitimle bu hususta verilecek çeşitli etkinliklerle vatandaşı bilinçlendirip yanına almalıdır.
     
      “155 ALO POLİS İMDAT TELEFONU”na gelen ihbarlardan seçtiğim bana çok komik gelen bazı örnekler veriyorum ki haklılığım anlaşılsın istiyorum. Patavatsız örneklerden dolayı bana da patavatsız damgası vurmayın... Bu örnekleri vicdanî mihenk terazinizde biraz tartın, gülerken de garip halimize bakıp bakıp düşünün ve kazancımızı ve kaybettiklerimizi bir tasavvur edin diyorum: “Karım bana yemek pişirmiyor. Öğretmenim bana taktı hep zayıf not veriyor. Canım sıkıldı sizi aradım. Sokaktan geçen şu iki kişiden şüpheleniyorum. Maç kaç kaç bitti abi? Saat kaç abi? Amcası, oğlum telefonla konuşmayı çok seviyor da kendisine bir alo der misin? Bir zahmet sahurda beni uyandırır mısınız? Şu ortamdan uzaklaşmam için beni karakola çağırır mısınız? Santraldaki diğer arkadaş memur kızmıyor da sen neden kızıyorsun?”
       
        Sözün özü: Özellikle ihbarı yapılan suçların takibinde, 155 ücretsiz Alo Polis şikayet hattının az kullanılmasını, yanlış kullanılmasını,toplum huzurunun sağlanması açısından önemli buluyorum. Bu eksikliğin, akıl vermek haddim değil ama‘Polis-Vatandaş el-ele, gönül-gönüle’ sloganıyla ve halkımızın bu konuda bilinçlendirilmesiyle başarıdaki performansın güçlenerek artacağını düşünüyorum.
      
        Anlattıklarımda ve açıkladıklarımda mutlaka eksiğim olabilir. Amma ve lâkin ‘eğri oturup doğru konuşalım !’ Bu söylediklerimde herkese düşen altı çizilecek mesajlar yok mu?
     
        Tüm Polislerimiz, gününüz kutlu, yuvanız mutlu, yarınlarınız da sağlıklı ve vukuatsız umutlu olsun...
      
        Saygılar sunarım... Hoşça kalınız.                     



(Anekdot Eklenme Tarihi:  14 Nisan 2010, Çarşamba)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KURUGÖL'ÜN EĞİTİMDEKİ BAŞARISIZLIĞINA ÇEVRENİN ETKİLERİ


      Bir çocuğun ya da ergin kişinin eğitim ve öğretimindeki başarısından sorumlu tutulup incelenecek ve irdelenecek üç ana unsur var: Bunlar aile, çevre ve okul’dur. Bir başka yazımda “Aile”ye düşen görev ve sorumluluklardan söz etmiştim. Bu yazımda ise biraz okur-yazar birisi sıfatıyla, içinde yaşadığım köyüm Kurugöl’ün eğitimdeki başarısızlığını etkileyen “Çevre” den bahsedeceğim. Bu bir Kurugöllü olarak tamamen kendi gözlemlerimle, psikolojimi bozan acı tespitlerim olup; fikri, vicdanı ve irfanı hür insanlara ulaşmasını istediğim ibretlik mesajlardır. İnşallah bu yazımı okuyup anlayan aydın bir Kurugöllü çıkar da Ben de haddimin hesaba çekilmesinin sonunda hakkıma düşen payı alırım. Kurugöl’ün içinde yaşayan birisi olarak benim de buradaki başarısızlıktan kişisel sorumluluğum yok mu? Başını kuma sokan devekuşu zihniyetli de olsam, altını ıslatan çocuk gibi pisliğimin kokusu öncelikle beni rahatsız da etse, yanlış hesabın doğrusunu öğrendiğimde “Bağdat’tan U dönüşü yapar” kötü eskiye Mazi” der, iyi gelecek yaratmanın “Erdem” olduğunun keyfini yaşardım. Böylesine mutlu bir davranış sergilemek beni “suç ve kusurunu bilen adam olma” nın faziletiyle mutlu eder. Çünkü zararın neresinden döndüğümü “kâr” saymak öncelikle beni yüceltir, o toplumun bireyi olarak da içinde bulunduğum toplum bundan kendisine elit neticeler elde eder. Aksi davranışların topluma ne getirisi olabilir ? Zira içinde yaşadığım toplumun adına sevinir, o başarının getirilerinin bana yansıyan somut neticelerini gördükçe kendi adıma mutluluk duyar, övünürüm. Yoksa bir gün “Molla Kasım kafalı” birisinin beni sigaya çekeceğini iyi bilirim.

     Benim Köyüm Kurugöl’de ailemden, eşim ve benden başka daimî oturan kimsem yok. Okulundan da okuyan oğlum, kızım ve torunum yok. Amma ve lâkin Kurugöl’den kariyer eğitim bazında “Neden adam çıkmıyor?” sorusu sorulduğunda hem utanıyor, hem üzülüyor ve hem de cevap vermekten sıkılıyorum. Korkunun ecele ne faydası var? İşte şimdi tam sırası... Toplumun bir ferdi olarak, yani o başarısız çevrenin içinde günlük yaşam süren birisi olarak bana her türlü soruyu sormakta tamamen haklı ve serbestsiniz... Benim de “Ey ahali ! gelin, eğri oturalım , ama doğru konuşalım !” diyerek kendimizi sorgulamamızı ve yargılamamızı, neticede gerçekleri görüp çözümsüzlüklerin çözümünü yaparak “Kural ve istisnaları prensip haline getirmeyi isteme hakkım” var. Şimdi bu hakkımı kullanmak istiyorum. Hür vicdanımın sesi “kibrimi” ezsin ki gerçek ne ise gün ışığına çıksın. Burada elde edilecek başarı başarısızlara aydınlık ışık olarak dönecektir. Bana “Sen kimsin? Kaç paralık adamsın? Kariyerin, kaliten, kimliğin, kişiliğin sıfatın nedir ?” diye sorma...
Benim anamı “Sarımsak” , babamı da “soğan” sıfatında sakın görme... Hele hele, “Boz Duran adam olmuş da konuşuyo, kendini ne sanıyosa...!” deme...Bu tür yaklaşımlar seksenbeş yılda bir elin parmak sayısı kadar okumuş adamın çıktığı Kurugöl’ün sorunlarını çözecekse, “Ey duyarsız ve tutarsız karakter sahibi köylüm ! Ben senin çizeceğin profile göre estetik yaptırıp, kılık kılıfına girmeye, kaşımı gözümü boyamaya her zaman hazırım.”Ben sana tepeden bakmıyorsam, sen de o toplumun ve çevrenin bir ferdi olarak beni hor görme. Birbirimizin fizikî durumunu değil, fikirlerimizi tartışalım, ortaya çıkarılacak güzide gerçekleri görelim ki erginliğimizin engin erdeminin meyvelerini ağız tadıyla hep beraber yiyelim...

       “İmanım padişah Ben de onun veziriyim !” diyen soydanım. Allah’ın ilk emri “Oku” âyetinin anlamını prensip edinerek, Hayat Üniversitesi’nden de ilim öğrenmiş mertebenin   âlî mensubu ve başarı dolu, sevgi dolu evrensel fikirlerimi de tüm samimi dostlarla paylaşarak paslaşmayı çok seven mantığın mansıbıyım. Kurugöl’deki çevrenin çehresini “Ben” ve “Sen” oluşturduğumuza göre, yine birlikte çevremizin “başarısını ve başarısızlıklarını” beraberce çözüm üreterek netleştireceğiz. Gökten zembille inecek “Hızır” Kurugöl’ün eğitimdeki başarısızlıklarının nedenlerini ve çözüm önerilerini bizlere aktaracaksa, oldu olacak bari “Noel Baba” yı da davet edelim de bizim sorunlarımızı birlikte tartışsınlar... Böyle bir şeyi düşünmek bile ne kadar safdillik değil mi? “Filâncanın oğlunun başarısından, falancanın kızının başarısızlığından bana ne!” diyenler olabilir. Ne yalan söyleyim, kendi adıma böyle düşünenlere ve böyle söyleyenlere asla saygı duymuyorum. Çünkü toplumun dışına çıkmamıza ve topu taca atmamıza hiç gerek yok. Bu bizi sorumluluktan kurtaramaz.

      Diyor ki Hz.Peygamber: ”Cebrail (A.S.) komşuyu bana öyle anlattı ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” Bu mantık çerçevesinde doğru davranış düşüncesinden çıkan ibretlik mesaj şudur: Komşunun başarısını kendi başarın san; komşunun başarısızlığını da kendi başarısızlığın say. Cebrail (A.S.) komşuyu böyle anlatmışsa, Hz.Peygamber de bunu bu şekilde inananlara böyle aktarmışsa, bizlere de “Haydi gel komşum ! konuşa konuşa, iyiyi, doğruyu ve güzeli bulup başarı basamaklarını hep birlikte tırmanalım!” demek düşer.

      Kurugöl’deki eğitim başarısızlığına çevre olarak neler yapılabilir ?   
       Bildiklerimi, tespitlerimi ve çözüm önerilerimi sunuyorum:
-     Üzüm üzüme bakarak karardığına göre; komşu çocuğunun başarısından ve başarısızlığından “Sen” ve “Ben” yani “Hepimiz” sorumluyuz.
-     Komşu çocuğunun başarısızlığına sevinme ! Yankısı sana yansır.
-     Kurugöl’ün üç yol kavşağında bulunuşu ve coğrafî konumu kimseye cazip gelmesin. Cazibenin merkezi var, arayan bulur.
-      “Reis benim” diyerek kumandayı ele alıp “Eğitim ve kültür değeri olmayan” filmleri izleme ve izletme. Çünkü o filmlerden sınavlarda sorular çıkmıyor.
-     Çocuğunun arkadaşını ara, bul ve kendi çocuğunun başarısıyla kıyasla.
-     Çocuğunun ufku açık ise; yani, yaldızlı ve yıldızlı notlar alıyorsa; adı “Lise” olan her okula kayıt yaptırmaya mecbur değilsin. Hedefin dışındaki okullara gönderip, çocuğunu meçhule yolcu edip, geleceğini karartma... İyi marangozluğun, iyi ev kadınlığının ve iyi anneliğin yolu mutlaka eğitimle bulunur. Bu hedefe   pratik kurslardan da geçerek ulaşılabilir. Çocuğunu harcama...
-     Çocuğunun öğretmenlerini çok iyi tanı... İyi öğretmen, iyi vatandaş, iyi adam nasıl olur veya olmalıdır. Öğrenci velisi olarak önce kendin öğren...
-     Mutluluğun anahtarı küçük şeylerdir. Bunu iyice anla ve çocuğuna da anlat...
-     Bülûğ, yeni yetmelik, ergenlik, gençlik, delikanlılık v.s. tanımlarla adlandırılan dönemde, ebeveyn olarak çocuğunla daha çok ilgilen... Sorularını ve sorunlarını çöz ve anlayış göster.
-     Televizyonun faydaları mutlaka var. Zararlarının olduğunu da unutma. Önce kendini düzelt ki, çocuğun seni örnek alsın...
-     Kurugöl’deki okulun eğitim düzeyini beğenmiyorsan; çocuğunu bu okula göndermeye mecbur ve mahkûm değilsin...Çevredeki okullara diğer aileler nasıl gönderiyorlarsa; git, onlarla konuş, öğren, sen de ona göre hareket et...
-     Maddî imkânım yok” diyerek ezilme, üzülme! Başarılı öğrencilere destek veren nice kişi ve kurumlar var. Yeter ki gaflet uykusundan uyan...
-     Bir evde bulunması gereken: 1. T.D.K. Sözlüğü, 2.Genel Kültür Ansiklopedisi, 3. İmlâ Kılavuzu, 4. Atlas...gibi... temel kitapları bulundur. Bunları bir paket sigara fiyatından ucuza bulup, alabilirsin...
-     Her şeyden önce kendisine çok güvendiğini çocuğuna açıkla. “Bu okumaz !”, “Bu adam olmaz. !” gibi sözlerle çocuğunun kalbini kırma. Hele hele arkadaşlarının yanında asla aşağılama...
-      “Çocuklar Duymasın” dizisindeki “Çaycı Hüseyin” Kurugöllü olsaydı, o değerli aktöre çobanlık bile yaptırılmazdı. Ailesinin, çevresinin ve öğretmenlerinin aydın görüş ve bakış açıları sayesinde o “Cüce” benim yanımda başarılı ve “Yüce” dir. Bu örnek emsâlsizdir.
-     Yine “Çocuklar Duymasın” dizisindeki “Emre” rolünü oynayan o pırlanta çocuk eğer bizim köyde olsaydı, kıyamete kadar “Havuç” olmaktan ileriye gidemezdi. Örneğin başka yerlerde bizlere “Sayın” sıfatıyla hitap ederlerken, ne hikmetse kendi köyümüzdeki adımız “Lan” dır. İnsanı, onurlandır ve yücelt ki sen de yükselesin...
-     Şoförlük ve şoför muavinliği cazibesini yitirdi. Şimdilerde her firmanın kendi ulaşım araçları var. Başka işleri yapmayı dene...
-     Senin evin sobalı... Şehir merkezindeki pansiyon ve yurtlar kaloriferli olduğu için ders çalışma ortamı daha hoş... aylık ücretleri sudan da ucuz... Öğretmen yanı başında. Kütüphaneye yakın,sıcak yemek,arkadaşlarıyla dersleri tartışma ve topluma karşı sorunları paylaşma ortamı var. Bence en iyi yoldur...
-     Köyde ikâmet eden çocukların sosyal etkinlik ve aktivitelerde görev almaları çok zor. Bu da onların toplum içinde pısırık olmalarını pekiştirip, atılganlık ve girişimciliğini engellemektedir. Kurugöl’de zenaatkâr, ticaret erbabı esnaf çıkmayışı bundandır.
-     Ne ekersen onu biçersin: “Hıyar ekip, kavun biçemezsin.” Bu sözlerimi iyice belle e mi.!
-     Aslında bunları yazarken bir hayli zorlandım. Utanarak, ezilerek ve biraz da üzülerek yazdım. Yazdığım bu gerçeklere kızmanız şayet Kurugöl’ün Eğitim alanındaki başarısızlığına çözüm olacaksa, ben bu işi iyi bilenlerden eksiğimi telâfi etmeye ve önlerinde hürmetle eğilmeye her zaman hazırım.
Sözün özü: Hz.Ali “Bana bir harf öğretene köle olurum !” diyor. Hz.Peygamber “İlim Çinde de olsa git, ara,bul!” istiyor. Seksenbeş yılda bizim köyümüz Kurugöl’de, kariyer eğitim bazında ancak bir elin parmak sayısı kadar adam çıkıyor... Geliniz eğri oturalım da bu husustaki doğruları konuşalım ve çözüm önerilerini tartışalım...

      Karşı taraf için ağzımızdan çıkacak sözleri önce adam gibi seçelim... Aile ve çevre olarak, nefis ve vicdan muhasebesi yaparak herkes önce kendisini sorgulayıp, yargılasın... Temennimiz, geleceğimiz bilgili, birikimli ve ehil ellerde olsun... Başarılı ve bilgili yeni nesil sayesinde mutlu ve mükemmel yaşantının güzelliğiyle, her alanda geri kalmış köyümüzün çevresi ve çehresi değişsin istiyorum...Sanki çok mu bir şeyler istiyorum... Muasır medeniyet seviyesine çıkmak mutlaka ilimle olur; ilim de ancak okumakla ve öğrenmekle mümkündür. Lâfla peynir gemisi yürümez...Bu böyle biline !

     Eleştiriye ve tartışmaya her zaman ve her yerde varım... Kim hakkımda ne düşünüyorsa, Rabbimin O’na on katını vermesine dua ediyorum...

Hoşça kalınız.                     

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı
E.Posta:duranerdogan1947@hotmail.com



(Anekdot Eklenme Tarihi:  08 Nisan 2010, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   08 Nisan 2010, Perşembe   Saat:11:33)

KURUGÖL’ÜN EĞİTİMDEKİ BAŞARISIZLIĞININ NEDENLERİ


     Kurugöl’ün doğu-batı ve güney karayollarının kesiştiği üç yol kavşağında oluşu, bu yollardan geçen vasıtaların görüntüleri bizim köyün insanlarını da taşımacılığa özendirmiştir. Ayrıca insanlar arasındaki çekememezlik ve haset duygularının içgüdüsel yarış dürtüsü okuma çağındaki Kurugöllü çocukları okuldan ve ilimden uzaklaştırmış ve bu yavruları medeniyet harikası vasıtalara şoför olma istikametine yöneltmiştir. Bu görüşüme ailenin ilgisizliğini, bilinçsizliğini ve maalesef bazı öğretmenlerin de “salla baş, al maaş” zihniyetli duyarsızlığını eklemekte hiçbir sakınca görmüyorum.
      1950’li yıllarda ülkemize yoğun olarak motorlu taşıtların girmesiyle hali vakti iyi Kurugöllü’lerin Karayolları taşımacılığında, İlimizin ve neredeyse ülkemizin önderi olmalarını sağlamıştır. Ne hazindir ki henüz okuma çağındaki çocukların bu araçlarda muavin olarak çalıştırılmaları, delikanlılık döneminin heyecanlı günlerinin uçarılığını yaşayan bu gençlere “okumanın ve öğrenmenin medenî ihtiyaç” olduğunu unutturmuştur. Ailelerinin okur-yazar olmayışları, her şeyin para ile ölçülüp hayatın paradan ibaret olduğunun sanılması, şoför muavinliğinden iyi para kazanılması, şoför ehliyetnamesini Belediye’den almanın kolaylıkları, eğitim-öğretimden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış bir alay gençleri direksiyon başlarına yan oturan ve topluma ters bakan görüntüler içinde “seyr-ü sefere çıkarmıştır.
      Şoförlerin ve şoför muavinlerinin genelde bekâr oluşları, kafalarını ve bedenlerini yormadan para kazanmaları, özellikle de o devirde kamyonların hem yük ve hem de insan taşımacılığında kullanılmaları –tabir caizse- “ördeklerin yolunması” (yolda binen yolculardan fahiş ücret alınması) ve bu paralardan bir bölümünün patronlardan kaçırılması (aşırılması) , şoförlük mesleğinin cazibeli olduğunun etrafa yayılmasıyla bu meslek gündemdeki parlaklığını korumuştur. Yokluk ve kıtlık dönemlerini gerilerde bırakıp harpten yeni çıkmış insanlar daha neyin ne olduğunu iyice kavrayamayan bu çocuklarını para kazanan birer kahraman görmüş ve bu günlük başarı, başarısızlıkların hızlandırılmasında temel olmuştur. Ayrıca bulgur pilavı, turşu ve pekmezle karınları dolan insanların, yol boylarındaki uğrak yerlerinde de evlerinde görmedikleri ve yiyemedikleri yiyecek ve içeceklerle karınlarını doyurmaları, dolayısıyla bu tür hizmetlerin kadın ve kızlarla sunulmaları hayatın bir oyuncak ve eğlencelerden ibaret olduğu izlenimini kazandırmıştır. Nereden biliyorsunuz derseniz: O yıllarda bizim ailemizin de maalesef “Austin” markalı kamyonumuz vardı.

       Bölge konumlu Kurugöl Köyü okullarında okuyan Kurugöl’lü çocukların temeldeki başarısızlığı işte ailenin desteği ile böylece başladı. Esasen Kurugöl’de okuyan diğer çevre köy çocuklarında da başarısızlıkların görülmemiş olması veya çok az görülmesi temel eğitimde temel esas olarak düşündürücüdür ve çok ilginçtir. Daha doğrusu diğer köy çocuklarında da mutlaka eğitimde başarısızlık varsa da bu denli çarpıcı ve trafik kazasıyla çarpılmışçasına tepetaklak boyutlarda görüntülü değildir.
      Zaman-zaman hemen herkes tarafından sorulan “Bizim köyden neden adam çıkmıyor ?” sorusunun cevabı bilimsel olarak hazır ise de; hataları insanın yüzüne vurmak, eksik ve kusurlarını görüp eleştirmek “alınların şakına balyoz etkisi yaptığından” kaytarıcı ve gönül alan cevaplarla ortam yumuşatılmaktadır. Burada bir suçluluk psikolojisi var ! Köy toplumu bunu kabullenmiyor ve herkes topu taca atıp suç ve kusuru başkalarına yüklemek istiyor... Biliyorsunuz “suç ve kusur samur kürk olmuş, moda meraklısı sosyetikler” böylesine bir giysiyi üstlerine giymemişler,derler... Maalesef toplumu böylesine alenen ilgilendiren vebali üstlenen bir babayiğit bu güne kadar anasından henüz doğmamıştır. Hemen herkes eğitimdeki başarısızlığın nedenini başkalarında aramış, topu taca atma mazeretinin rahatlığını aklınca pişkinlikle karşılamıştır. Güneş balçıkla sıvanmayacağına göre ; kimse eğri oturup doğru konuşmanın bir erdem olduğunu içine sindirememiştir. Eğer 5017 kişinin kayıtlarında tescil gördüğü nüfustan, 85 yılda kariyer eğitim bazında
bir elin parmak sayısı kadar “okumuş adam” çıkmışsa, bu durumun sebep ve sonuçları bana göre akademik anlamda doktora-mastır tezinin konusunu teşkil eder.
      Bana göre bir diğer husus da “eğitimdeki başarısızlığı pekiştirmiş ve pekleştirmiş” haklı neden özellikle şoförlerin oluşturduğu kahvehanelerde eğlencelik “kumar” vari oyunlara olan aşırı ilgidir. Zira bol ve terlemeden beleş para kazanan şoförlerle ve bunların henüz çocuk denecek yaştaki muavinlerini kahvehanelere çekmiş, böylece günümüzde sayıları her gün artan bu kahvehaneler bataklık halini almıştır. Köy merkezindeki dört kahvehaneye civar petrol ve lokantaların da eklenmesiyle görüntü cazibesi ortaya çıkmıştır. Kumar oynansa da oynanmasa da bu görüntüsüyle Kurugöl, ilimiz insanlarının belleklerine “kumar merkezi” sıfatıyla derinlik ivmesi kazandırmıştır. Bunun aksini savunmak biraz değil, fevkalâde safdillik olur bence... Kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmeyen insan gibi görünmek beni üzerse de; doğruları ve hataları görüp eleştiri hakkımı kullanmak, bize geçmişin hesabını soran yeni nesile cevap vererek, iyiyi, doğruyu ve güzeli hedef göstermektir asıl amaç...Bu toplumun içinde yaşayan aydın bir birey olarak sesim yükseliyorsa; içimi kemiren kangren olmuş hançer yarasının bana verdiği ıstırabın etkisine tepki olarak, fikirlerimi, dobra-dobra haykırmaya davet etmesinden kaynaklanmaktadır. Vicdanen müsterihim ! Kimseyle görülecek hesabım yoktur... Ancak şunun da çok iyi bilinmesini istiyorum: Birilerine şirin görünmek için ortalığı toz-pembe ve günlük-güneşlik gösteremem... Hiçbir Allah kuluna yağcılık ve yalakalık borcum da asla yoktur. Yalanın ve yanlışın kime ne faydası görülmüştür !... Belki eksiğim olabilir, belki konunun üzerine aşırı millî hislerim nedeniyle sert gitmiş olabilirim... Amma ve lâkin bu hususu benden daha iyi bilenler -varsa-bana eksiklerimi ve hatalarımı adil biçimde aktarıp anlatırlarsa, kendilerine üstün saygı duyar, hürmetlerimi eğilerek ve ezilerek arz ederim. Bu böyle biline ...
      Sözün özü: Eğitim ve Öğretimin edinilip yaygınlaştırılmasında üç ana unsur var: Aile, Çevre ve Okul...Son 100 yılda 5017 kişinin nüfus kayıtlarında tescil gördüğü Kurugöl’de yaşayan bu köylü ve bu toplumun sorumlu bir ferdi olarak bu yazılı görüşlerimle, aslında üzülerek, ezilerek ilginç bir konuya dikkat çekmeye çalıştım. Beni ve fikirlerimi beğenmeyebilirsiniz. Ne kendimi ne de onurlu bir ferdi olarak köyümü ve köylülerimi aşağılamak gibi niyetim yoktur... Eğer bir hata yapmışsam beni aşağılayın ve tüm köylülerim yücelip yükselsinler, ileri gitsinler...
      Aynı zamanda Kurugöl’deki Kütüphanelerin kurucusu olarak emeklerimin boşa çıkarıldığının acı sonuçlarını görüp, vicdanımın sesini imanımla ve ihlaslı ahlâk anlayışımla birleştirip; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, ilmiyle ışık olan adamların da gözlerinin önüne örnek olarak getirdim.
      İmamlarımız Allah’ın ilk emri “OKU !” ayetini fetva olarak açıklaya dursunlar; Atatürk’ümüz “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir !” de dese, inşallah anlatmaya çalıştıklarım “sivrisineklere saz” gibi değil, gümbür gümbür çalan “davul-zurna” gibi gelir... Dan !... Dan !... Dan !... Aslında ben az bile anlattım, siz daha çok anlayın...
      Hoşça kalınız.
                                   
Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı



(Anekdot Eklenme Tarihi:  01 Şubat 2010, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   01 Şubat 2010, Pazartesi   Saat:21:47)

EĞİTİM AİLEDEN BAŞLAR


        Her işin başı eğitim ve şart...Eğitimin temel direği ilimdir. İlmî eserler başta olmak üzere her türlü eseri basan, yaygınlaştıran medeniyet harikası icadın adı da “Matbaa”dır. Basılı eserleri büyük bir ciddiyetle ve öğrenmek saikiyle irdeleyenlere de “Okur” denir. Okuduklarını ve bildiklerini basılı eserler aracılığıyla başkalarına aktaranlara da “Yazar” denir. İlmiyle, medenî aleme ışık ve rehber olan insanlara da “Âlim” diyorlar. Ne gariptir ki biz de millet olarak galiba bunun farkındayız. İlim erbab-ı âlim adam olduğumuz sanısıyla hemen her fırsatta ve her yerde kendi beğendiğimiz sabit bir fikirle “uluorta” çıkıveririz. Özellikle de tıp, mühendislik ve dinî konularda ilim üstüne ahkâm kesip felsefî görüşlerimizi –tabir caizse- “karşımızdakinin ümüğüne çökerek” bağıra -çağıra kabul ettiririz. Pek çok kez fikirlerimizin doğru olduğunu sanıyor, kendimizi anlayıp yine kendimizi aldattığımızın farkında bile olamıyoruz. İnsanın içindeki kibir, kendini küçük göstermemek için “cehalet cüreti” esiri olup daha da komikleşmektedir. Elbette ilmiyle, irfanıyla, bilgi birikimiyle, izanıyla yaşam sürenler işin aslını-astarını bildiklerinden karşısındakileri zorlamazlar ve susarlar.
           Bizim ülkemize matbaa tam üç asır sonra girmiş. Padişahlar,entrikalarla, yalan- dolanlarla bir takım çıkarcılar tarafından ikna edilerek aldatılmış ve medeniyetin bütün insanlara ulaştırılması “Bu bir gavûr icadıdır !” kullanılması “dinimizce sakıncalı” dır , denilerek engellenmiş ... Ta ki İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaaya “Dinî kitaplar hariç olmak üzere” diğer yayınlara da “Sansür” esası uygulanarak basılmalarına izin verilmiştir. İzin verilmesine verilmiş de millet olarak biz bu kitapları okumayı ve içindeki bilgileri, ilim adına “eksiğimizi telâfi etmek için” ihtiyaç hissediyor muyuz ? Ülkemizin nüfus sayısına göre sarfedilen kâğıt miktarı ile basılan kitap sayıları “okumaz-yazmaz millet” olduğumuzun kanıtıdır.
        Okumaz-yazmaz olduğumuzun yüzümüze vurulması halinde de kitapların çok pahalı olduğunu bahane ederiz. Her gün alıp içerek kendimizi ve çevremizdekileri rahatsız ettiğimiz, “dumanını yele, parasını ele” verdiğimiz bir paket sigaranın fiyatından da daha ucuza satılan kitaplar var. Alıyor muyuz bu kitapları ki fiyatları hakkında fikir üretiyoruz ? İster köyde, ister şehirde ikamet edelim: Çarşıya – pazara indiğimizde her şeyi aldığımız halde, kaçımız koltuğumuzun altına bir tane günlük gazete veya dergi sıkıştırıyoruz ?
        Birilerini taklit esasına göre öğrenmek, eğitimde işin başıdır: Buna eğitim diliyle “Usta-çırak ilişkisi” denir. Bir ailede “Usta”nın “ana” ve ikinci sırada da “baba”, çırakların da ailenin diğer fertleri olduklarını iyi biliriz. Bu görüşün aksi zaten savunulamaz... Özellikle ailede “ana” kraliçe ve aynı zamanda aile içi eğitimde “Başöğretmen” dir. Çocuğuna her şeyi ilk defa öğreten, dili nakış-nakış işleyen de “ana”dır. Bunun için ilk öğrenilen dile “Ana Dili” diyoruz. Topu taça atmak için babalar kendilerine bu sözümden pay çıkarmasınlar, ama eğitimini iyi almış, bilgili ve kültürlü bir “ana”nın yetiştirdiği çocuk ile ev içinde yaptığı hizmetlerle ülke muasır medeniyeti yakalar ve dolayısıyla aile bu çizgi doğrultusunda olması gereken yerde olur. Hiç “Bilenle bilmeyen bir olur mu ?” veciz sözü bilgi birikimli bir ana için söylenmiş gibidir.
        Fransızlar : “Hiç bir şey okumayanlar, hiç bir şey değildir.” derler...Biz de de bunun tersi gibi galiba... Zira, hiçbir bir şey okumasa bile – o konudaki fikri sorulsa da, sorulmasa da- yine her şeyi en iyi ve en doğru o bilir... Çünkü dediği dediktir. Bir yeriniz mi yaralandı; böylelerinin merhemleri cebindedir. Alıp sürünüz yaralarınıza ve kellerinize... “Ben kullandım,yan etkisini görmedim.” yanıtını alırsanız, sakın sağlık konusunda itiraz etmeyin... Ev mi inşa ettireceksiniz ? Mimarlardan mühendislerden müşavirlik bilgileri edinmeye çalışmayın... Sakın ha ... O kıymetli vaktinizi boşa harcamayın...Hemen yakınınızdaki ve yanı başınızdaki “üstad” hiçbir ücret almadan aklının en şahanesini , en donanımlı, en fevkalâdesini “emrinize amadeye hazır”dır.
Din ve siyaset hususunda da bir ilim eksiğinizin olduğunu hissetmeye görsün; alimallah ağzınızın payını verir, yedi ceddinize kehanette şapka çıkartır. Dört mezhebe göre verilen fetvaları bu güne kadar maalesef “makam-ı âlî” nin vetosunu yememiştir. Gen sorularla düşürülemeyen Hükûmeti ve hattâ Sayın Cumhurbaşkanını “Al aşağı” etmek mi istiyorsunuz , biraz sonra ve bir anda tepetaklak ettiğini kanıtlasın bizim şu “çok bilmiş” diplomasızımız... Sakın ola ki, eğitim kariyerini ve bu güne kadar hangi kitapları okuduğu hakkında ayrıntı sormayın !... Zat-ı şahaneleri “Üniversite” den değil; hayat tecrübesiyle Kırşehir sanayii esnaflarından “Enver Usta’nın rahle-î tedris”inden geçtiğini büyük bir kıvançla söyleyecektir. Çok okuduğundan öğünerek bahseder de, okuduğu eserlerin adlarını kaynak gösteremez. Çünkü mazeretini haklı göstermek için, -Kırşehirli deyimiyle demem gerekirse-o “dümüksüzleşmiş”tir artık...
           Sözün özü: Haklarını bir türlü ödeyemediğimiz analarımız... Allah ilk emriyle “Oku”   diyor. Hz.Ali (R.A.) okuyanlardan bahisle “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum !” buyuruyor ... “Cennet anaların ayaklarının altındadır !” sözüyle müjdelenen sevgili analarımız ! Eğitime önce evdekileri okutarak, kitap sevgisini ve kitap okuma alışkanlığını kazandırmalısınız. Her işin başı ve eğitimin temel taşı sensin... Çevreye ve kendisine çok fazlaca bağlanıp umut beslediğin “Okul” bile senin ailene verdiklerinden hiç birisini veremez... İlmini inci taneleri gibi işle !.. “Eğitimdeki eksiğini tespit ederek, müfredatın dışına bir türlü çıkamayan “Okul” a ve bu hususta duyarsız kalan çevrene hesap sor ! Kendine inan ve çok güven...Çünkü ben sana inanıyor ve çook güveniyorum... Unutma emi !   Ellerinizden üstün saygıyla öpüyorum...
       Hoşça kalınız.           
     

Duran ERDOĞAN
Kırşehir Anekdotları Yazarı


(Anekdot Eklenme Tarihi:  24 Kasım 2009, Salı)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   23 Aralık 2009, Çarşamba   Saat:23:17)

DURAN ERDOĞAN’A MEKTUP


DURAN KURUGÖL’DEN BİR MEKTUP GELDİ,
KÖR DURSUN DÜNYADAN GÖÇTÜ DİYORLAR!
ÜZÜLDÜM , ACISI KALBİMİ DELDİ,
İYİYDİ CENNETE UÇTU DİYORLAR !

ÇOK ŞEYLER YAZILMIŞ KÖY HAVASINDAN,
LEYLEKLER GÖÇ ETMİŞ HEP YUVASINDAN,
İYİ İNSANLARIN HOŞ DUASINDAN,
BULUTLAR GÖZ YAŞI SAÇTI DİYORLAR !

ECEL ALMIŞ GİTMİŞ DAYIM HAMİT’İ,
İSTİKLÂL GAZİSİ KOÇAK YİĞİTİ,
VERİRDİ HERKESE GÜZEL ÖĞÜDÜ,
ÜÇ KIZA BİN YARA AÇTI DİYORLAR !

VAHAPOĞLU SAİT, MUSTAFA HANİ,
EĞİTMEN OSMAN’LA OLMUŞLAR FANİ,
HACI SAİT’İN DE SÖYLENİR ŞANI,
HOCALAR BOL KEFEN BİÇTİ DİYORLAR !

COHU DAYI YİNE DEVE OYNATMIŞ,
EVMEZ’LER AYŞE’Yİ KARKIN’A SATMIŞ,
HURŞUT ENİŞTEMİZ BOSTANDA YATMIŞ,
ORASINI MEKÂN SEÇTİ DİYORLAR !

KUMAR OYNANIRMIŞ BAZI EVLERDE,
BU KUMAR HERKESİ DÜŞÜRÜR DERDE ,
İNSANLAR İŞİNDE OLACAK YERDE,
OYSA OYNANMASI SUÇTU DİYORLAR !

BOLCA PANCAR EKİLİRMİŞ BU SENE,
KIRKPINAR’A KONMUŞ BİR ÇOK ÇİNGENE,
SELÂMLAR BU GÜNE,DUALAR DÜNE,
AYÇİÇEK BAŞLARDA TAÇTI DİYORLAR !

KADASTRODAN GEÇMİŞ BÜTÜN TARLALAR,
BU NEDENLE SONA ERMİŞ KAVGALAR,
ZARARINDAN VURULURMUŞ KARGALAR,
KALANLAR YURT BULUP KAÇTI DİYORLAR !

AMCAM İBİŞ İÇTEN DUYARMIŞ HAZZI,
ONU ÇOK ESKİTMİŞ KARANIYAZI;
BİR TEK ÜMÜŞ’ÜNE GEÇERMİŞ NAZI,
İKİSİ DE KONUP GÖÇTÜ DİYORLAR !

İZİNLİYMİŞ ALAMAN’A GİDENLER,
ŞİMDİ DİMDİK İMİŞ EĞRİ BEDENLER,
DEMET DEMET MARKLAR EVLERİ ŞENLER,
FAKİRLİK BİR YIKIM, HİÇTİ DİYORLAR !

ÜZÜNTÜMÜZ, ÖLMÜŞ YİĞİT ESE’MİZ,
NE YARAR DOPDOLU OLSA KESEMİZ,
GENÇTİ, ÇOCUKLUYDU, BUDUR TASAMIZ,
BACANAK ALKANIN SAÇTI DİYORLAR !

KURUGÖL TÜM KAYNAK GEL DE BİR SU İÇ,
SULARI EDİYOR İNSANI DİPDİNÇ,
DAMLAR ÇATI OLMUŞ BU DA BİR SEVİNÇ,
TURNASI KATARLI GEÇTİ DİYORLAR !

ALİ RIZA YİNE BUĞDAY ALIRMIŞ,
AYA GİDENLERİ HERKES BİLİRMİŞ,
MEKTUP KÖYE BİR HAFTADA GELİRMİŞ,
POSTACI BUZ AYRAN İÇTİ DİYORLAR !

NE ŞEKER ADAMDI KÜÇÜK MUSTAFA,
HER İLMÎ ŞEYLERE YORARDI KAFA,
ECEL GELİP ALDI SÜRERKEN SEFA,
AİLEDE HUZUR KAÇTI DİYORLAR !

BABAM HASAN BU YIL BOL BUĞDAY EKMİŞ,
KARA TOSUNLARLA HARMANA ÇEKMİŞ,
BUĞDAY BOL ÇIKINCA HALAYLAR ÇEKMİŞ,
ÇİFTÇİLİĞİ İLKE SEÇTİ DİYORLAR !

KARA ÇAVUŞ YİĞİT ÇAVUŞTU HANİ,
BU ADLA KÖYÜNDE YAYILDI ÜNÜ,
KARA TOPRAK ÖRTTÜ O GÜL YÜZÜNÜ,
OYSA DAHA GENÇTİ, DİNÇTİ DİYORLAR !

ALİ’Yİ EVERMİŞ BİZİM KÖR DURAN,
GİRİŞİMLİ İDİ,YARALAR SARAN,
İLKOKUL YAPILMIŞ, YAPILMIŞ TÖREN,
BUNLAR KÖYÜMÜZE GÜÇTÜ DİYORLAR !

MUHACİR MUSTAFA HOŞ EZAN DERMİŞ,
HACI SOFU KONUĞU ÇOK SEVERMİŞ,
DERVİŞ HOCA HEP DOĞRUYU GÖSTERMİŞ,
ÖMÜRLERİ BÖYLE GEÇTİ DİYORLAR !

HACI GAGA GÜLDANE’YLE EVLENMİŞ,
YUSUF ŞEKER AVDA PEK ÇOK AVLANMIŞ,
KÖY BOĞASI YEMİŞ YEMİŞ TAVLANMIŞ,
ETİNİ KASAPLAR BİÇTİ DİYORLAR !

HALİL ÇAVUŞ HOVARDACA DAVRANIR,
KOCUK HÜSEYİN’İ HERKESLER TANIR,
BAYRAM KÖKSAL KURUGÖL’E BİR ONUR,
HOCA ONA DA İP ÖLÇTÜ DİYORLAR !

DURAN, SEN NASILSIN İŞLER İYİ Mİ?
SEVİP OKŞAR MISIN HAKAN BEYİMİ,
İŞTE BÖYLE DİLLENDİRDİM KÖYÜMÜ,
HALK TÜM EKİNLERİ BİÇTİ DİYORLAR !

VAHİDİ ÖZETLER OLAYLAR BÖYLE,
GECEM KÖY İLEDİR GÜNDÜZÜM KÖYLE,
ORADA DOSTLARA BİN SELÂM EYLE,
DOSTLARLA BULUŞMAK TAÇTI DİYORLAR !


(Anekdot Eklenme Tarihi:  24 Eylül 2009, Perşembe)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   24 Eylül 2009, Perşembe   Saat:11:39)
Anekdot Hakkında Bilgi:

      Sevgili öğretmenim Kurugöllü H.Vahit Bulut (Aşık Vahidi) bana evvelce aşağıdaki dizelerden oluşan mektubunu yollamıştı. Söz konusu mektup Kırşehir Ahi Tv.deki “Kültürümüzün 40 Pınarları” programında da okunmuştu. Pek çok ödülün sahibi, usta şair ve ozan Öğretmenim bu defa Mucur’da yayımlanan 22 ve 25 Haziran 2009 tarihli Dağdelen Gazetesinde aynı mektubu yayınlayıp, yinelemiştir.
      Söz konusu mektup içeriği, edebî değeri ve Kurugöl Köyünün kültürünün dününü bu günlere taşıması bakımından çok önemli...Siz değerli okurlarımla yorumsuz olarak paylaşmak istedim. Saygılarımla efendim...                                                                            
Duran ERDOĞAN
Mucur Anekdotları Yazarı
e-Posta: duranerdogan1947@hotmail.com    

KIRŞEHİR’Lİ AŞIK SELAMİ ERDEMİR


      O her ne kadar 30 Ekim 1954 tarihinde Mucur ilçemizin Kurugöl Köyü’nde doğmuş ise de; gençlik yıllarını ve iş hayatını Belçika’da geçirdiği için, kendisini kimse tanımıyor sanıyordum. Oysa internette yaptığım site gezilerimde pek çok yerde adını, yazdıklarını ve fotoğraflarını gördüm. Gönül gözümle, gördüklerimden büyük bir keyif alarak mutlu oldum.
      Yaz tatilini geçirmek üzere   Türkiye’ye geldiğinde, yazdıklarını bana gösterip: “Duran Abi, şiirlerimi, yazar perspektifinden incelemeni istiyorum” dediğinde ise; sevinçten adeta uçtum...Doğrusu, yazdıklarını incelediğimde, şairlik ve ozanlık yönüyle bu güne kadar ortalıkta pek görünmeyişine hiç anlam veremedim...
       Taa küçüklüğünden beri saza meraklı olduğunu, saz çaldığını iyi biliyordum. Ne yalan söyleyim: Edep gereği, yanımda çalıp –söylemediğini sanıyordum. Tevazû dolu, sevecen oluşuyla eşdeğerliğini birleştirip, gönül dostu insanlar arasındaki haklı yerinin nirengi noktasını cümle aleme gösterme zamanının ancak geldiği kanaatine vardığını sanıyorum. Oysa, içindeki ozanlık duygusunun ve gönül adamlığı sıfatının kibirle birleşip gururunun kendisini şişkin göstermesinden korktuğu kanaatini de edindim.
        Şimdi artık, ortalıkta görünme kararlılığını tüm tutum ve davranışlarıyla belli ediyordu. Haklıydı, çünkü “iyi biliyordu ki, durduk yerde hiç kimse kimseyi keşfetmiyor”; herkes kendisinin ‘özelliklerini ve güzelliklerini’ ortaya koyduğu zaman tanınıyordu. Öyle ya Selami de durumun farkına varmış: Ozanlık yönünü tüm medenî âleme duyurma zamanının geldiğini anlamıştı...
        Kısacası; bana göre Selami “Hamdı, yandı, pişti !” ve   özellikle Kırşehir halk kültürünün, daha doğrusu evrensel kültürümüzün basamaklarını birer – birer tırmanarak zirveye oturdu... Aslında abartmıyor, gören gönül gözümle, kendisinin Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Mahzunî Şerif, Aşık Said, Aşık Hasan Nebioğlu, Neşet Ertaş ...gibi ozanlar arasındaki yerini alacağına şimdi iyice inanıyorum. Çalıp söyleme ustalığının yanında,şiirlerinde kültürel konulara yer vermesi, aşk, tabiat, güzellik gibi konularla birlikte, halkı ve Hakk’ı işlemesi, bana göre kendisini evrenselliğe götüren başarılı adımdır. İşlediği konulara gösterdiği özen, aşığımızın çağdaşlığını ortaya koyduğu gibi, gelenekten- yeniliğe giden sağlam zeminli yolda, daha şimdiden hedef kitleye ulaştığını gösteriyor.
      Şiirlerinde hece veznini kullanması, deyim ve yöresel tanımlara yer vermesi, eserlerinin kalıcılığının teminatıdır. Kitabını okuduğunuzda Kırşehir’imizin ozanları arasındaki haklı yerini görüp, bestelenmiş ve bazı sanatçılar tarafından seslendirilmiş türkülerinin dilden- dile dolaşmasıyla, gerçekten kültürümüz adına gururlanacağınızdan eminim... Hem çalıp, hem söyleyen usta görüntüsüyle ve hem de eserlerinin içeriğinin duygu yüklü ,sevgi özlü oluşu nedeniyle, okuyanların ve dikkatle dinleyenlerin hafızalarında derin izler bırakacağının sinyallerini verdiğine tanık oldum.     Söz ve melodilerin uyumuna uzman dikkatiyle ve usta gözüyle bakıldığında - tadı damaklarda kalan bal ve yemekler gibi - okuyanların ve dinleyenlerin beyinleri mükemmellikle dolup, nostalji yaşanacaktır. Bundan asla kuşkum yoktur.
       Aşık Selami’nin konuları, sosyal içerikli olayları inceleme, irdeleme, yorumlama gibi özellikleri değerlendirildiğinde; kendisinin - nev-î şahsına münhasır – çok özel birisi olduğunu, su-î zan karakterli, karamsar birisi olmadığını, ancak - maalesef - kadere ve kedere teslim olduğunu yazdıklarından açıkça görüyoruz Fakat evrene bakışındaki güzîde güzel özellikler hassasiyetle değerlendirildiğinde; başarısına tanıklık etmek, ulaştığı ozanlık hedefinde “ivme” kazandığının izidir, diyerek hakkını böylece teslim etmek istiyorum.
        Sözün Özü: Bir insanın kendisini geliştirmesini, güzelleştirmesini, emek ürünü eserini topluma sunmasını düşünen varlığın erdemi olarak görüyor; bu itibarla çağdaş duygu ve düşüncelerle donanımlı aşığımız Selami’yi “kültürümüzün 40 pınarları” mertebesinde değerlendiriyorum. Büyüklerimizin, öldükten sonra unutulmak istemiyorsanız; “ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yapın” veciz sözünü, sevgili aşığımızın kendisine prensip edinerek özümsediğinin kanaatini taşıyorum.
        Ortaya konulan eserin, konulacakların teminatı olacağına inancımı, hiç de abartılı bulmuyorum...Arz etmeye çalıştığım bu görüşlerimin tüm gönül dostlarınca paylaşıldığını, belleklerde “pekişip – perçinlendiğini” yazarlık sıfatımla bağdaştırınca; naçizane görevimi yerine getirmenin huzuruyla, bu hususta kendimi vicdanen müsterih sayıyorum.
        Ufkun gibi,yolun açık, ömrün uzun ve ölümsüz eserlerinle başarın daim olsun sevgili Selami Erdemir kardeşim...
                                                                          

Duran ERDOĞAN
Kurugöl Anekdotları Yazarı



(Anekdot Eklenme Tarihi:  27 Temmuz 2009, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

ÖĞRETMEN


        Açılan bir sınavı kazanarak Millî Eğitim Bakanlığı Meslekî ve Teknik Öğretim İşletme ve Donatım Genel Müdürlüğüne 1968 yılında memur olarak atandım. Henüz 21 yaşında idim. Benim dairem o yıl faaliyete geçen yeni binanın 5. kat A Blokta idi. Aynı katın B ve C Bloklarında ise İlköğretim Genel Müdürlüğü vardı. Benim görev yaptığım Daire genelde Teknik Öğretim Okullarının demirbaş ihtiyaçlarını karşılardı. Önceden tespit edilen donatım ihtiyaçları okullara nakliyat şirketlerince gönderilirdi. Bu nedenle Okul Yöneticileri Bakanlık kapısında ender görülürdü. Fakat Komşumuz İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün atama ve nakiller dolayısıyla özellikle öğretim yılı başlarında pek çok ziyaretçisi olurdu. Bakanlıkta göreve başladığımı bu arada duyanlar beni de ziyaret ederlerdi.
        Günlerden bir gün birkaç köylü hemşehrim ziyaretime gelmişti. O yıllarda kitle iletişim araçları şimdiki gibi yaygın değil, ulaşım da zordu. Havadisleri gelip giden ziyaretçilerden veya mektupla öğrenirdik. Öleni-kalanı, askere gideni, gelmeyeni, evleneni, ev yapanı, kaçanı, göçeni öğrenip sıla hasretini giderirdik.
       Ziyaretime gelen her köylüme, bizim köye yeni tayin olan öğretmenin kim olduğunu hem bir hemşehri ve hem de bir Bakanlık mensubu olarak merak saikiyle sordum da sordum. Köylülerimden birisinin şu sözlerini hiç unutmuyo rum: “ Haa, şu yeni gelen muallimi mi soruyon? İyi... İyi.. Mektebin kavağını, söğüdünü iyi sulayıp, bahıyo... Ata, eşşeğe kemirtmiyo... Köylünün tavuğunu, culluğunu mektebin bahçasına sohmuyo...En iyi tarafı da .böyüğünen böyük, güççüğünen güççük... Heç gönül, kibir yok !”
        Bizleri dinleyen yılların deneyimli yöneticisi çok değerli Müdürüm ister istemez söze karıştı:
        “ Duran Bey, demek ki biz Bakanlık olarak sizin köye eğitim neferi öğretmen değil; çok iyi bir bekçi, işinin ehli bir bahçıvan; mantık, felsefe, psikoloji , pedagoji ve sosyolojiyi beynine sindirememiş birisini atamışız...!”
        O yıllarda henüz çiçeği burnunda, daha neyin ne olduğunu iyi kavrayama-mış ve Müdürümün arz etmeye çalıştığı gerekli mesajı çözememiş ortaokul mezunu bir memurdum. İyi eğitimci, iyi öğretmen olabilmenin özellikleri nelerdir, pek bilmiyordum. Köylümün övgüsüne sevindim; müdürümün yergisine de üzüldüm... İkisinin arasındaki görüş farkını çözümlemekten aciz olduğumu anlayamamıştım.
        Vaktiyle 45 günde okul bitirip “öğretmenlik yapabilir” diploması alanlar için o günün muhalefet liderlerinden Süleyman Demirel “45 günde kabak bile yetişmiyor; siz bunları nasıl yetiştirdiniz ?” demişti de katıla katıla bu söze gülmüş “Şov yapıyor” diye alay etmiştik.
          Köylümün bundan 41 sene önce tarif edip öve öve bitiremediği o malûm öğretmen şimdilerde “yılın öğretmeni” seçilmiştir..! Dosyası “üstün başarı” belgeleriyle dolup taşmıştır...! Belki emekliye ayrılmış, belki de ölmüştür, kim bilir ? Geçenlerde kendi köyümün bir başarı grafiğini incelediğimde bizim köyden kariyer eğitim bazında ancak bir elin parmak sayısı kadar adam çıktığını görünce, anladım “Vehbi’nin kerrâkesini...” ve çok üzüldüm... Bakanlıktaki müdürümün kulaklarını çınlattım ve haklı söze bir şey diyememenin de ezilmişliğini bir kez daha yaşadım.      
        Bizim köyümüz Kurugöl tam 300 hane ve köyümüzde üç tane okul vardı. Köyümüze okul yapılalı 85 yıl olmuş... Ben bu okulların hemen hepsinde okudum. Şimdi pratik, basit ve kabaca bir hesap yapalım... Okuyanlar arasında her yıl bir adam çıksaydı; şimdi 85 adamımız olurdu... Şayet her evden birer tane adam çıkmış olsaydı; şimdi tamı-tamına 300 tane kaliteli ve kariyerli adamımız olurdu ki, bu kadar mükemmel adam değil Türkiye’miz, Dünya’yı yönetirdi... Son 100 yılda bizim köyden 5017 nüfus hareketi olmuş: Yani bizim köyün nüfus kayıtlarında doğum, ölüm, evlenme, nakil vs. gibi nedenlerden dolayı girip çıkmış bu kadar nüfustan tamı tamına bir elin parmağının sayısı kadar kariyer eğitimli adam çıkmışsa, 85 yıldır eğitim veren, üstelik “Bölge Okulu” hüviyetindeki okulun başarısından matematiğim zayıf olduğu için ancak bu kadar sonuç çıkarabildim. Matematiği güçlü olanlar, eğitim kariyeri , ilmi yüksek olanlar 85 yıldaki öğrenci sayısının ne kadar olduğunu, başarı net sayısının % 96 olduğunu ve eğitim zayiatının da % 4 olduğunu benden daha iyi bilirler... Kesin neticeyi umarım yüz akıyla hesaplayıp sonucu kamuoyuyla paylaşırlar...
           Sözün özü:Evlâdım Duran Erdoğan , çok konuşma ! Bir gün sana da -kendini adam sanan ve sayanlar- “ Sen kimsin ? Sıfatın ne ? Kaliten, kariyerin, kişiliğin, kimliğin nedir ? Kaç paralık adamsın da bir de hesap sorup cart-curt ediyorsun ? İşte kapı, defol ! Çık lan dışarı !” deyiverirler... Nene gerek elin üç-beş keçisi, koyunu... Uyuyanları uyandırınca sanki Köy Meydanına heykelini mi dikecekler ? Aklın varsa kendine kullan, kendine...!
             Hoşça kalınız.



(Anekdot Eklenme Tarihi:  15 Haziran 2009, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KÖY ODASI


      Köy kültüründe ‘Köy Odası’nın önemi büyük...Bu yazımda ‘Köy Odası’nın kültürümüzdeki yerini ve güzelliklerini vurgulamaya çalışacağım. Bu odalar genelde bir mabeyin ve bir oturma odasında meydana gelmektedir. Yöremizde bu odalara aynı zamanda Haricî, Dışarı veya ‘Köy Misafir Odası’ da denir. Bizim köyün insanları özellikle kış aylarında bu odalarda toplanıp muhabbet ederlerdi.

       Bizim de böyle bir odamız vardı ve müdavimleri de köy ahalisinden komşularımız Yakup Hoca, Derviş Hoca, Ahmet Çavuş, Cavit Çavuş, Halil Çavuş, Akif emmi, Abidin emmi, Hacı Hasan Usta, Gıcık Üssüyün, Poşulu Memmet, Çöllo Hasan, Çoban Pulus, Hontuş Omar , Bakırcı Ahmet, Fos Ali ile ara sıra oturmaya gelen diğer orta yaşlılar...Söz düştükçe, konular edep içinde ‘ballandıra-ballandıra’ hikâye edilerek anlatılır. Gençler daha ziyade dinleyici konumundadır ve ellerini göğüslerine koymak suretiyle,ihtiyarlara hizmet ederler. İhtiyarlar Odanın ‘baş köşe’ denen yerinde, gençler de büyüklerine saygı gereği kapı ağzındaki ‘tahtabaş’ diye adlandırılan kısımda otururlardı.

      Bu odalarda, köye gelen deşirici (dilenci), çerçi, tahsildar, mübaşir denen postacı ile sair yabancılar ‘Tanrı misafiri’ olarak yatılı kalırlar. Komşu köylerdeki lâfazan gönül dostu kişilerle, yöre de şöhretli destan satan aşıklar, halk ozanları da bu odalarda misafir olarak günlerce kaldıklarından, kültür doyasıya yaşanırdı.

      Uzun kış mevsimlerinin bol ayazlı geçen günlerinde kültürel   muhabbetin olmadığı gün ve gece hemen hemen yok gibidir. Buradaki muhabbetlerden atılan kahkahalar, bence, maşrapa dolusu Kırşehir pekmezi içilmişçesine odadakilerin hem içlerini ısıtır ve hem de ağızlarını tatlandırırdı kanısındayım.

      Kitaplardan da bazı bölümlerin okunduğu olurdu: Kerbelâ Vak’ası;   Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Hz.Hanefi Cenkleri; Kerem ile Aslı, Leylâ ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin hikâyeleri burada kıraat edilen kitaplardan bazıları... Şayet okunacak kitap çok uzun ve hemen bitmeyecek ise, arkası yarın okunurdu. Pilli- batarya’yla çalışan radyodan ‘Ajans Saatleri’nde okunan haberleri,o anda mevcut oda cemaati sessizce dinler, ajans bitince ‘radyo’ kapatılır, memleket mes’eleleri yorumlanır. Ola ki yeni bir taş plak çıkmış ise, oda sahibi, gramofondan odadaki sakinlerine taş plağı dinletmekten büyük keyif alır ve kültürel mutluluk böylece birlikte paylaşılırdı.

      Çoğu zaman Köy yaşam kültürüne ilişkin yenilikler kıyasıya tartışılır,örf ve âdette birlik ve beraberlik hemen hayata geçirilir. Alınan kararlar yazılı bir belgeye bağlı olmaz, ama bu kararlar radikaldir ve   içeriği günlük yaşamdaki hususları kapsar. Örneğin: Düğün günlerinin azaltılıp, çoğaltılması;başlık parasının, zır-zop yolunun kaldırılması; sonradan görme sülâle ve bazı zenginlerin ‘el gördülük gösteriş ve cakalarının’ örf ve âdete girişindeki yanlışlığa dikkat çekilirdi. Mahkemeye intikal etsin ya da etmesin
bir takım sorunlara çözüm bulunur ve dargınlıklara son verilerek, mağduriyetler önlenirdi. Yeni çeşmelerin çıkartılması, mezarlığın bakımının sağlanması, yeniliklerin top yekûn hayata geçirilmesinin   yanı sıra,üretimdeki yenilikler değerlendirilir ve tüketimdeki israflar da konuşulurdu... Tarım ve Hayvancılık dahil, yani akla gelen her şeye gündemde yer var...

       Bazen değişik atışma ve yarışma yapılırdı. Sıra ile türkü söylenmesi,iddiaya girilmesi, zekâ geliştiren oyunlar ve bilmeceler sorulması, Saatli Maarif Takvimi’nin koparılan yapraklarından fıkraların okunması, saya gezme gecelerinin canlandırılması, avcılık ve askerlik hatıralarının anlatılması, hem bilgileri canlandırıp taze tutar hem de sıladan gurbete çıkılmışçasına mutluluk verirdi...Geleneklerin yaşanması ve yaşatılması böylece canlı canlı belleklere kazınırdı. Genelde yatsı namazına camiye gidenler odaya tekrar dönmezler; odadakiler de ondört numaralı lâmbadaki gazyağı bitince, cemaatten birisi: “Yandı gaz, bitti söz, kalkın gidin siz, yatacağız biz’ dedirtmeyelim, der; birbirlerine ‘hayırlı geceler’ temenni edilir,bu tekerlemeyle gecenin dağılma zamanı vurgulanırdı.

      Dedi kodu, olmaz olur mu? Hemen her şeyin konuşulduğu ortamda, büyükler ‘lâf lâfı açar, lâf çoğa kaçar, çok lâf yalansız, köy odası tabakasız,dumansız olmaz’ derlerdi... Köylülere “Çarıklı Erkân-ı Harp” diyenler, bence yerinde iyi bir lâf etmişler...Çünkü, köyünden dışarıya, yani gurbete çıkmamış olsa da, o konuda ihtisas sahibi bilgili birisi olmasa da, bazıları illâ ki‘dediğim dediktir !’ deyip, inatlaşarak iddiasını sürdürür. Bile bile yalanı ve yanlışı savunanlar tartışmayı başka boyutlara çekerlerdi. Demek ki atalar: “Esnafı hayırsız evlât, köylüyü kuru inat batırır” veciz sözünü söylerken fantezi yapmamış...İyiye, doğruya, güzele ve başarıya giden yol hedef gösterilirken; özellikle köy kökenlilerin ‘kötü geçmişten ders alıp, iyi gelecekte mutlu ve mükemmel yaşamaları’ amaçlanmış...Elbette,aklı başındakilerin ‘musibetlerin, altın kıymetinde birer nasihat olduğunu’ anlamış olmaları ve kıssadaki hisseyi kavrayıp, ileriyi görmeleri şart...Bilen için, zaten hayat tecrübedir !..

      Teknolojinin gelişmesi, ulaşımın kolaylaşması, uzakları yakınlaştırmış ve yolları kısaltmıştır... Böylece Köy kültüründeki ‘olmazsa - olmazlardan’ birisi olan ‘Köy Odası’da 1970’ler den sonra mazi olup, anılarda kalmıştır...            
Misafirperverlik kaybolmuş ve hayatımızdaki o güzîde, güzelim kültürel değerlerimiz de, evlerimize, yatak odalarımıza kadar giren televizyon gibi medeniyet harikası cihazlar sayesinde erozyona uğramıştır. Muhafazakâr çizgi geçilmiş,millî ve manevî güzel özelliklerimiz birer birer yıkılmış ; bunun yerine evrensel örf ve âdetler yaşantımızda yer almıştır. Örneğin: Başta dilimiz ve dinimiz olmak üzere, asil kültürümüz yozlaştırılıp,bozulmuştur...

       Yıl : 2008...Takvimin yaprakları artık yılın son günlerini gösteriyor. Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, “Köy Odası” geleneğini görüp bu odada bizzat yaşamış Kurugöl’lü bir köy çocuğu olarak; çocukluğumun aklımda kalan ve bu gün kaybolan kültürel değerlerimizden derlediğim bir nostaljinin yorumlanışı idi...Hafızam beni yanıltmış da olabilir... Varını veren utanmamış ! Sürçü lisan ettimse, aff’ola diyorum. Adım Hıdır, elimden gelen budur...


(Anekdot Eklenme Tarihi:  10 Ekim 2008, Cuma)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:      Saat:)

KARA SEZAİ (SEZAİ YILDIRIM’IN TA KENDİSİDİR)


      Ben O’nu tanıdığımda duvar-duvara komşu idik. Genelde siyah ve koyu renkli giysileri tercih ederek; şık,temiz,giyiminde dikkatli ve model seçmedeki titizliğiyle hafızalarda yer etmiştir. Kibar ve düzgün cümlelerle karşısındakilerle –tabir caizse- ‘karıncayı ezmeden’ şiir okur gibi sohbet ederdi... Küçük çocuklarla veya büyükleriyle sohbet ettiğinde mutlaka “cığım”lı sözcükler kullanırdı. Örneğin karşısındakinin kişiliği, yaşı ne olursa olsun; “ağabeyciğim, ablacığım,yavrucuğum, yengeciğim...” gibi iltifat içerikli kelimelerle tevazu gösterir, bu davranış biçimi saygınlığını pekiştirirdi. Fiziki esmer görüntüsünden dolayı, Kurugöllü’ler de “Kara” sıfatını ad vermek suretiyle,      
kendisini bu unvanla taçlandırmışlardır. Kısacası, ten rengi yani dışı kara ise de; içi, kalbi, gönlü,ruhu, ana sütü gibi ‘ak’ ve temiz idi komşumun...

      Kara Sezai 6 yaşındayken annesi Halise’yi, 7. yaşına gelince de babası İbrahim’i kaybeder ve yetim kalır... Halası Hava’nın ve sair konu-komşunun sahiplenmeleriyle işte böylece büyür... Küçüklüğünde çobanların yanında şelteklik yapmış, henüz bu yaşlarda ayakta kalmanın ve başarılı olabilmenin yollarını öğrenmiştir. Zeki ve çalışkanlığı sayesinde de Ankara 2. Erkek Sanat Okulu’nun ‘ Leyl-i meccani’ (parasız yatılı) sınavını kazanarak, öğreniminin bir bölümünü Başkent Ankara’da tamamlar...Askerliğini bitirdikden sonra yeniden Kurugöl’e döner. Öncelikle bizim evimizin yanına evini yapar, dediğim gibi duvar-duvara komşuluğumuz bu minval üzere başlar... Kırşehir’li Sevim’le evlenerek aile düzenini kurar. Ancak ne var ki, Sevim’le mutluluğu yakalayamaz ve 1973 yılında boşanırlar. Sevim’le evliliklerinden Ali, İbrahim ve Ramazan ile annesinin adını koyduğu Halise olmak üzere dört çocuğu olur.

      Komşum Kara Sezai, ikinci evliliğini de Bala ilçesinin Çavuşlu Köyünden Azime hanımla yapar. Bu ikinci evliliğinden çocukları olmamasına rağmen, şansı yaver gider ve mükemmel mutluluğu yakalar. Azime hanımla birlikte ömrünün büyük bir kısmını yurt dışında geçiren Kara Sezai emekliye ayrıldıktan sonra oldukça lüks bir ev yaparak yeniden Kurugöl’e yerleşir. Hakk’ın huzuruna yürüdüğü 11.09.1998 tarihine kadar ‘gönül tahtımın taçsız imparatoriçesi’ dediği eşi Azime hanımla mütevazi yaşantısını huzur içinde geçirir. Azime hanım, Sevim’den olan çocukları dışlamaz, onlara üvey ana olduğunu asla hissettirmez ; dolayısıyla çocuklar da Azime hanıma hürmette kusur etmeyerek örnek ve mutlu aile profili çizerler...

      Kara Sezai okumayı ve okuyanları çok severdi... Kendini yetiştirmiş,bilgili ve ufku yeniliklere açık birisiydi. Ta ortaokul öğrenciliğim sırasında ev ödevlerimle,çözemediğim konularda da bana yardımcı olurdu...

      Lafı fazla uzatmadan Kara Sezai’nin hayatından unutamadığım birkaç çarpıcı örneği huzura getirerek bu anekdotumu süsleyip bitirmek istiyorum:

      Kara Sezai yetim olarak büyüdüğü için; yokluk, kıtlık, açlık gibi kavramların insan psikolojisi üzerindeki etkisini ve günlük yaşamdaki derin izlerini iyi bilir. İnsanlara iyilik etmeyi kendine kural edindiği için; ben O’nu ‘timsal’ olmuş yönüyle- tabirimi mazur görün- iyilik perisi, iyilik meleği gibi görüyorum. Çünkü, çevresindekiler onu ‘iş bitiren adam’ olarak biliyorlar. Darda, zorda olanlara gerektiğinde karşılıksız maddi destek vermesi, gerektiğinde mağdurlara borç vererek sıkıntılarının giderilmesinden büyük mutluluk duyardı. Dost ve akrabalarına hanesini açar, insanlara izzet-i ikramdan ibadet hazzı tadardı. Kara Sezai’nin mutluluğunu pekiştirip berkiten 2. Eşi Azime hanım, ilgi, bilgi ve becerisi sayesinde kocasının yüzünü ak etmiştir.Zira, her ‘başarılı erkeğin arkasında mutlaka başarılı bir kadın vardır’ veciz ifadesi sanki Azime hanım için söylenmiş...

      Günlerden bir gün Mucur’dan köye gelirken, Kara Sezai dolmuşdaki müşterilerinin hepsinin yol parasını ödedi. Bütün yolcular inince dolmuş sahibi emmoğlum İbrahim bana aynen “Sezai abi herkesin parasını verir. Fakat kendisinin yol parasını vereni hiç görmedim” demekle yetinmiştir.

      Yine 1950’li yılların sonunda Kara Sezai, köylüsü ‘ Kıydırı’ lakaplı ‘Hacı Ka’ye denen adamla Austın marka ikinci el biçer-döver satın alırlar.Daha doğrusu Kara Sezai söz konusu biçer-döverin dörtte bir hissesine ortak olur. Neyse, birlikte Adana, Urfa,Ortaanadolu ve Uzunyayla’nın ekinleri işlenir. İş biter ve biçer-döverin gerekli bakımı yapıldıktan sonra garaja çekilir... Sıra hesap görmeye gelir. İki ortak gelir-gider defterlerini açarlar, kar-zarar bilançosunu çıkarırlar. Kara Sezai’nin hem sürücü   maaşı , hem de dörtte bir hissesindeki haklarından eline ne hikmetse hiç para geçmez... Ortağına “bu durumda biçer-döveri çıkışalım Hacı Emmi” der, Kara Sezai... Ortağı zaten böyle bir teklif beklediği için, biçer-döveri almayı ve ucuza kapatmayı kafasına koymuştur. Cevabını şöyle açıklar: “ Sezai seni çok severim yavrum. Biz bu biçeri beşbine aldık.. Eğer biçer döveri sen alırsan onbin, ben alırsam beşbin olsun.” der... Bu ilginç pazarlık da Kurugöl’ün ticaret tarihine ‘Hacı Ka’ye pazarlığı olarak geçer...

      Kara Sezai’nin ölümünden sonra oğlu Ali O’nun askerlik not defterini alır. Başkaları tarafından yazılan şiirleri defterine yazdığı gibi ve bizzat kendi adını ve mahlasını kullanarak kaleme aldığı şiirlere de rastladım. Özellikle kendisinin kaleme aldığı şiirleri sizlerle paylaşmak istedim ve bana ilginç gelen “Asker Berber Hasan Türker” için yazdığı taşlamayı seçtim:

   HASAN TÜRKER’in DESTANI

Dinleyin ! destanın başı burası,
Kestirdi yüzümü sızlar yaresi,
Acep yok mu kan durdurma çaresi,
Memleketinde belleseydin, olmaz mı?
Binbaşıya anlatmışlar cihetin,
Berberlikmiş memlekette sanatın,
Vazifede kurtulmaktır muradın,
Sivil iken belleseydin olmaz mı?

Görünüyor şu dağların da karı,
Kestirdi bıçağa çok aktı kanı,
Öğrenmektir bizim sanat’ın sonu,
Memleketinde belleseydin olmaz mı?

Defter verdiler, hesap tut diye,
Kayış verdiler, usturayı sürt diye,
Kim dedi ki yeni havluyu yırt diye,
Sivil iken belleseydin olmaz mı?

İkinciyle Er’atın başlarını kırkarsın,
Birinciyle kalan kılları toplarsın,
Ey hemşerim sen berberliği n’aparsın,
Memleketinde belleseydin olmaz mı?

Fırça almış sabununu sürmeye,
Ustura almış, yüzümüzü bölmeye,
Takatım kesildi doktor bulmaya,
Sivillikten belleseydin olmaz mı?

Defterini hiç kirletme temiz tut,
Biriken parayı göstermeden yut,
Askerlikten bellersen de bir ud,
Belki sivillikten lazım olur...

Memnun olmadın mı Sezai’nin sözüne,
Ayna almış, imdaat der bakar yüzüme,
Az kaldı, usturayı sokacaktı gözüme...
Atisinde bu da berber olmaz mı?
      

      Karayüzlü, güzel sözlü, gönül gözlü değerli komşum sevgili Kara Sezai ağabeyciğim ! Hem bir komşu, hem de eski bir arkadaşın olarak, inan seni çook özledik... Ölümünün onuncu yılında unutulmadığını hatırlatmak ve ruhuna fatiha göndermek için bu satırlar kaleme alınmıştır. Makamın ve mekanın cennet olsun, nur içinde yat...
                                                                          
Duran ERDOĞAN
Kurugöl Anekdotları Yazarı


(Anekdot Eklenme Tarihi:  21 Temmuz 2008, Pazartesi)
(Anekdot Son Düzenleme Tarihi:   21 Temmuz 2008, Pazartesi   Saat:12:08)
Toplam Kayıt Sayısı: 123 Toplam Sayfa Sayısı: 2
1.2. [»] [»»]